18-12-2009, 03:05
Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda son derece çarpık ve ruhen insanı sıkan bir ahlak anlayışı hakimdir. Kibir, büyüklenme ve samimiyetsizlik üzerine kurulu olan bu ahlak anlayışında, önemli bir erdem olan tevazuya rastlamak mümkün değildir. Oysa kibir ve büyüklenme bir insana zulüm ve sıkıntı yaşatan kötü ahlak özelliklerindendir. Önemli bir mümin vasfı olan tevazu ise, tam aksine, insana huzur ve rahatlık getirir. Yeryüzünde gerçek anlamda tevazuyu yaşayan tek topluluk olan müminler, bu samimi tavırlarıyla çevrelerine örnek olarak aynı zamanda en etkili tebliğ yöntemlerinden birini de uygulamış olurlar. "…Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Lokman Suresi, 18)
Türlü eksikliklerle ve acizliklerle yaratılmış olan insan için, dünya hayatındaki her an bir imtihan vesilesidir. Bunun bilincinde olan müminler için acizliklerin pek çok hikmeti ve hayrı vardır. Bu hikmetlerden en önemlileri ise acizliklerini düşünerek Allah'ın gücünü daha iyi görebilmeleri ve Allah'a karşı boyun eğici olmalarıdır.
Şüphesiz eğer Allah dileseydi, insanı kusursuz bir yaratılışla da yaratabilirdi. Nitekim cennette insan hem bedenen, hem de ruhen çok üstün bir yaratılışa sahip olacaktır. Ancak insanın kendisini ahirete maddi ve manevi olarak hazırlayabilmesi ve eğitebilmesi için, dünyadaki eksiklikleri görmesi ve yaşaması çok önemlidir. Böylece Allah'ın izniyle ahiretteki kusursuzluğun kıymetini ve değerini çok daha iyi anlayabilme imkanına ve Allah'ı hakkıyla takdir edebilecek bir anlayışa sahip olacaktır.
Tevazudan Uzak İnsanların Yanılgıları
İnsanların bazıları, ne kadar aciz bir yaratılışa sahip olduklarını görmek istemez. Allah karşısında güçsüz olduklarını ve tüm yaşamlarının Allah'a bağlı olduğunu düşünmek nefislerine ağır gelir. Kendisini Allah'tan müstakil, bağımsız bir güç gibi görmek ister. (Allah'ı tenzih ederiz.) Bunun için de Allah'ın kendilerine bir lütuf ve nimet olarak verdiği herşeyi sahiplenirler. Allah'ın ilham ettiği yetenekleri, aklı, düşünceleri, kararları kendi güçleriyle elde ettikleri yanılgısına kendilerini inandırırlar.
Oysa ki bu tamamen yanlış bir düşüncedir. Örneğin şu an evinde oturan bir kişinin hiç beklenmedik bir başağrısının başlaması, bir anda kalp damarlarından birinin tıkanması, beynindeki bilinmedik bir sebeple bir anda bir kanama meydana gelmesi ve okuduğu kitabı, gazeteyi elinde tutamayacak, okuduğu satırları göremeyecek hale gelmesi an meselesidir. Eğer tüm bunlar olmuyorsa ve sağlıklı bir şekilde hayatına devam edebiliyor, bu yazıları okuyabiliyor ve kavrayabiliyorsa bu, sadece Allah böyle dilediği için gerçekleşmektedir.
Bedeninde bunların gerçekleşmesinin yanı sıra, insanın yaşamını devam ettirebilmesi için evrendeki bütün sistemlerin de tam bir uyum içinde çalışması gereklidir. Bu sistemlerden tek bir tanesinin işleyişinde bile bir aksaklık olması, yeryüzünde yaşamın son bulması anlamına gelecektir. Örneğin atmosferdeki oksijen oranında görülecek %5'lik bir artış bile, dünya üzerindeki ormanların büyük bölümünün yanmasına neden olacaktır.
Görüldüğü gibi insanın sadece tek bir dakika samimi tefekkür etmesi Allah'a ne kadar muhtaç ve Rabbimiz'in karşısında ne derece güçsüz olduğunu görebilmesi için yeterlidir. Bu nedenle müminler tüm yaşamları boyunca acizliklerinin ve Allah' olan muhtaçlıklarının bilinciyle hareket ederler. En önemlisi de kibirli insanların, dünya hayatında hiçbir emellerine erişemedikleri gibi, Yüce Allah'ın sevgisini de kaybettiklerini bilirler. Allah (cc) bir ayetinde bunu şöyle bildirir:
"İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Lokman Suresi, 18)
Bediüzzaman'ın Tevazulu Ahlakı
İnsanlar ancak Allah'ın dilediği kadar ve Allah'ın dilediği sürece akla, hafızaya veya yeteneğe sahip olabilirler. Bunu unutan bir insan büyük bir hata yapmış olur. Yazılan bir yazıyı insana yazdıran ancak Allah'tır. Yazdığı yazıdaki her satırı ve kelimeyi o kişiye Allah ilham eder. Allah dilediği an dünyanın en ünlü yazarının aklına yazacak tek bir cümle bile gelemez. Allah ilham etmediği sürece bu insan hiçbir düşüncesini yazıya dökemez.
Ya da Allah dilemediği sürece bir insan aklından geçenleri dile getiremez. İnsanın konuşurken sarfettiği her cümleyi ona Allah ilham eder. Örneğin bu yazının şu ana kadar yazılan her cümlesini ilham eden Allah'tır. Bu konuyu seçen, yazının başlığını tayin eden ve nasıl yazılması gerektiğini ihsan eden Allah'tır.
Allah ilham etmediği sürece sonsuza kadar da düşünülse, yine de bu yazıdaki cümleleri arka arkaya getirmeye güç yetirilemez.
Bu gerçeği en güzel ifade eden kişilerden biri, Bediüzzaman Said Nursi'dir. Bediüzzaman Risale-i Nurlar'ın gerçek yazarının Allah olduğunu ve kendisinin sadece bu eseri yazmaya vesile olmak için seçilen bir kul olduğunu şu şekilde dile getirmektedir:
"Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlı milyonlarla fedakârları bulunan meşrebler (yol, adet), meslekler, tarîkatlar (dini gruplar), bu dehşetli dalalet (dinsizlik) hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düştükleri halde benim gibi yarım ümmi (tahsil görmemiş) ve kimsesiz ve mütemadiyen tarassud altında (sürekli gözetim altında tutulan), karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle (pek çok farklı şekillerde) aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir etmek vaziyetinde (nefret etmiş durumda) bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri (dini gruplardan daha ileri), daha kuvvetli dayanan Risale-i Nur'a sahib değildir ve o eser onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanda bir nevi mu'cize-i maneviyesi (manevi bir mucizesi) olarak rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir (Allah'ın rahmetinin bir ihsanıdır). O adam (kendisi), binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur'da öyle parçalar var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile temin ediyorum ki, Eski Said'in kuvve-i hâfızası (ezber gücü) da beraber olmak şartıyla o on dakika işi on saatte fikrim ile yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla (becerimle), zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz'ü ne ben ve ne de en müdakkik (araştırmacı) dindar feylesoflar altı günde o tahkikatı (araştırmayı) yapamazlar ve hâkeza (ve bunun gibi)..."
Bediüzzaman'ın bu sözleri gerçek bir tevazunun nasıl olması gerektiğini anlamamız açısından da çok önemlidir. Çünkü Bediüzzaman dünya tarihinin en değerli eserlerinden birini meydana getirdiği halde, hiçbir zaman kendisini ön plana çıkarmamış her zaman herşeyin asıl sahibi olan Allah'ı yüceltmiştir.
Sahip olduğumuz herşeyi bize veren Allah, tüm varlık alemini vareden ve idare eden yegane güçtür. Bu gerçeğin iyice düşünülmesi ve kalbe samimi olarak yerleştirilmesi gerçek tevazuya sahip olmanın tek yoludur. Bir ayette şöyle bildirilmiştir:
"O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman "Selam" derler." (Furkan Suresi, 63)
İslam Alimlerinin Tevazu ile İlgili Sözleri
Kalbin kurtuluşu dört hasletle sağlanabilir. Sadece ALLAH (c.c.) için tevazu etmek, sadece ALLAH'a (c.c.) muhtaç olduğunu hissetmek, sadece ALLAH'tan (c.c.) korkmak ve sadece ALLAH'tan (c.c.) ummak. (Said el-Hırı (r.h.))
Hakikaten akledebilen bir kul, ameliyle nasıl övünebiliyor? Amel yapabilmek ALLAH'ın (c.c.) bir nimetidir. Bu fırsatı ona nasip ettiği için şükür ve tevazu hisleri içinde olması gerekir. (Ebu Süleyman ed-Darani)
Gerçek tevazu O'nun büyüklüğünün müşahedesinden ve sıfatlarının tecellisinden doğandır. ( İbn Ataullah İskenderi (k.s.))
Peygamber Efendimiz (sav)'in Tevazu ile İlgili Hadisleri
"Allah için mütevazi olanı Allah yüceltir. Böbürleneni Allah alçaltır. Allah'ı çok ananı Allah sever." (İbn Mace İhya'u Ulum'id-Din Huccetü'l-İslam, İmam Gazali, cilt. 4, s.655)
"Sana Allah korkusunu, doğru sözlülüğü, emaneti yerine getirmeyi, ahde vefayı, yemek yedirmeyi ve mütevazı davranmayı, bol bol selam vermeyi tavsiye ederim." (İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. Cilt, s.304; Ebu Nuaym, el-Hılye'de tahriç etmiştir.)
"İmam Gazali, güvenilir hadis kaynaklarına dayanarak Peygamberimiz (sav)'in sohbet ortamlarını şöyle tarif etmiştir:
"... Huzurunda oturan herkese mübarek yüzünden nasibini verir, iltifat buyururdu. Bu yüzden huzurundaki herkes onun nezdinde kendisinden daha değerlisi olmadığı düşüncesine kapılırdı. Evet, onun oturuşu, dinleyişi, sözleri, güzel latifeleri ve teveccühü hep nezdinde oturanlar içindi. Bununla birlikte onun meclisi haya, tevazu ve emniyet meclisiydi... Kendilerine ikram ve gönüllerini hoş tutmak için sahabelerini künyeleri ile çağırır, künyesi olmayanlara künye bularak onunla hitap ederdi."
Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 15. sayı 42. sayfada yayınlanmıştır.