29-03-2009, 19:32
O günlerde, Ekber Şah namıyla meşhur padişah Celâleddin Ekber Şah'ın saltanatı Hindistan'ın her tarafında en şaşaalı dönemini yaşıyordu. Ekber Şah, idare işlerinde Müslüman olmayanlara da büyük mevkiler vermişti. Böylece herkes tarafından itibar görmeyi umuyordu. Haremine Hindu kadınları almıştı. Bu kadınların akraba ve yakınlarına önemli araziler ve malikâneler tahsis ediyordu. Onun yanında İslam âlimlerinin kıymeti, gayr-i Müslim bilginlerin kıymetinden daha azdı. Hatta zaman zaman Müslüman âlimlerin tebliğlerine karşı çıkıyordu. Daha sonra İslâm dininin hükümlerini keyfince değiştirip "Dîn-i ilâhî" adında yeni bir din ortaya attı ve bu dini yaymaya başladı. Daha da azıtarak büyüklük taslayıp kendisinse secde edilmesini emretmişti. Halkı zorla kendisine secde ettiriyor, muhalefet eden ve secde etmek istemeyen kimseleri de öldürtüyordu.
Dünyaya bağlı, dünyaperest kimseler de kendileri için çıkar sağlamak ve siyasi nüfuzlarını güçlendirmek için Ekber'e dalkavukluk ediyor, yaptığı her şeyi alkışlayarak İslam'da daha fazla tahribat yapmasına fırsat veriyorlardı. Bazı Hindu ritüelleri kutsal ilan ediliyordu.
Çocuklara Ahmed ve Muhammed gibi isimlerin konulması kerih görülür olmuştu. Paraların üzerine Dîn-i ilâhînin zorunluluğuna dair ifadeler basılmıştı. Yeni dinin kelime-i tevhidi, "Lâ ilahe illallah, Ekber (Şah) halifetullah" şeklindeydi. İnek kesmek yasaklanmış. Nevruz günü şarap içmek farz ilan edilmişti. Dîn-i ilâhînin özelliklerinden biri de sakalları tıraş etme zorunluluğuydu. Domuz, helal, temiz ve son derece saygı duyulması gereken bir hayvan olarak kabul edilmişti. Resmi dil Farsça'dan Hintçe'ye çevrilmişti. Helaller haram, haramlar da helal sayılmıştı. Zekât ve cizye uygulaması kaldırılmıştı. Hicrî takvim yürürlükten kaldırılmıştı. Cuma hutbelerinde Hz. Peygamber ve ashâbının adlarının okunması yasaklanmıştı.
Ekber'in peygamber olduğu ima ediliyordu. Ebu'l-Fazl ve diğer bazı saray uleması Allah'a inanmak için peygambere inanmanın şart olmadığına dair görüşleri ileri sürerek insanların kafasının karışmasına sebep oluyorlardı. Hz. İmam bu akıma reddiye olarak İsbâtu'n-Nubuvve adlı eserini kaleme aldı. Aynı zamanda Hindistan'da İslam'ın saygınlığını yeniden kazandırma amacına yönelik dinî, tasavvufî ve siyasî görüşlerini yaymak için tebliğ amaçlı mektuplar yazdı. Bu mektupların bir kısmı Ekber'in uyguladığı politikaları açık bir şekilde kınıyordu.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri o dönemi şöyle anlatır:
"Hint bölgelerinde ehl-i küfürden alınan cizye, kökünden kaldırılmıştır. Bu, ehl-i küfrün bu diyarın sultanlarıyla olan beraberliklerinden doğan uğursuzluk sebebiyledir (…)
Sultanlar cizyeyi engellemeye nasıl cesaret edebiliyorlar! Hâlbuki Hak Sübhânehû cizyeyi kâfirlerin zilleti için koymuştur. Onun alınmasındaki maksat o kâfirlerin zillet ve alçaklık içinde yaşamaları, ehl-i İslâm'ın ise üstün ve izzet sahibi olmasıdır."
Bir başka mektubunda da şöyle anlatır:
"Hint kâfirleri pervasızca Müslümanların mescitlerini yıkmaya başlamış ve yerlerine kendi mabetlerini inşa etmişlerdi. Mesela Taniser’de Gergiht havuzunun içinde bir mescid ve büyüklerden birine ait kabir vardı. Hint kâfirleri bunları yıkıp yerlerine büyük bir manastır bina etmişlerdi. Ayrıca kâfirler küfür merasimlerini topluluk halinde diledikleri gibi icra ederken Müslümanlar İslam’ın hükümlerini icra etmekten aciz kalmışlardı. Hintliler, bayram kabul ettikleri ve yemek içmekten uzak durdukları Kades günü Müslüman şehirlerinde bile hiçbir Müslüman’ın ekmek pişirip satmasına müsaade etmiyorlardı. Fakat kendileri mübarek Ramazan ayında meydanlarda ekmek pişirip satmakta ve güçsüzlüklerinden dolayı hiçbir Müslüman onlara mani olamamaktaydı."
"Geçen dönemde Müslümanlar İslâm'ın hükümlerini açıkça yerine getiremez hale geldi. Eğer biri İslâmî bir hükmü açıkça yerine getirecek olsa derhal öldürülmekteydi. Yazıklar olsun! Nedir bu başımıza gelenler! Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın habibi Muhammed'e (s.a.v.) inananların nedir bu başına gelen! Nedir, onları kıymetsiz ve değersiz eşya haline getiren! Oysa Muhammed'i (s.a.v) inkâr edenler o zamanlar (Ekber döneminde) izzet ve saygınlığın zirvesindeydiler. Müslümanlar yaralı kalpleriyle birlikte İslam'ın taziyesinde iken kâfirler alaylı tavırlarla onların yaralarına tuz basmaktaydı. Hidayet güneşi sapıklık ufkunun altında gizlenmiş, hakkın nuru batılın perdeleri ardında inzivaya çekilmişti."[18]
İşte böyle karanlık bir dönemde Ekber Şah'ı ve avenesini doğru yola çağırmak üzere Allah Teâlâ, adeta İmâm-ı Rabbânî'yi göndermişti. İmâm-ı Rabbânî Serhend'den Ekberâbâd'a geldi. Ekber'in yakınlarını çağırtıp:
- "Şah, Hakk Teâlâ'ya ve O'nun Rasûlüne âsî olmuştur. Benim tarafımdan kendisine söyleyip hatırlatın ki; onun şahlığı da, kudreti de, iktidarı da, ordusu da her şeyiyle birlikte büyük bir bela ile dağılıp perişan olacaktır. Tevbe etsin, Allah ve Rasûlü'nün yolunu tutsun. Aksi halde Allah'ın kahrını, gazabını beklesin!" dedi.
İmâm-ı Rabbânî'nin bu sözlerini şaha ulaştırdılar. Hân-ı Hânân Bayram Han, Hân-ı A‘zam Abdurrahim Han ve Murtaza Han, Ekber'in sarayında önemli mevkilerdeki bürokratlar idi. Aynı zamanda bunlar Hz. İmam'ın da müridiydiler. Hz. İmam bu bürokrat müridleri aracılığıyla Ekber'i yola getirmeye çalıştıysa da Ekber'in nasipsizliği devam etti. Ekber kendi uydurduğu yeni dinin muvaffak olmasından çok memnundu ve bu mutluluğun sarhoşluğunu yaşıyordu. Ekber yeni dinin başarısını sarayda törenler düzenleyip kutlamakla meşgul iken, ileri gelen müneccimler, kendisini uyarıp devlet ve saltanatının helakinin yakın olduğunu haber verdiler. Ekber'in kendisi de o günlerde korkunç bir rüya gördü. Rüyadan o kadar korkmuş ve etkilenmişti ki, eski sapıklığını kısmen düzelterek şöyle bir ferman yayınladı:
"İsteyen Müslümanlığa sarılır, isteyen Dîn-i ilâhî'ye bağlanır. Zorlamak ve mecbur tutmak yoktur."
İmâm-ı Rabbânî'ye atfedilen bir rivayette ilginç bir olay anlatılır. Ekber Şah bir tören tertipler. Çadırlar kurdurur. Dîn-i ilâhî mensuplarının çadırlarını süslü yapar ve bol yiyecek ve içecekle doldurur.
Müslümanlarınkini eski çadırlardan yapar ve içlerine kuru ekmek koydurtur. Dîn-i ilâhînin bu çadırlar gibi yeni ve süslü olduğunu, İslam'ın da artık eskidiğini ve durumunun eski çadırlara benzediğini göstermek ister. Tören başlayınca, İmâm-ı Rabbânî, Müslümanların bulunduğu bölümü bir çizgi içine alarak, elinde tuttuğu bir kesek parçasını Ekber'in çadırına doğru fırlatır. Birdenbire şiddetli bir fırtına çıkar. Ekber'in saray çadırlarında bir hengâme kopar. Herkes paniğe kapılır. Bu kargaşada, Dîn-i ilâhî mensuplarının bulunduğu tarafta birkaç ölü, çok sayıda yaralı olmasına rağmen, Müslümanların bulunduğu tarafta en ufak bir zayiat olmaz. Bu durumu gören Ekber Şah'ın adamlarından çoğu, tevbe ile İmâm-ı Rabbânî'ye biat eder.
Ekber Şah'ın çok geçmeden oğulları arasında şiddetli bir saltanat mücadelesi ortaya çıkar. Selim (Cihangir), sarayda babasının dinî siyasetini benimsemeyen – ki bunların bir kısmı Hz. İmam'ın mürîdleridir— üst düzey yöneticilerin desteğini arkasına alır. Sonunda Ekber Şah vefat eder (1014/1605). Selim (Cihangir) tahta çıkar.
dini ilahi nedir, ekber şah kimdir.
alıntı yapılan kaynak:
ömer faruk tokat,İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûk es-Serhendî: Hayatı ve Davetçi Kişiliği,darulhikme.org
Dünyaya bağlı, dünyaperest kimseler de kendileri için çıkar sağlamak ve siyasi nüfuzlarını güçlendirmek için Ekber'e dalkavukluk ediyor, yaptığı her şeyi alkışlayarak İslam'da daha fazla tahribat yapmasına fırsat veriyorlardı. Bazı Hindu ritüelleri kutsal ilan ediliyordu.
Çocuklara Ahmed ve Muhammed gibi isimlerin konulması kerih görülür olmuştu. Paraların üzerine Dîn-i ilâhînin zorunluluğuna dair ifadeler basılmıştı. Yeni dinin kelime-i tevhidi, "Lâ ilahe illallah, Ekber (Şah) halifetullah" şeklindeydi. İnek kesmek yasaklanmış. Nevruz günü şarap içmek farz ilan edilmişti. Dîn-i ilâhînin özelliklerinden biri de sakalları tıraş etme zorunluluğuydu. Domuz, helal, temiz ve son derece saygı duyulması gereken bir hayvan olarak kabul edilmişti. Resmi dil Farsça'dan Hintçe'ye çevrilmişti. Helaller haram, haramlar da helal sayılmıştı. Zekât ve cizye uygulaması kaldırılmıştı. Hicrî takvim yürürlükten kaldırılmıştı. Cuma hutbelerinde Hz. Peygamber ve ashâbının adlarının okunması yasaklanmıştı.
Ekber'in peygamber olduğu ima ediliyordu. Ebu'l-Fazl ve diğer bazı saray uleması Allah'a inanmak için peygambere inanmanın şart olmadığına dair görüşleri ileri sürerek insanların kafasının karışmasına sebep oluyorlardı. Hz. İmam bu akıma reddiye olarak İsbâtu'n-Nubuvve adlı eserini kaleme aldı. Aynı zamanda Hindistan'da İslam'ın saygınlığını yeniden kazandırma amacına yönelik dinî, tasavvufî ve siyasî görüşlerini yaymak için tebliğ amaçlı mektuplar yazdı. Bu mektupların bir kısmı Ekber'in uyguladığı politikaları açık bir şekilde kınıyordu.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri o dönemi şöyle anlatır:
"Hint bölgelerinde ehl-i küfürden alınan cizye, kökünden kaldırılmıştır. Bu, ehl-i küfrün bu diyarın sultanlarıyla olan beraberliklerinden doğan uğursuzluk sebebiyledir (…)
Sultanlar cizyeyi engellemeye nasıl cesaret edebiliyorlar! Hâlbuki Hak Sübhânehû cizyeyi kâfirlerin zilleti için koymuştur. Onun alınmasındaki maksat o kâfirlerin zillet ve alçaklık içinde yaşamaları, ehl-i İslâm'ın ise üstün ve izzet sahibi olmasıdır."
Bir başka mektubunda da şöyle anlatır:
"Hint kâfirleri pervasızca Müslümanların mescitlerini yıkmaya başlamış ve yerlerine kendi mabetlerini inşa etmişlerdi. Mesela Taniser’de Gergiht havuzunun içinde bir mescid ve büyüklerden birine ait kabir vardı. Hint kâfirleri bunları yıkıp yerlerine büyük bir manastır bina etmişlerdi. Ayrıca kâfirler küfür merasimlerini topluluk halinde diledikleri gibi icra ederken Müslümanlar İslam’ın hükümlerini icra etmekten aciz kalmışlardı. Hintliler, bayram kabul ettikleri ve yemek içmekten uzak durdukları Kades günü Müslüman şehirlerinde bile hiçbir Müslüman’ın ekmek pişirip satmasına müsaade etmiyorlardı. Fakat kendileri mübarek Ramazan ayında meydanlarda ekmek pişirip satmakta ve güçsüzlüklerinden dolayı hiçbir Müslüman onlara mani olamamaktaydı."
"Geçen dönemde Müslümanlar İslâm'ın hükümlerini açıkça yerine getiremez hale geldi. Eğer biri İslâmî bir hükmü açıkça yerine getirecek olsa derhal öldürülmekteydi. Yazıklar olsun! Nedir bu başımıza gelenler! Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın habibi Muhammed'e (s.a.v.) inananların nedir bu başına gelen! Nedir, onları kıymetsiz ve değersiz eşya haline getiren! Oysa Muhammed'i (s.a.v) inkâr edenler o zamanlar (Ekber döneminde) izzet ve saygınlığın zirvesindeydiler. Müslümanlar yaralı kalpleriyle birlikte İslam'ın taziyesinde iken kâfirler alaylı tavırlarla onların yaralarına tuz basmaktaydı. Hidayet güneşi sapıklık ufkunun altında gizlenmiş, hakkın nuru batılın perdeleri ardında inzivaya çekilmişti."[18]
İşte böyle karanlık bir dönemde Ekber Şah'ı ve avenesini doğru yola çağırmak üzere Allah Teâlâ, adeta İmâm-ı Rabbânî'yi göndermişti. İmâm-ı Rabbânî Serhend'den Ekberâbâd'a geldi. Ekber'in yakınlarını çağırtıp:
- "Şah, Hakk Teâlâ'ya ve O'nun Rasûlüne âsî olmuştur. Benim tarafımdan kendisine söyleyip hatırlatın ki; onun şahlığı da, kudreti de, iktidarı da, ordusu da her şeyiyle birlikte büyük bir bela ile dağılıp perişan olacaktır. Tevbe etsin, Allah ve Rasûlü'nün yolunu tutsun. Aksi halde Allah'ın kahrını, gazabını beklesin!" dedi.
İmâm-ı Rabbânî'nin bu sözlerini şaha ulaştırdılar. Hân-ı Hânân Bayram Han, Hân-ı A‘zam Abdurrahim Han ve Murtaza Han, Ekber'in sarayında önemli mevkilerdeki bürokratlar idi. Aynı zamanda bunlar Hz. İmam'ın da müridiydiler. Hz. İmam bu bürokrat müridleri aracılığıyla Ekber'i yola getirmeye çalıştıysa da Ekber'in nasipsizliği devam etti. Ekber kendi uydurduğu yeni dinin muvaffak olmasından çok memnundu ve bu mutluluğun sarhoşluğunu yaşıyordu. Ekber yeni dinin başarısını sarayda törenler düzenleyip kutlamakla meşgul iken, ileri gelen müneccimler, kendisini uyarıp devlet ve saltanatının helakinin yakın olduğunu haber verdiler. Ekber'in kendisi de o günlerde korkunç bir rüya gördü. Rüyadan o kadar korkmuş ve etkilenmişti ki, eski sapıklığını kısmen düzelterek şöyle bir ferman yayınladı:
"İsteyen Müslümanlığa sarılır, isteyen Dîn-i ilâhî'ye bağlanır. Zorlamak ve mecbur tutmak yoktur."
İmâm-ı Rabbânî'ye atfedilen bir rivayette ilginç bir olay anlatılır. Ekber Şah bir tören tertipler. Çadırlar kurdurur. Dîn-i ilâhî mensuplarının çadırlarını süslü yapar ve bol yiyecek ve içecekle doldurur.
Müslümanlarınkini eski çadırlardan yapar ve içlerine kuru ekmek koydurtur. Dîn-i ilâhînin bu çadırlar gibi yeni ve süslü olduğunu, İslam'ın da artık eskidiğini ve durumunun eski çadırlara benzediğini göstermek ister. Tören başlayınca, İmâm-ı Rabbânî, Müslümanların bulunduğu bölümü bir çizgi içine alarak, elinde tuttuğu bir kesek parçasını Ekber'in çadırına doğru fırlatır. Birdenbire şiddetli bir fırtına çıkar. Ekber'in saray çadırlarında bir hengâme kopar. Herkes paniğe kapılır. Bu kargaşada, Dîn-i ilâhî mensuplarının bulunduğu tarafta birkaç ölü, çok sayıda yaralı olmasına rağmen, Müslümanların bulunduğu tarafta en ufak bir zayiat olmaz. Bu durumu gören Ekber Şah'ın adamlarından çoğu, tevbe ile İmâm-ı Rabbânî'ye biat eder.
Ekber Şah'ın çok geçmeden oğulları arasında şiddetli bir saltanat mücadelesi ortaya çıkar. Selim (Cihangir), sarayda babasının dinî siyasetini benimsemeyen – ki bunların bir kısmı Hz. İmam'ın mürîdleridir— üst düzey yöneticilerin desteğini arkasına alır. Sonunda Ekber Şah vefat eder (1014/1605). Selim (Cihangir) tahta çıkar.
dini ilahi nedir, ekber şah kimdir.
alıntı yapılan kaynak:
ömer faruk tokat,İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûk es-Serhendî: Hayatı ve Davetçi Kişiliği,darulhikme.org