<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[KONUSUR FORUM | islami ilimler, dini ve genel kültür, edebiyat ve paylaşım ortamı - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.konusur.com/</link>
		<description><![CDATA[KONUSUR FORUM | islami ilimler, dini ve genel kültür, edebiyat ve paylaşım ortamı - http://www.konusur.com]]></description>
		<pubDate>Thu, 11 Mar 2010 00:37:00 +0200</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[isim arıyoruz!]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3502</link>
			<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 14:25:28 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3502</guid>
			<description><![CDATA[selamun aleykum konuşur ehlinin kadim üyeleri,<br />
Allah nasib ederse doğacak kızlarımıza isim arıyoruz.birisinin adını Elif Yaren olarak kararlaştırdık ama diğerine bir türlü beğenemiyoruz.<br />
siz aziz dostlarımızdan da yardım isteyeyim dedim.<br />
dualarınızı ve isim önerilerinizi beklerim.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[selamun aleykum konuşur ehlinin kadim üyeleri,<br />
Allah nasib ederse doğacak kızlarımıza isim arıyoruz.birisinin adını Elif Yaren olarak kararlaştırdık ama diğerine bir türlü beğenemiyoruz.<br />
siz aziz dostlarımızdan da yardım isteyeyim dedim.<br />
dualarınızı ve isim önerilerinizi beklerim.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sahte dünyanın sahte değerleri]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3501</link>
			<pubDate>Sun, 28 Feb 2010 22:04:36 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3501</guid>
			<description><![CDATA[Ahireti unutup dünyayı yegane yaşam olarak düşünen insanlar kendilerine Kuran ahlakından uzak bir ahlaki sistem kurmuşlardır. Bu insanlar kimi zaman Kuran'da emredilen tavırlara uygun davranıyor görünebilirler ama bunları yaparken bile aslında dünyevi bir hırsla hareket etmektedirler. <br />
<br />
Örneğin bu bakış açısına sahip olan kimseler doğruluk, dürüstlük, samimiyet, yardımseverlik, mütevazilik, fedakarlık, sadakat gibi güzel vasıflara sahip olmayı kimi zaman etraflarındakilere hoş görünmenin ve onlar arasında belli bir yer edinmenin bir yolu olarak görürler. Ve bu amaçla benzer davranışlarda bulunurlar. Ama gösterdikleri davranışlar yapmacıktır ve dünyevi çıkarlar üzerine kurulu olduğu için geçicidir. <br />
<br />
Arkadaşlarına mütevazı ve fedakar bir yaklaşım içinde olan bir kişi, kendisi için bir fayda sağlamadığını anladığı anda birdenbire son derece kibirli, küstah ve bencil bir insana dönüşebilir. <br />
<br />
<br />
Ayrıca bu cahiliye ahlakını yaşayan insanlar sürekli çıkar hesabı içindedirler. Yapacakları işten önce "acaba böyle davranırsam kim ne der, hakkımda ne düşünür, bu davranıştan nasıl bir kazanç elde ederim?" şeklinde hesaplamalar yaparlar. Bu, onların Allah'ın rızasını değil de eşlerinin, dostlarının, arkadaşlarının isteklerini ve kendi istek ve arzularını göz önünde bulundurduklarının göstergesidir. Bu durumda sevgi, samimiyet, iyilik, dostluk, merhamet, sabır gibi özellikler sürekli olmaz; bunların asılları değil sadece sahteleri bilinir. Yalnızca dünya hayatına yönelen cahiliye insanlarının sahte değerleri üzerine kurduğu geçici hisler yaşanır. <br />
<br />
<br />
Sevgi <br />
<br />
Allah, pek çok duygu gibi insanların kalplerine sevgi hissini de yerleştirmiştir. İnsanın yapması gereken, bu özelliğini Allah'ın Kuran'da verdiği öğütler doğrultusunda en doğru şekilde yönlendirmesidir. Müminler Kuran'ı rehber edindikleri için sevgilerini; kendilerini ve sahip oldukları tüm nimetleri yaratan Rabbimiz'e, ve O'nun rızasını hedefleyen müminlere yöneltirler. <br />
Dünya hayatının süsüne kapılanlar ise Allah'ın kendilerine imtihan için verdiği nimetlere tutkulu bir sevgi ile bağlanırlar; örneğin insanları "Allah'ı sever gibi severler". Allah, Kuran'da inkar edenlerin bu çarpık sevgi anlayışını şöyle bildirmektedir: <br />
<br />
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)<br />
<br />
İnkar edenlerin bu çarpık sevgi anlayışlarını yönlendirdikleri konulardan biri de dünya malıdır. Mala olan sevgilerinin şiddetiyle bu geçici metaya hırsla bağlanmış, nefislerinin cimri ve bencil tutkularına yenik düşmüşlerdir. Kuran'da inkar edenlerin bu tavırları şöyle bildirilmiştir: <br />
<br />
Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı (bencil ve cimri tutumundan) çok katıdır. (Adiyat Suresi, 8)<br />
<br />
<br />
Oysa Allah Kuran ayetleriyle insanlara malın yalnızca dünya hayatına ait bir deneme konusu olduğunu bildirmiş ve bu tutkuya karşı insanları uyarmıştır:<br />
<br />
<br />
Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükafat vardır. (Enfal Suresi, 28)<br />
<br />
Ey iman edenler, ne mallarınız, ne çocuklarınız sizi Allah'ı zikretmekten 'tutkuya kaptırarak-alıkoymasın'; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Münafikun Suresi, 9)<br />
<br />
Bu gerçeklerden haberdar olan müminler mal sevgisine kapılmazlar. Sahip oldukları nimetleri kendilerine lütfedenin Rabbimiz olduğunu bildikleri için, bu onların Allah'a şükretmelerine vesile olur. Kendilerine verilen maddi imkanları Allah'ın rızasını kazanabilecekleri hayırlı işler için kullanır, daha fazlasına sahip olmayı da hayırlarda kullanabilmek için isterler. Kendisine çok büyük hazineler verilen Hz. Süleyman, bu nimetleri hangi amaçla istediğini şöyle dile getirmiştir: <br />
O da demişti ki: "Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim." ... (Sad Suresi, 32)<br />
<br />
Kuşkusuz Hz. Süleyman'ın bu üstün ahlakı, iman edenlerin dünya hayatının zenginliklerine karşı nasıl bir bakış açısı içerisinde olmaları gerektiğini bizlere göstermektedir. İnsanın sevgisini asıl yöneltmesi gereken, kendisini her an koruyup kollayan, sınırsız nimet veren Rabbimiz'dir.<br />
Kuran ahlakından uzak kişilerin sevgilerinin sahteliğini yansıtan en önemli olaylardan biri arkadaş seçimidir. Ahiretin varlığını düşünmeden hareket eden kişilerin arkadaşlıklarındaki ana mantık, genellikle dünyada karşılıklı olarak en fazla menfaati sağlamak üzerine kuruludur. Her iki tarafın da birbirlerinde aradıkları belli başlı özellikler vardır; maddi manevi kendisine çeşitli çıkarlar sunabilecek, toplumda kendisine saygınlık ve prestij kazandırabilecek bir arkadaş ararlar. <br />
<br />
<br />
Seçtikleri kişinin fiziksel görünümüne, ailevi durumuna, maddi gücüne, tahsiline ve yeteneklerine önem verirler. Sevgi, saygı, sadakat, vefa gibi güzel ahlak özellikleri ise çoğu zaman geri plandadır. Bu mantıkla kurulan bir arkadaşlıkta ise elbette gerçek sevgi ve saygı olmadığı için gerçek bir mutluluk da yaşanmaz. Bu durum, Kuran ahlakından uzak yaşayan insanların evlilik anlayışı için de geçerlidir, evlilik hayatında da arkadaşlıklarında olduğu gibi karşılıklı çıkar ilişkisi devam eder. <br />
<br />
<br />
İman eden bir insan içinse bunun tam tersi geçerlidir. Allah'a inanan bir insan karşısındaki insanı da yine Allah'a olan imanı, bağlılığı, güzel ahlakı ölçüsünde sever ve sayar. Onunla dünyevi çıkarları için, geçici bir beraberliği değil, sonsuza kadar sürecek, Allah'ın rızasına uygun bir sevgiyi yaşamayı umut eder. Allah ahirette bu insanları eşleriyle birlikte ödüllendireceğini şöyle haber vermiştir:<br />
<br />
<br />
Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, 'sevinç ve mutluluk dolu' bir meşguliyet içindedirler. Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. (Yasin Suresi, 55-56)<br />
<br />
<br />
"Ey kullarım, bugün sizin için korku yoktur ve siz mahzun olmayacaksınız." "Ki onlar, Benim ayetlerime iman edenler ve Müslüman olanlardır." "Siz ve eşleriniz cennete girin; 'sevinç içinde ağırlanacaksınız." "Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız." "İşte, yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız cennet budur." (Zuhruf Suresi, 68-72)<br />
<br />
<br />
İyilik<br />
<br />
Kuran ahlakından uzak yaşayan toplumlarda, iyilik kavramı hakkında her insanın kendine göre farklı fikirleri vardır. Oysa Allah Kuran'da iyiliğin gerçek tanımını insanlara şöyle bildirmiştir:<br />
<br />
<br />
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitab'a ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara Suresi, 177)<br />
... ama iyilik sakınan(ın tutumudur)... (Bakara Suresi, 189)<br />
<br />
<br />
Kuran ahlakından habersiz yaşayan kimi insanların, kendilerini "iyiliksever" ya da "temiz kalpli" gösterme çabaları, temelde kendi vicdanlarını rahatlatmaya ve insanların beğenisini kazanmaya yönelik hareketlerdir. Bu kişiler herhangi birine iyilik yapacakları zaman çoğunlukla bu işin karşılığında ellerine ne geçeceğini düşünürler. Yardıma ihtiyacı olan kişi maddi imkanları yerinde olan biriyse, daha sonra bu kimsenin kendilerine sağlayabileceği menfaatleri göz önüne alarak, hemen harekete geçerler. Çevresinde pek söz sahibi olmayan veya maddi imkanları yetersiz olan birine yardım etmeleri gerektiğinde ise, hemen kar-zarar hesabı yaparlar. Böyle bir durumda yardım etmekte ve iyilik yapmakta zorlanırlar; çünkü karşılık olarak alabilecekleri pek bir şey yoktur. Bu yüzden yapacakları iyiliği ağırdan alır, isteksiz ve ilgisiz bir tavır sergilerler veya hiç yapmazlar. <br />
<br />
Bunların yanı sıra, kimi insanlar da daha çok istekte bulunabilmek için iyilik yaparlar. İyilikte bulunurken, Allah'ın rızasını kazanma amacıyla değil, insanlardan ya da dünya hayatının menfaatlerinden daha fazla yararlanabilme gayesiyle hareket ederler. Oysa iman sahibi bir insan iyiliği, karşılığını yalnızca Allah'tan umarak ihlasla yapar. Her davranışında olduğu gibi, iyilik yaptığındaki amacı da yine yalnızca Allah'ın rızasını kazanabilmektir. Rabbimiz bu ihlaslı tavırlarına karşılık olarak, müminler için yaptıklarının 'daha güzeli ve fazlası' olduğunu bildirmiştir: <br />
<br />
Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı vardır, kim bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Enam Suresi, 160)<br />
<br />
De ki: "Ey iman eden kullarım, Rabbiniz'den sakının. Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. Allah'ın arzı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir." (Zümer Suresi, 10)<br />
<br />
Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 26)<br />
<br />
Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır; öyle ki, kötülükte bulunanları, yaptıkları dolayısıyla cezalandırır, güzel davranışta bulunanları da daha güzeliyle ödüllendirir. (Necm Suresi, 31)<br />
<br />
Dostluk<br />
<br />
Allah Kuran'ın "Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz bir şeytana onun 'üzerini kabukla bağlattırırız'; artık bu, onun bir yakın dostudur." (Zuhruf Suresi, 36) ayetiyle, Allah'ın dininden yüz çeviren insanların şeytanın dostu haline geldiklerini bildirmektedir. Bir başka ayette ise bu gerçek "Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık." (Araf Suresi, 27) sözleriyle haber verilmiştir. Şeytan, dost edindiği kimseleri etkisi altına almakta ve onları kendi çirkin ahlakı doğrultusunda yönlendirmektedir. <br />
<br />
<br />
Allah'ın rızası ve hoşnutluğu yerine şeytanın dostluğunu kazanan kimseler, Allah'ın insanlar için yarattığı pek çok nimetten mahrum kalırlar. Bu nimet kayıplarından biri hiç kimseyle gerçek anlamda dost olamamalarıdır. Dostluk, Kendisi'ni dost edinenlere Rabbimiz'in verdiği bir nimettir. Kuran'da "Sizin dostunuz (Veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren müminlerdir." (Maide Suresi, 55) ayetiyle haber verildiği gibi, Allah bu kimselere salih müminlerin dostluğunu nasip eder. <br />
<br />
<br />
Şeytanın dostluğu ise, insanı daima yalnız bırakır. Çünkü, şeytan dost edindiği kimselere yalanı, fıskı, isyanı, kötülüğü, inkarı, kini ve nefreti hoş gösterir. Şeytanın etkisindeki bir kimse, çevresindekilere karşı böyle bir ahlak anlayışı ile yaklaşır. Genellikle öncelikli olarak kendi menfaatlerini göz önünde bulundurarak hareket eder; daima kendisini düşünür; en iyi arkadaşı daima kendisidir. Bu nedenle söz konusu kişilerin Kuran'da kastedilen manada gerçek ve kalıcı dostluklar kurmaları mümkün olmaz..<br />
<br />
<br />
Kuran ahlakının yaşanmadığı bir toplulukta, insanların yardım isteyebilecekleri, işlerini, mal mülk gibi değerli eşyalarını ya da paralarını emanet edebilecekleri, sır verebilecekleri güvenilir ve candan bir dost bulmaları çok zordur. Dahası bu durumu o kadar kabullenmişlerdir ki, bunu adeta hayatın değişmez bir kuralı olarak görmektedirler.<br />
<br />
<br />
Böylesine güvensiz bir ortamda insanların rahat ve huzurlu olmaları ise mümkün değildir. Çünkü, kendilerine karşı dost gibi görünen kişiler bile, aslında yalnızca menfaat peşinde olabilmektedirler. Bu nedenle karşılarındaki kişilere olan bakış açıları da dostluktan çok uzaktır. <br />
<br />
Birbirlerinin işine, arabasına, evine kısaca tüm imkanlarına kıskanarak bakabilir; onlardan üstün konuma gelme hırsına kapılabilirler. Bunun için, en küçük bir fırsatı bile kaçırmadan birbirlerinin eksiklerini bulmaya ve birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışırlar. <br />
<br />
<br />
Bu anlayışla hareket eden kimseler son derece güvensiz ve samimiyetsiz bir ortam içerisinde yaşadıklarının ve gerçek anlamda kimseyle dost olamadıklarının farkındadırlar. Ancak çözümü Allah'ın kendileri için seçip beğendiği Kuran ahlakını yaşamakta aramadıkları için, bu durumdan kurtulamazlar. Doğru yola yönelmeyen bu insanların ahirette de hiçbir dostları olmayacaktır. Dünyada yaşadıkları huzursuz, samimiyetsiz, güvensiz ortam ahirette çok daha fazlasıyla karşılarına çıkacaktır. Dünya hayatında şeytanı dost edinenlerin ahiretteki konumunu Rabbimiz şöyle bildirmiştir:<br />
<br />
<br />
"Bundan dolayı bugün, kendisine hiçbir sıcak dost yoktur." (Hakka Suresi, 35)<br />
<br />
<br />
Artık onlar ve azgınlar onun içine dökülüverilmiştir.<br />
Ve İblis'in bütün orduları da.<br />
Orada birbirleriyle çekişip tartışarak derler ki:<br />
"Andolsun Allah'a, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz,"<br />
"Çünkü sizi (yalancı olanları) alemlerin Rabbiyle eşit tutuyorduk.<br />
"Bizi suçlu-günahkarlardan başka saptıran olmadı."<br />
"Artık bizim için ne bir şefaatçi var,"<br />
"Ne de candan-yakın bir dost." (Şuara Suresi, 94-101)<br />
<br />
<br />
İman edenlerin birbirleriyle olan dostlukları ise çok sağlam ve süreklidir. Çünkü müminleri biraraya getiren, onları birbirleriyle dost kılan, Allah'a olan samimi imanları ve Allah korkularıdır. Rabbimiz'in bir ayette "Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar." (Al-i İmran Suresi, 103) sözleriyle bildirdiği gibi, iman edenler birbirlerinin kardeşleridir. Bundan dolayı aralarındaki imana dayalı gerçek dostluk, Allah'ın izniyle hem dünyada hem de ahiret hayatında sonsuza kadar devam eder.<br />
<br />
<br />
Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar), şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar? (Nisa Suresi, 69)<br />
<br />
<br />
Sabır <br />
<br />
Kuran ahlakının yaşanmadığı topluluklarda, olaylar karşısında aşırı tepkiler vermeyip sakin davranmayı tercih edenler genellikle sabırlı kişiler olarak tanımlanırlar. Oysa bu kimseler de beklenmedik olaylarla karşılaştıklarında itidalli tavırlarından kolaylıkla taviz verebilirler. Herkesin sakin ve sabırlı biri olarak bildiği bir kişi, bir anda saldırgan, asabi ve kontrol edilemez bir kişilik sergileyebilir. Çünkü gerçekte gösterdikleri tavır sahte bir "sabır" yani "tahammül"dür. <br />
<br />
<br />
Tahammül ile sabır birbirinden tamamen ayrı kavramlardır. Tahammülün belli bir sınırı vardır ve bu sınır kişiden kişiye değişir. Bu sınır aşıldığında kişinin itidalli ve sakin tavrı, yerini çeşitli tavır bozukluklarına bırakır. Sabır ise Allah korkusundan kaynaklanan, olaylara ve şartlara göre değişkenlik göstermeyen bir ahlak özelliğidir. İnsanların, zorluk ve sıkıntılar karşısında sabredebilmeleri, ancak Allah'ın sonsuz gücünü kavramakla, O'nun yarattığı her olaya hayır gözüyle bakıp tevekkül etmekle mümkün olur. Dolayısıyla gerçek sabır iman edenlere özgü bir özelliktir ve Kuran ahlakını yaşamayan kimselerin güç yetiremeyecekleri bir ahlaki güzelliktir.<br />
<br />
Kuran'da müminlerin sabırlı ve tevekküllü olduklarına şöyle dikkat çekilmiştir:<br />
<br />
Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir. (Nahl Suresi, 42)<br />
Ve onlar, Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler... (Rad Suresi, 22) <br />
<br />
<br />
Adalet<br />
<br />
Allah Kuran'da insanlar arasındaki üstünlüğün yalnızca takvaya dayalı olduğunu bildirmiştir. (Hucurat Suresi, 13) İman, Allah korkusu ve güzel ahlak gibi önemli özelliklerin gözardı edildiği topluluklarda ise, üstünlük ölçüleri çok farklıdır. Bu kimseler üstünlüğün toplumun önde gelenlerinden olmakla, mal mülk edinip, itibarlı ya da şöhretli bilinmekle elde edilebileceğini sanırlar. Bu bakış açısı toplum fertlerinin birçoğu tarafından kabullenildiği için, genelde fazla malı-mülkü olmayan kişiler; zengin ve çevresi geniş olan kimselerin yanında pek söz sahibi olamazlar. Böyle bir toplumda insanların çevrelerindeki kişilere gösterdikleri tavırlar, aldıkları kararlar, olayları değerlendirme şekilleri, çıkardıkları sonuçlar hep bu bakış açılarıyla doğru orantılıdır. Dolayısıyla bu düşünceyle hareket eden kimseler arasında gerçek bir adalet anlayışından bahsetmek de mümkün olmaz.<br />
<br />
İman sahibi kimseler arasında ise böyle bir durum söz konusu olmaz. Her zaman Allah'ın Kuran'da bildirdiği ahlakı ölçü alarak hareket ederler. <br />
Bundan dolayı daima hakkı ve adaleti ön planda tutarlar. İnsanları sahip oldukları dünyevi değerlere göre değil, Allah'tan gereği gibi korkup sakınmalarına, güzel ahlaklarına göre değerlendirirler. Güçlü ya da imkan sahibi olandan yana değil, daima haklıdan ve haktan yana olan bir tavır sergilerler. Kendilerinin veya yakınlarının aleyhinde bile olsa, adaletten taviz vermezler. Dünyevi kıstaslarla karar vermez, Allah'ın emrettiği şekilde hareket ederler. Allah, adalet konusundaki ölçüyü Kuran'da şöyle bildirmiştir: <br />
<br />
Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135) <br />
<br />
<br />
Sonuç<br />
<br />
Bu bölümde inkarcılarla ilgili olarak anlatılanlar, dünya hayatını esas alan kimselerin hayata bakış açılarının sadece küçük bir bölümünü yansıtmaktadır. Bu insanların yaşamlarındaki ana mantık, her zaman için yalnızca dünya hayatının menfaatlerini düşünerek hareket etmeleridir. Ahiretin varlığını ve orada nasıl bir durumla karşılaşacaklarını ise hiçbir şekilde akıllarına getirmek istemezler. Ölüm ve ahiret konusu kendilerine hatırlatıldığında ise, genellikle çeşitli bahanelerle düşünmekten kaçarlar. <br />
<br />
Yaşadıkları bu dünyanın yalnızca geçici bir imtihan yeri olduğunu; eşlerinin, çocuklarının, ailelerinin, sahip oldukları evlerin, arabaların; kısacası çevrelerindeki herşeyin bu imtihanın bir parçası olduğunu anlamaya yanaşmazlar. Çünkü bunu kabullenmeleri, geçici bir dünyanın metaları için boş yere hırslandıklarını da kabullenmeleri anlamına gelecektir. Kuran'da insanların bu gerçeği kabullenmemek için ahireti inkar ettikleri şöyle bildirilmektedir:<br />
<br />
Muhakkak, bunlar da diyorlar ki: (Bütün herşey) Bizim yalnızca ilk ölümümüzdür; biz yeniden diriltilip-kaldırılacak değiliz. Eğer doğru sözlüyseniz, şu halde atalarımızı getirin bakalım. (Duhan Suresi, 34-36)<br />
<br />
Bu kimseler ahirette dünya hayatındayken inkar ettikleri gerçeklerle karşılaştıklarında büyük ve geri dönüşü olmayan bir pişmanlığa kapılacaklardır. Allah, inkar edenlerin ahirette bu gerçeği fark ettiklerinde pişmanlıklarını şöyle dile getireceklerini bildirmiştir:<br />
<br />
<br />
Ve derler ki: "Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık. (Mülk Suresi, 10)<br />
<br />
<br />
Ayette belirtilen pişmanlığı yaşamamak için, her insan ölümle karşılaşmadan önce mutlaka bu gerçekleri düşünmeli ve hayatını Allah'ın razı olacağı şekilde yönlendirmelidir. Yaşadığımız dünyanın geçiciliğini kavramalı, hayatının her anını bu şuurla değerlendirmelidir. <br />
<br />
 <br />
 (alıntıdır)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ahireti unutup dünyayı yegane yaşam olarak düşünen insanlar kendilerine Kuran ahlakından uzak bir ahlaki sistem kurmuşlardır. Bu insanlar kimi zaman Kuran'da emredilen tavırlara uygun davranıyor görünebilirler ama bunları yaparken bile aslında dünyevi bir hırsla hareket etmektedirler. <br />
<br />
Örneğin bu bakış açısına sahip olan kimseler doğruluk, dürüstlük, samimiyet, yardımseverlik, mütevazilik, fedakarlık, sadakat gibi güzel vasıflara sahip olmayı kimi zaman etraflarındakilere hoş görünmenin ve onlar arasında belli bir yer edinmenin bir yolu olarak görürler. Ve bu amaçla benzer davranışlarda bulunurlar. Ama gösterdikleri davranışlar yapmacıktır ve dünyevi çıkarlar üzerine kurulu olduğu için geçicidir. <br />
<br />
Arkadaşlarına mütevazı ve fedakar bir yaklaşım içinde olan bir kişi, kendisi için bir fayda sağlamadığını anladığı anda birdenbire son derece kibirli, küstah ve bencil bir insana dönüşebilir. <br />
<br />
<br />
Ayrıca bu cahiliye ahlakını yaşayan insanlar sürekli çıkar hesabı içindedirler. Yapacakları işten önce "acaba böyle davranırsam kim ne der, hakkımda ne düşünür, bu davranıştan nasıl bir kazanç elde ederim?" şeklinde hesaplamalar yaparlar. Bu, onların Allah'ın rızasını değil de eşlerinin, dostlarının, arkadaşlarının isteklerini ve kendi istek ve arzularını göz önünde bulundurduklarının göstergesidir. Bu durumda sevgi, samimiyet, iyilik, dostluk, merhamet, sabır gibi özellikler sürekli olmaz; bunların asılları değil sadece sahteleri bilinir. Yalnızca dünya hayatına yönelen cahiliye insanlarının sahte değerleri üzerine kurduğu geçici hisler yaşanır. <br />
<br />
<br />
Sevgi <br />
<br />
Allah, pek çok duygu gibi insanların kalplerine sevgi hissini de yerleştirmiştir. İnsanın yapması gereken, bu özelliğini Allah'ın Kuran'da verdiği öğütler doğrultusunda en doğru şekilde yönlendirmesidir. Müminler Kuran'ı rehber edindikleri için sevgilerini; kendilerini ve sahip oldukları tüm nimetleri yaratan Rabbimiz'e, ve O'nun rızasını hedefleyen müminlere yöneltirler. <br />
Dünya hayatının süsüne kapılanlar ise Allah'ın kendilerine imtihan için verdiği nimetlere tutkulu bir sevgi ile bağlanırlar; örneğin insanları "Allah'ı sever gibi severler". Allah, Kuran'da inkar edenlerin bu çarpık sevgi anlayışını şöyle bildirmektedir: <br />
<br />
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)<br />
<br />
İnkar edenlerin bu çarpık sevgi anlayışlarını yönlendirdikleri konulardan biri de dünya malıdır. Mala olan sevgilerinin şiddetiyle bu geçici metaya hırsla bağlanmış, nefislerinin cimri ve bencil tutkularına yenik düşmüşlerdir. Kuran'da inkar edenlerin bu tavırları şöyle bildirilmiştir: <br />
<br />
Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı (bencil ve cimri tutumundan) çok katıdır. (Adiyat Suresi, 8)<br />
<br />
<br />
Oysa Allah Kuran ayetleriyle insanlara malın yalnızca dünya hayatına ait bir deneme konusu olduğunu bildirmiş ve bu tutkuya karşı insanları uyarmıştır:<br />
<br />
<br />
Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükafat vardır. (Enfal Suresi, 28)<br />
<br />
Ey iman edenler, ne mallarınız, ne çocuklarınız sizi Allah'ı zikretmekten 'tutkuya kaptırarak-alıkoymasın'; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Münafikun Suresi, 9)<br />
<br />
Bu gerçeklerden haberdar olan müminler mal sevgisine kapılmazlar. Sahip oldukları nimetleri kendilerine lütfedenin Rabbimiz olduğunu bildikleri için, bu onların Allah'a şükretmelerine vesile olur. Kendilerine verilen maddi imkanları Allah'ın rızasını kazanabilecekleri hayırlı işler için kullanır, daha fazlasına sahip olmayı da hayırlarda kullanabilmek için isterler. Kendisine çok büyük hazineler verilen Hz. Süleyman, bu nimetleri hangi amaçla istediğini şöyle dile getirmiştir: <br />
O da demişti ki: "Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim." ... (Sad Suresi, 32)<br />
<br />
Kuşkusuz Hz. Süleyman'ın bu üstün ahlakı, iman edenlerin dünya hayatının zenginliklerine karşı nasıl bir bakış açısı içerisinde olmaları gerektiğini bizlere göstermektedir. İnsanın sevgisini asıl yöneltmesi gereken, kendisini her an koruyup kollayan, sınırsız nimet veren Rabbimiz'dir.<br />
Kuran ahlakından uzak kişilerin sevgilerinin sahteliğini yansıtan en önemli olaylardan biri arkadaş seçimidir. Ahiretin varlığını düşünmeden hareket eden kişilerin arkadaşlıklarındaki ana mantık, genellikle dünyada karşılıklı olarak en fazla menfaati sağlamak üzerine kuruludur. Her iki tarafın da birbirlerinde aradıkları belli başlı özellikler vardır; maddi manevi kendisine çeşitli çıkarlar sunabilecek, toplumda kendisine saygınlık ve prestij kazandırabilecek bir arkadaş ararlar. <br />
<br />
<br />
Seçtikleri kişinin fiziksel görünümüne, ailevi durumuna, maddi gücüne, tahsiline ve yeteneklerine önem verirler. Sevgi, saygı, sadakat, vefa gibi güzel ahlak özellikleri ise çoğu zaman geri plandadır. Bu mantıkla kurulan bir arkadaşlıkta ise elbette gerçek sevgi ve saygı olmadığı için gerçek bir mutluluk da yaşanmaz. Bu durum, Kuran ahlakından uzak yaşayan insanların evlilik anlayışı için de geçerlidir, evlilik hayatında da arkadaşlıklarında olduğu gibi karşılıklı çıkar ilişkisi devam eder. <br />
<br />
<br />
İman eden bir insan içinse bunun tam tersi geçerlidir. Allah'a inanan bir insan karşısındaki insanı da yine Allah'a olan imanı, bağlılığı, güzel ahlakı ölçüsünde sever ve sayar. Onunla dünyevi çıkarları için, geçici bir beraberliği değil, sonsuza kadar sürecek, Allah'ın rızasına uygun bir sevgiyi yaşamayı umut eder. Allah ahirette bu insanları eşleriyle birlikte ödüllendireceğini şöyle haber vermiştir:<br />
<br />
<br />
Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, 'sevinç ve mutluluk dolu' bir meşguliyet içindedirler. Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. (Yasin Suresi, 55-56)<br />
<br />
<br />
"Ey kullarım, bugün sizin için korku yoktur ve siz mahzun olmayacaksınız." "Ki onlar, Benim ayetlerime iman edenler ve Müslüman olanlardır." "Siz ve eşleriniz cennete girin; 'sevinç içinde ağırlanacaksınız." "Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız." "İşte, yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız cennet budur." (Zuhruf Suresi, 68-72)<br />
<br />
<br />
İyilik<br />
<br />
Kuran ahlakından uzak yaşayan toplumlarda, iyilik kavramı hakkında her insanın kendine göre farklı fikirleri vardır. Oysa Allah Kuran'da iyiliğin gerçek tanımını insanlara şöyle bildirmiştir:<br />
<br />
<br />
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitab'a ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara Suresi, 177)<br />
... ama iyilik sakınan(ın tutumudur)... (Bakara Suresi, 189)<br />
<br />
<br />
Kuran ahlakından habersiz yaşayan kimi insanların, kendilerini "iyiliksever" ya da "temiz kalpli" gösterme çabaları, temelde kendi vicdanlarını rahatlatmaya ve insanların beğenisini kazanmaya yönelik hareketlerdir. Bu kişiler herhangi birine iyilik yapacakları zaman çoğunlukla bu işin karşılığında ellerine ne geçeceğini düşünürler. Yardıma ihtiyacı olan kişi maddi imkanları yerinde olan biriyse, daha sonra bu kimsenin kendilerine sağlayabileceği menfaatleri göz önüne alarak, hemen harekete geçerler. Çevresinde pek söz sahibi olmayan veya maddi imkanları yetersiz olan birine yardım etmeleri gerektiğinde ise, hemen kar-zarar hesabı yaparlar. Böyle bir durumda yardım etmekte ve iyilik yapmakta zorlanırlar; çünkü karşılık olarak alabilecekleri pek bir şey yoktur. Bu yüzden yapacakları iyiliği ağırdan alır, isteksiz ve ilgisiz bir tavır sergilerler veya hiç yapmazlar. <br />
<br />
Bunların yanı sıra, kimi insanlar da daha çok istekte bulunabilmek için iyilik yaparlar. İyilikte bulunurken, Allah'ın rızasını kazanma amacıyla değil, insanlardan ya da dünya hayatının menfaatlerinden daha fazla yararlanabilme gayesiyle hareket ederler. Oysa iman sahibi bir insan iyiliği, karşılığını yalnızca Allah'tan umarak ihlasla yapar. Her davranışında olduğu gibi, iyilik yaptığındaki amacı da yine yalnızca Allah'ın rızasını kazanabilmektir. Rabbimiz bu ihlaslı tavırlarına karşılık olarak, müminler için yaptıklarının 'daha güzeli ve fazlası' olduğunu bildirmiştir: <br />
<br />
Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı vardır, kim bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Enam Suresi, 160)<br />
<br />
De ki: "Ey iman eden kullarım, Rabbiniz'den sakının. Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. Allah'ın arzı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir." (Zümer Suresi, 10)<br />
<br />
Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 26)<br />
<br />
Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır; öyle ki, kötülükte bulunanları, yaptıkları dolayısıyla cezalandırır, güzel davranışta bulunanları da daha güzeliyle ödüllendirir. (Necm Suresi, 31)<br />
<br />
Dostluk<br />
<br />
Allah Kuran'ın "Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz bir şeytana onun 'üzerini kabukla bağlattırırız'; artık bu, onun bir yakın dostudur." (Zuhruf Suresi, 36) ayetiyle, Allah'ın dininden yüz çeviren insanların şeytanın dostu haline geldiklerini bildirmektedir. Bir başka ayette ise bu gerçek "Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık." (Araf Suresi, 27) sözleriyle haber verilmiştir. Şeytan, dost edindiği kimseleri etkisi altına almakta ve onları kendi çirkin ahlakı doğrultusunda yönlendirmektedir. <br />
<br />
<br />
Allah'ın rızası ve hoşnutluğu yerine şeytanın dostluğunu kazanan kimseler, Allah'ın insanlar için yarattığı pek çok nimetten mahrum kalırlar. Bu nimet kayıplarından biri hiç kimseyle gerçek anlamda dost olamamalarıdır. Dostluk, Kendisi'ni dost edinenlere Rabbimiz'in verdiği bir nimettir. Kuran'da "Sizin dostunuz (Veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren müminlerdir." (Maide Suresi, 55) ayetiyle haber verildiği gibi, Allah bu kimselere salih müminlerin dostluğunu nasip eder. <br />
<br />
<br />
Şeytanın dostluğu ise, insanı daima yalnız bırakır. Çünkü, şeytan dost edindiği kimselere yalanı, fıskı, isyanı, kötülüğü, inkarı, kini ve nefreti hoş gösterir. Şeytanın etkisindeki bir kimse, çevresindekilere karşı böyle bir ahlak anlayışı ile yaklaşır. Genellikle öncelikli olarak kendi menfaatlerini göz önünde bulundurarak hareket eder; daima kendisini düşünür; en iyi arkadaşı daima kendisidir. Bu nedenle söz konusu kişilerin Kuran'da kastedilen manada gerçek ve kalıcı dostluklar kurmaları mümkün olmaz..<br />
<br />
<br />
Kuran ahlakının yaşanmadığı bir toplulukta, insanların yardım isteyebilecekleri, işlerini, mal mülk gibi değerli eşyalarını ya da paralarını emanet edebilecekleri, sır verebilecekleri güvenilir ve candan bir dost bulmaları çok zordur. Dahası bu durumu o kadar kabullenmişlerdir ki, bunu adeta hayatın değişmez bir kuralı olarak görmektedirler.<br />
<br />
<br />
Böylesine güvensiz bir ortamda insanların rahat ve huzurlu olmaları ise mümkün değildir. Çünkü, kendilerine karşı dost gibi görünen kişiler bile, aslında yalnızca menfaat peşinde olabilmektedirler. Bu nedenle karşılarındaki kişilere olan bakış açıları da dostluktan çok uzaktır. <br />
<br />
Birbirlerinin işine, arabasına, evine kısaca tüm imkanlarına kıskanarak bakabilir; onlardan üstün konuma gelme hırsına kapılabilirler. Bunun için, en küçük bir fırsatı bile kaçırmadan birbirlerinin eksiklerini bulmaya ve birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışırlar. <br />
<br />
<br />
Bu anlayışla hareket eden kimseler son derece güvensiz ve samimiyetsiz bir ortam içerisinde yaşadıklarının ve gerçek anlamda kimseyle dost olamadıklarının farkındadırlar. Ancak çözümü Allah'ın kendileri için seçip beğendiği Kuran ahlakını yaşamakta aramadıkları için, bu durumdan kurtulamazlar. Doğru yola yönelmeyen bu insanların ahirette de hiçbir dostları olmayacaktır. Dünyada yaşadıkları huzursuz, samimiyetsiz, güvensiz ortam ahirette çok daha fazlasıyla karşılarına çıkacaktır. Dünya hayatında şeytanı dost edinenlerin ahiretteki konumunu Rabbimiz şöyle bildirmiştir:<br />
<br />
<br />
"Bundan dolayı bugün, kendisine hiçbir sıcak dost yoktur." (Hakka Suresi, 35)<br />
<br />
<br />
Artık onlar ve azgınlar onun içine dökülüverilmiştir.<br />
Ve İblis'in bütün orduları da.<br />
Orada birbirleriyle çekişip tartışarak derler ki:<br />
"Andolsun Allah'a, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz,"<br />
"Çünkü sizi (yalancı olanları) alemlerin Rabbiyle eşit tutuyorduk.<br />
"Bizi suçlu-günahkarlardan başka saptıran olmadı."<br />
"Artık bizim için ne bir şefaatçi var,"<br />
"Ne de candan-yakın bir dost." (Şuara Suresi, 94-101)<br />
<br />
<br />
İman edenlerin birbirleriyle olan dostlukları ise çok sağlam ve süreklidir. Çünkü müminleri biraraya getiren, onları birbirleriyle dost kılan, Allah'a olan samimi imanları ve Allah korkularıdır. Rabbimiz'in bir ayette "Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar." (Al-i İmran Suresi, 103) sözleriyle bildirdiği gibi, iman edenler birbirlerinin kardeşleridir. Bundan dolayı aralarındaki imana dayalı gerçek dostluk, Allah'ın izniyle hem dünyada hem de ahiret hayatında sonsuza kadar devam eder.<br />
<br />
<br />
Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar), şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar? (Nisa Suresi, 69)<br />
<br />
<br />
Sabır <br />
<br />
Kuran ahlakının yaşanmadığı topluluklarda, olaylar karşısında aşırı tepkiler vermeyip sakin davranmayı tercih edenler genellikle sabırlı kişiler olarak tanımlanırlar. Oysa bu kimseler de beklenmedik olaylarla karşılaştıklarında itidalli tavırlarından kolaylıkla taviz verebilirler. Herkesin sakin ve sabırlı biri olarak bildiği bir kişi, bir anda saldırgan, asabi ve kontrol edilemez bir kişilik sergileyebilir. Çünkü gerçekte gösterdikleri tavır sahte bir "sabır" yani "tahammül"dür. <br />
<br />
<br />
Tahammül ile sabır birbirinden tamamen ayrı kavramlardır. Tahammülün belli bir sınırı vardır ve bu sınır kişiden kişiye değişir. Bu sınır aşıldığında kişinin itidalli ve sakin tavrı, yerini çeşitli tavır bozukluklarına bırakır. Sabır ise Allah korkusundan kaynaklanan, olaylara ve şartlara göre değişkenlik göstermeyen bir ahlak özelliğidir. İnsanların, zorluk ve sıkıntılar karşısında sabredebilmeleri, ancak Allah'ın sonsuz gücünü kavramakla, O'nun yarattığı her olaya hayır gözüyle bakıp tevekkül etmekle mümkün olur. Dolayısıyla gerçek sabır iman edenlere özgü bir özelliktir ve Kuran ahlakını yaşamayan kimselerin güç yetiremeyecekleri bir ahlaki güzelliktir.<br />
<br />
Kuran'da müminlerin sabırlı ve tevekküllü olduklarına şöyle dikkat çekilmiştir:<br />
<br />
Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir. (Nahl Suresi, 42)<br />
Ve onlar, Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler... (Rad Suresi, 22) <br />
<br />
<br />
Adalet<br />
<br />
Allah Kuran'da insanlar arasındaki üstünlüğün yalnızca takvaya dayalı olduğunu bildirmiştir. (Hucurat Suresi, 13) İman, Allah korkusu ve güzel ahlak gibi önemli özelliklerin gözardı edildiği topluluklarda ise, üstünlük ölçüleri çok farklıdır. Bu kimseler üstünlüğün toplumun önde gelenlerinden olmakla, mal mülk edinip, itibarlı ya da şöhretli bilinmekle elde edilebileceğini sanırlar. Bu bakış açısı toplum fertlerinin birçoğu tarafından kabullenildiği için, genelde fazla malı-mülkü olmayan kişiler; zengin ve çevresi geniş olan kimselerin yanında pek söz sahibi olamazlar. Böyle bir toplumda insanların çevrelerindeki kişilere gösterdikleri tavırlar, aldıkları kararlar, olayları değerlendirme şekilleri, çıkardıkları sonuçlar hep bu bakış açılarıyla doğru orantılıdır. Dolayısıyla bu düşünceyle hareket eden kimseler arasında gerçek bir adalet anlayışından bahsetmek de mümkün olmaz.<br />
<br />
İman sahibi kimseler arasında ise böyle bir durum söz konusu olmaz. Her zaman Allah'ın Kuran'da bildirdiği ahlakı ölçü alarak hareket ederler. <br />
Bundan dolayı daima hakkı ve adaleti ön planda tutarlar. İnsanları sahip oldukları dünyevi değerlere göre değil, Allah'tan gereği gibi korkup sakınmalarına, güzel ahlaklarına göre değerlendirirler. Güçlü ya da imkan sahibi olandan yana değil, daima haklıdan ve haktan yana olan bir tavır sergilerler. Kendilerinin veya yakınlarının aleyhinde bile olsa, adaletten taviz vermezler. Dünyevi kıstaslarla karar vermez, Allah'ın emrettiği şekilde hareket ederler. Allah, adalet konusundaki ölçüyü Kuran'da şöyle bildirmiştir: <br />
<br />
Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135) <br />
<br />
<br />
Sonuç<br />
<br />
Bu bölümde inkarcılarla ilgili olarak anlatılanlar, dünya hayatını esas alan kimselerin hayata bakış açılarının sadece küçük bir bölümünü yansıtmaktadır. Bu insanların yaşamlarındaki ana mantık, her zaman için yalnızca dünya hayatının menfaatlerini düşünerek hareket etmeleridir. Ahiretin varlığını ve orada nasıl bir durumla karşılaşacaklarını ise hiçbir şekilde akıllarına getirmek istemezler. Ölüm ve ahiret konusu kendilerine hatırlatıldığında ise, genellikle çeşitli bahanelerle düşünmekten kaçarlar. <br />
<br />
Yaşadıkları bu dünyanın yalnızca geçici bir imtihan yeri olduğunu; eşlerinin, çocuklarının, ailelerinin, sahip oldukları evlerin, arabaların; kısacası çevrelerindeki herşeyin bu imtihanın bir parçası olduğunu anlamaya yanaşmazlar. Çünkü bunu kabullenmeleri, geçici bir dünyanın metaları için boş yere hırslandıklarını da kabullenmeleri anlamına gelecektir. Kuran'da insanların bu gerçeği kabullenmemek için ahireti inkar ettikleri şöyle bildirilmektedir:<br />
<br />
Muhakkak, bunlar da diyorlar ki: (Bütün herşey) Bizim yalnızca ilk ölümümüzdür; biz yeniden diriltilip-kaldırılacak değiliz. Eğer doğru sözlüyseniz, şu halde atalarımızı getirin bakalım. (Duhan Suresi, 34-36)<br />
<br />
Bu kimseler ahirette dünya hayatındayken inkar ettikleri gerçeklerle karşılaştıklarında büyük ve geri dönüşü olmayan bir pişmanlığa kapılacaklardır. Allah, inkar edenlerin ahirette bu gerçeği fark ettiklerinde pişmanlıklarını şöyle dile getireceklerini bildirmiştir:<br />
<br />
<br />
Ve derler ki: "Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık. (Mülk Suresi, 10)<br />
<br />
<br />
Ayette belirtilen pişmanlığı yaşamamak için, her insan ölümle karşılaşmadan önce mutlaka bu gerçekleri düşünmeli ve hayatını Allah'ın razı olacağı şekilde yönlendirmelidir. Yaşadığımız dünyanın geçiciliğini kavramalı, hayatının her anını bu şuurla değerlendirmelidir. <br />
<br />
 <br />
 (alıntıdır)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Aşk Meydanında İlahi]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3500</link>
			<pubDate>Sat, 27 Feb 2010 09:49:00 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3500</guid>
			<description><![CDATA[Aşk meydanında:<br />
<br />
[Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.]<br />
<br />
Aynı ilahinin Abdurrahman Önül versiyonu, biraz remix tarzı olmuş ama bu da iyi:<br />
<br />
[Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.]<br />
<br />
<br />
hz ömer belinde kemer<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
<br />
allahım allah severim billah<br />
mabudum allah aşk meydanında<br />
<br />
hz bekir dilinde zikir<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
<br />
<br />
hz osman dilinde kuran<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
<br />
<br />
hz ali şüphesiz veli<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
<br />
hz musa elinde asa<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
hu deyip döner aşk meydanında]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Aşk meydanında:<br />
<br />
[Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.]<br />
<br />
Aynı ilahinin Abdurrahman Önül versiyonu, biraz remix tarzı olmuş ama bu da iyi:<br />
<br />
[Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.]<br />
<br />
<br />
hz ömer belinde kemer<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
<br />
allahım allah severim billah<br />
mabudum allah aşk meydanında<br />
<br />
hz bekir dilinde zikir<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
<br />
<br />
hz osman dilinde kuran<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
<br />
<br />
hz ali şüphesiz veli<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
<br />
hz musa elinde asa<br />
hu deyip döner aşk meydanında<br />
hu deyip döner aşk meydanında]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[NANKÖRLÜKLERİ SEBEBİYLE HELAK EDİLEN KAVİMLER]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3499</link>
			<pubDate>Fri, 19 Feb 2010 18:59:23 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3499</guid>
			<description><![CDATA[Asırlar boyunca kimi toplumlar Allah'ın dinini kabul etmişler, kimileri ise inkar etmişlerdir. Bazen inkarcı bir toplumun içinden küçük bir azınlık çıkmakta ve sadece bunlar elçiye uymaktadırlar. <br />
Ancak kendilerine tebliğ gelen kavimlerin çok büyük bir kısmı bunu kabul etmemişlerdir. Sadece Allah'ın elçisinin kendilerine getirdiği tebliği dinlememekle kalmamış, aynı zamanda elçiye ve ona uyanlara da zarar vermeye çalışmışlardır. Elçilere, birçok kez "yalancılık, büyücülük, delilik, şımarıklık" gibi iftiralar atılmış, hatta birçok kez kavmin önde gelenleri onları öldürmeye teşebbüs etmişlerdir. <br />
<br />
Oysaki, her peygamber, kavminden yalnızca Allah'a itaat etmesini istemiştir. Bunun karşılığında para ya da başka bir dünyevi çıkar talep etmemişlerdir. Allah'ın emri gereği kavimlerinin üzerinde herhangi bir konuda baskı kurmamışlardır. Elçiler gönderildikleri toplumları hak olan dine davet edip ve kendilerine uyanlarla birlikte Allah'ın rızasına uygun bir şekilde yaşamaktadırlar.<br />
<br />
Kendilerini Allah'a iman etmeye ve yaptıkları adaletsizliklerden vazgeçmeye çağıran Hz. Şuayb'a, kavminin gösterdiği tepki ve bu yüzden uğradıkları son, gerçekten düşündürücüdür: <br />
<br />
Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Şuayb'ı ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık; o zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar. Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (Halkına) nasıl bir uzaklık verildiyse Medyen (Halkına da Allah'ın rahmetinden öyle) bir uzaklık (verildi)." (Hud Suresi, 94-95) <br />
<br />
Kendilerini yalnızca iyiliğe çağırmaktan başka birşey yapmayan Hz. Şuayb'ı "taşa-tutup öldürmeyi" tasarlayan Medyen Halkı, Allah'ın azabıyla cezalandırılmıştır. Elbette ki Medyen Halkı, bu konuda tek örnek değildir. Aksine, Hz. Şuayb'ın kavmiyle konuşurken belirttiği gibi, Medyen Halkından önce de pek çok toplum helak edilmiştir. Medyen'den sonra da yine pek çok toplum Allah'ın gazabına uğramıştır. <br />
<br />
Kuran'da helak olmuş kavimlerle ilgili ayrıntılı bilgi verilir ve insanlar bu kavimlerin sonu üzerinde düşünmeye ve "ibret almaya" davet edilir.<br />
<br />
Bu konuyla ilgili olarak Kuran'da dikkat çekilen noktalardan biri, helak edilmiş olan kavimlerin çoğu kez yüksek bir medeniyet kurmuş olmalarıdır.<br />
<br />
Biz bunlardan önce nice nesiller yıkıma uğrattık ki onlar, zorbaca yakalamak (yakıp-yıkmak, baskı ve şiddetle yönetmek, sindirmek) bakımından kendilerinden daha üstündüler; şehirlerde (yerin üstünü altına getirip, sayısız kazı, inşaat ve araştırmalarla her yanı) delik-deşik etmişlerdi. (Ama) kaçacak bir yer var mı? (Kaf Suresi, 36)<br />
<br />
Ayette, helak edilmiş toplumların iki özelliği dikkat çekmektedir. Birincisi, "zorbaca yakalamak bakımından üstün" olmalarıdır. Bu, helak olmuş kavimlerin disiplinli ve güçlü askeri-bürokratik sistemler kurdukları ve kaba kuvvet yoluyla yaşadıkları coğrafyada iktidarı ele geçirdikleri anlamına gelmektedir. Vurgulanan ikinci nokta ise, söz konusu toplumların, mimari özellikleriyle dikkat çeken büyük şehirler kurmalarıdır. <br />
<br />
Dikkat edilirse, bu hususlar bugün teknoloji ve bilim yoluyla süslü bir dünya meydana getiren, merkezi devletler, büyük şehirler kuran, ancak tüm bunların Allah'ın verdiği güçle olduğunu unutarak Allah'ı inkar eden medeniyetlerin özelliğidir. Ancak oluşturdukları medeniyetler, helak olmuş kavimleri kurtaramamıştır; çünkü medeniyetleri Allah'ı inkar ve yeryüzünde bozgunculuk temeline dayanmaktadır. <br />
<br />
Allah'ın Kuran'da bildirdiği, bu helak olaylarının önemli bir bölümü, modern çağda yapılan arkeolojik araştırmalar sonunda ortaya çıkarılmıştır. Kuran'daki olayların delilleri olan bu bulgular, Kuran kıssalarının "ibret olma" özelliğini daha da açık bir biçimde gösteriyor. Çünkü Allah, Kuran'da "yeryüzünde gezip dolaşılması" ve "öncekilerin uğradıkları sonun anlaşılması" gerektiğini bildiriyor: <br />
<br />
Biz senden önce, şehirler halkına kendilerine vahyettiğimiz kimseler dışında (başkalarını elçi olarak) göndermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı, ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar? Korkup-sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz? Öyle ki elçiler, umutlarını kesip de, artık onların gerçekten yalanladıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir; Biz kimi dilersek o kurtulmuştur. Suçlu-günahkarlar topluluğundan zorlu azabımız kesin olarak geri çevrilmeyecektir. Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur'an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin 'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 109-111)<br />
<br />
<br />
NUH TUFANI<br />
<br />
Hz. Nuh, Allah'ın ayetlerinden uzaklaşarak O'na ortaklar koşan kavmini, sadece Allah'a kulluk etmeleri ve sapkınlıklarından vazgeçmeleri konusunda uyarmak amacıyla gönderilmişti. Hz. Nuh, kavmine Allah'ın dinine uymaları konusunda defalarca öğüt verdiği ve onları Allah'ın azabına karşı birçok kez uyardığı halde, onlar Hz. Nuh'u yalanladılar ve şirk koşmaya ve nankörlüklerine devam ettiler. Allah, Nuh Kavmi'nde gelişen olayları şöyle bildirir:<br />
<br />
Andolsun, Biz Nuh'u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: 'Ey Kavmim, Allah'a kulluk edin. O'nun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?' Bunun üzerine, kavminden inkâra sapmış önde gelenler dediler ki: 'Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz.' O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin. Rabbim dedi (Nuh). 'Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et. (Mü'minun Suresi, 23-26)<br />
<br />
Kavminin önde gelenleri Hz. Nuh'u, onlara karşı üstünlük elde etmeye çalışmak ve delilik gibi iftiralarla karalamaya çalıştılar. Ve onu gözetlemeye, baskı altında tutmaya karar verdiler.<br />
Bunun üzerine Allah Hz. Nuh'a, bir gemi inşa etmesini, çünkü inkar edip zulmedenlerin suda boğularak azaplandırılacağını ve yalnızca iman edenlerin kurtarılacağını haber verdi.<br />
<br />
Sözü edilen azap vakti geldiğinde, yerden sular ve coşkun kaynaklar fışkırdı ve bunlar şiddetli yağmurlarla birleşerek dev boyutlu bir taşkına neden oldu. Allah, Hz. Nuh'a "onun içine her ikişer çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş onlanlar dışında olan aileni de alıp koy" (Mü'minun Suresi, 27) emrini verdi ve Hz. Nuh'un gemisine binmiş olanlar dışında -Hz. Nuh'un, yakındaki bir dağa sığınarak kurtulacağını sanan "oğlu" da dahil olmak üzere- tüm kavim suda boğuldu. Tufan sonucunda sular çekilip, ayetin ifadesiyle "iş bitiverince" de gemi, Cudi'ye -yani yüksekçe bir yere- oturdu.<br />
  Arkeolojik bulgulara göre Nuh Tufanı Mezopotamya Ovası'nda meydana gelmişti. Ovanın o zamanki şekli bugünkünden farklıydı.  <br />
<br />
LUT KAVMİ VE ALTI ÜSTÜNE GETİRİLEN ŞEHİR<br />
<br />
Lut Peygamber, İbrahim Peygamberle aynı dönemde yaşamıştır. Hz. Lut, Hz. İbrahim'e komşu kavimlerden birine elçi olarak gönderilmişti. Bu kavim, o güne kadar dünya üzerinde görülmemiş bir sapıklığı, eşcinselliği uyguluyordu. Hz. Lut, onlara bu sapıklıktan vazgeçmelerini söylediğinde ve onlara Allah'ın ilahi tebliğini getirdiğinde onu yalanladılar, peygamberliğini inkar ettiler ve sapıklıklarına devam ettiler. Bunun sonucunda da kavim, korkunç bir felaketle helak edildi.<br />
Bu helak olayının kalıntılarını incelemeden önce, Lut Kavmi'nin neden bu cezaya çarptırıldığına bakalım. Allah Kuran'da, Hz. Lut'un kavmine yaptığı uyarıyı ve onların cevabını şöyle bildirir:<br />
<br />
Lut (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Lut: "Sakınmaz mısınız?" demişti. "Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir. Siz insanlardan (cinsel arzuyla) erkeklere mi gidiyorsunuz? Rabbinizin sizler için yaratmış bulunduğu eşlerinizi bırakıyorsunuz. Hayır, siz sınırı çiğneyen bir kavimsiniz." Dediler ki: "Ey Lut, eğer (bu söylediklerine) bir son vermeyecek olursan, gerçekten (burdan) sürülüp çıkarılanlardan olacaksın." Dedi ki: "Gerçekten ben, sizin bu yaptığınıza öfke ile karşı olanlardanım." (Şuara Suresi, 160-168)<br />
<br />
Kendilerini doğru yola davetine karşılık kavminin Hz. Lut'a karşı cevabı onu tehdit etmek olmuştu. Lut Kavmi, kendilerine doğru yolu göstermesinden dolayı Hz. Lut'a karşı öfke duyuyor, onu ve onunla birlikte iman edenleri sürgün etmek istiyorlardı. <br />
<br />
Hz. Lut, kavmini apaçık bir doğruya çağırıyor ve anlaşılır bir şekilde uyarıyordu. Ancak kavmi hiçbir uyarıyı dinlemiyor ve Hz. Lut'u inkar etmeye ve onun haber vermekte olduğu azabı yalanlamaya devam ediyordu:<br />
<br />
Lut da; hani kavmine demişti: "Siz gerçekten, sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı 'çirkin bir utanmazlığı' yapıyorsunuz. Siz, (yine de) erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve biraraya gelişlerinizde çirkinlikler yapacak mısınız?" Bunun üzerine kavminin cevabı yalnızca: "Eğer doğru söylüyor isen, bize Allah'ın azabını getir" demek oldu. (Ankebut Suresi, 28-29)<br />
Kavminden bu cevabı alan Hz. Lut, Allah'tan yardım istedi:<br />
<br />
Dedi ki: "Rabbim, fesat çıkaran (bu) kavme karşı bana yardım et." (Ankebut Suresi, 30)<br />
Rabbim, beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar. (Şuara Suresi, 169)<br />
<br />
Şehir halkının azgınlığının son noktaya varmasıyla beraber Allah, meleklerin yardımıyla Hz. Lut'u kurtardı. Sabah vakti de, kavmin üzerine Hz. Lut'un uyardığı azap gönderildi:<br />
<br />
Andolsun onlar, onun konuklarından da murad almak için baskı yaptılar. Biz de onların gözlerini silip kör ettik. "İşte azabımı ve uyarmamı tadın." Andolsun onları bir sabah vakti erkenden, üzerlerinde kararını kılmış bir azab yakalayıp-bastırıverdi. (Kamer Suresi, 37-38)<br />
<br />
Derken, tan yerinin ağarma vaktine girdiklerinde onları (o korkunç ve dayanılmaz) çığlık yakalayıverdi. Anında (yurtlarının) üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık. Elbette bunda 'derin bir kavrayışa sahip olanlar' için gerçekten ayetler vardır. O (şehir de) gerçekten bir yol üstünde (hâlâ) durmaktadır. (Hicr Suresi, 73-76)<br />
<br />
Böylece emrimiz geldiği zaman, üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık; Rabbinin katında 'belli bir biçime sokulmuş, damgalanmış' olarak. Bunlar zalimlerden uzak değildir. (Hud Suresi, 82-83)<br />
<br />
Sonra geride kalanları yerle bir ettik. Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık; uyarılıp-korkutulanların yağmuru ne kötü. Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır esirgeyendir. (Şuara Suresi, 172-173)<br />
<br />
Kavim helak olurken içlerinden Hz. Lut ve sayıları ancak "bir ev halkı" kadar olan iman edenler kurtarıldı. Hz. Lut'un karısı iman etmemişti ve o da helak edildi:<br />
<br />
Bunun üzerine biz, karısı dışında onu ve ailesini kurtardık; o (karısı) ise (helake uğrayanlar arasında) geride kalanlardandı. Ve onların üzerine bir (azab) sağanağı yağdırdık. Suçlu-günahkarların uğradıkları sona bir bak işte. (Araf Suresi, 83-84)<br />
<br />
Böylece Hz. Lut karısı dışındaki ailesiyle ve kendisine inananlarla beraber kurtarıldı. Allah&#8217;a nankörlük eden sapık kavmi ise, yerle bir oldu.<br />
<br />
<br />
Pompei de Aynı Sona Uğramıştı<br />
<br />
Kuran'da, Allah'ın kanunlarında hiçbir değişiklik olmadığı şöyle haber verilir:<br />
<br />
...Onlara uyarıcı-korkutucu geldiğinde, nefretlerinden başkasını arttırmadı. (Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın. (Fatır Suresi, 42-43)<br />
 <br />
Felaketten önce Pompei halkının çok büyük bir lüks ve ihtişam içinde yaşadığını açıkça kanıtlayan bir resim.  <br />
<br />
Evet, "Allah'ın sünnetinde (kurallarında) hiçbir değişiklik" yoktur. Allah'ın kurallarına aykırı davranan, O'na nankörlük edip başkaldıran herkes, aynı ilahi kanunla karşılık görür. Roma İmparatorluğu'nun dejenerasyonunun sembolü olan Pompei de, aynı Lut Kavmi gibi, cinsel sapkınlıklara batmıştı. Sonu da Lut Kavmi'yle benzer oldu.<br />
Pompei'nin helakı, Vezüv Yanardağı'nın patlamasıyla gerçekleşmişti.<br />
<br />
Vezüv Yanardağı, İtalya'nın, özellikle de Napoli kentinin sembolüdür. Yaklaşık, 2000 yıldan beri suskun olan Vezüv "İbret Dağı" şeklinde adlandırılır. Vezüv'ün bu şekilde tanımlanmasının önemli hikmetleri vardır. Ünlü Sodom ve Gomorra kentlerinin başına gelen felaketle, Pompei faciası birbirine çok benzemektedir. <br />
<br />
Vezüv'ün batı yamacında Napoli, doğu yamacında ise Pompei kenti yer alır. Yaklaşık 2000 yıl önce yaşanan bir lav ve kül felaketi, bu kentin insanlarını ani bir biçimde yakalamıştı. Felaket öylesine ani olmuştu ki, herşey 2000 yıl öncesinde olduğu gibi kaldı. Sanki zaman dondurulmuştu.<br />
<br />
Pompei'nin böyle bir felaketle yeryüzünden silinmesinde elbette ders çıkarılabilecek birçok yön vardı. Tarihi kayıtlar, şehrin yok olmadan önce tam bir sefahat ve sapkınlık merkezi olduğunu gösteriyor. Şehrin en belirgin özelliği, fuhuşun çok yaygın olmasıydı. <br />
<br />
Ancak Vezüv'ün lavları bir anda tüm kenti haritadan sildi. Olayın en ilginç yanı ise, kentin günlük yaşantısı içinde, Vezüv'ün korkunç patlamasına rağmen, kimsenin kaçmamış ve adeta büyülenerek felaketin farkına bile varamamış olmalarıydı. Yemek yiyen bir aile, o andaki gibi aynen taşlaşmıştı. Cinsel birleşme halinde, sayısız taşlaşmış çift bulunmuştu. Daha da önemlisi, bu çiftler arasında, aynı cinsten olanlar, küçük erkek ve kız çocuklar da vardı. Pompei kalıntılarından çıkarılan taşlaşmış insan cesetlerinin, bazılarının yüzleri hiç bozulmadan kalmıştı. Genel yüz ifadesi şaşkınlıktı.<br />
<br />
İşte facianın en akıl almaz yönü buradadır. Nasıl olmuş da binlerce insan hiçbir şey görmeden ve duymadan, adeta ölümün gelip kendilerini yakalamasını beklemişlerdir?  <br />
Tüm bunlara rağmen, Pompei'nin eski yerinde bugün yaşananlar pek fazla değişmiş değil. Napoli'nin sefahat mahalleleri, Pompei'den hiç aşağı kalmıyor. Kapri Adası, eşcinsellerin ve çıplakların kamp yaptıkları bir üs durumunda. Kapri Adası turizm reklamlarında "Eşcinseller Cenneti" olarak tanımlanıyor. Sonuçta, yine bölge halkının aynı tür bir yaşamı seçtikleri görülüyor. Yalnızca Kapri'de ve İtalya'da değil, dünyanın hemen hemen her tarafında bu tür bir ahlaki dejenerasyon yaşanmakta ve insanlar geçmiş kavimlerin başlarına gelen felaketlerden ders almamakta ısrar etmektedirler. <br />
<br />
AD KAVMİ VE KUMLARIN ATLANTİSİ UBAR<br />
<br />
Çeşitli surelerde sözü geçen bir başka helak olmuş kavim ise, Ad Kavmi'dir. Ad Kavmi'ne gönderilen Hz. Hud tüm peygamberler gibi kavmini ortak koşmadan Allah'a iman etmeye ve kendisinin söylediklerine itaat etmeye çağırır. Kavim, Hz. Hud'a düşmanlıkla cevap verir. Hud Suresi'nde Hz. Hud ve kavmi arasında geçenler ayrıntılı olarak anlatılmaktadır:<br />
<br />
Ad (Halkına da) kardeşleri Hud'u (gönderdik). Dedi ki: 'Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Siz yalan olarak (tanrılar) düzenlerden başkası değilsiniz. Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz? Ey kavmim, Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Üstünüze gökten sağanak (yağmurlar, bol nimetler) yağdırsın ve gücünüze güç katsın. Suçlu-günahkarlar olarak yüz çevirmeyin.' 'Ey Hud' dediler. 'Sen bize apaçık bir belge (mucize) ile gelmiş değilsin ve biz de senin sözünle ilahlarımızı terk etmeyiz. Sana iman edecek de değiliz. Biz: 'Bazı ilahlarımız seni çok kötü çarpmıştır' (demekten) başka bir şey söylemeyiz.' Dedi ki: 'Allah'ı şahid tutarım, siz de şahidler olun ki, gerçekten ben, sizin şirk koştuklarınızdan uzağım. O'nun dışındaki (tanrılardan). Artık siz bana, toplu olarak dilediğiniz tuzağı kurun, sonra bana süre tanımayın. Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.) Buna rağmen yüz çevirirseniz, artık size kendisiyle gönderildiğim şeyi tebliğ ettim. Rabbim de sizden başka bir kavmi yerinize geçirir. Siz O'na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Doğrusu benim Rabbim, herşeyi gözetleyip-koruyandır.' Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmet ile Hud'u ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık. Onları şiddetli-ağır bir azaptan kurtardık. İşte Ad (Halkı): Rablerinin ayetlerini tanımayıp reddettiler. O'nun elçilerine isyan ettiler ve her inatçı zorbanın emri ardınca yürüdüler. Ve bu dünyada da, kıyamet gününde de lanete tabi tutuldular. Haberiniz olsun; gerçekten Ad (Halkı), Rablerine (karşı) inkâr ettiler. Haberiniz olsun; Hud kavmi Ad'a (Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verildi). (Hud Suresi, 50-60)<br />
<br />
Ad Kavmi'nden bahsedilen diğer bir sure ise Şuara Suresi'dir. Bu surede Ad Kavmi'nin bazı özelliklerine dikkat çekilir. Buna göre Ad, "yüksek yerlere anıtlar inşa etmekte" ve "ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları edinmekte" olan bir kavimdir. Ayrıca bozgunculuk yapıp, zorbaca davranmaktadır. Hz. Hud, kavmini uyardığında ise, onun sözlerini "geçmiştekilerin geleneksel tutumu" olarak yorumlarlar. Başlarına bir şey gelmeyeceğinden de son derece emindirler:<br />
<br />
Ad (kavmi) de gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Hud: 'Sakınmaz mısınız?' demişti. 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir. Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşa edip (yararsız bir şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz? Tutup yakaladığınız zaman da zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz? Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeylerle size yardım edenden korkup-sakının. Size hayvanlar, çocuklar (vererek) yardım etti. Bahçeler ve pınarlar da. Doğrusu, ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum. Dediler ki: 'Bizim için fark etmez; öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da. Bu, geçmiştekilerin 'geleneksel tutumundan' başkası değildir. Ve biz azap görecek de değiliz.' Böylelikle onu yalanladılar, Biz de onları yıkıma uğrattık. Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir. (Şuara Suresi, 123-140)<br />
<br />
Hz. Hud'a düşmanlık eden ve Allah'a başkaldıran kavim, gerçekten de yıkıma uğradı. Korkunç bir kum fırtınası Ad Kavmi'ni "sanki hiç yaşamamışcasına" yok etti...<br />
<br />
Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi? 'Yüksek sütunlar' sahibi İrem'e? Ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi. (Fecr Suresi, 6-8) <br />
Uzay mekiğinden çekilen fotoğraflarla elde edilen görüntülerde Ad Kavmi'nin yeri tespit edildi. Fotoğrafta ticaret yollarının kesiştiği yer, yani Ubar işaretlenmiştir.  <br />
<br />
İnsana düşen, kumların içine gömülmüş olan bu kalıntılara bakarak Kuran'da hatırlatıldığı üzere ibret almaktır. Allah Kuran'da, Ad Kavmi'nin kibirlenme nedeniyle doğru yoldan saptığını bildirir ve "yeryüzünde haksız yere büyüklenerek, 'kuvvet bakımından bizden daha üstünü kimmiş?" dediklerini haber verir. Ayetin devamında ise şöyle denir: <br />
<br />
"Onlar, gerçekten kendilerini yaratan Allah'ı görmediler mi? O, kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür..." (Fussilet Suresi, 15)<br />
<br />
İşte insana düşen, bu değişmez gerçeği her zaman görmek, en büyük ve en üstün olanın her zaman için Allah olduğunu bilmek, O'na nankörlük etmemek ve yalnız O&#8217;na kulluk ederek kurtuluşa erişilebileceğini bilmektir.<br />
<br />
SEMUD KAVMİ<br />
<br />
Semud Kavmi de aynı Ad Kavmi gibi Allah'ın uyarılarını göz ardı etmiş ve bunun sonucunda helak olmuştur. Günümüzde arkeolojik ve tarihsel çalışmalar sonunda Semud Kavmi'nin yaşadığı yer, yaptığı evler, yaşama biçimi gibi birçok bilinmeyen, gün ışığına çıkartılmıştır. Kuran'da bahsedilen Semud Kavmi, bugün, hakkında birçok arkeolojik bulguya sahip olunan bir tarihsel gerçektir. <br />
Allah, Semud Kavmi'ni uyarıp korkutması için Hz. Salih'i göndermiştir. Hz. Salih, Semud Halkı içinde tanınan bir kişidir. Onun hak dini tebliğ etmesini ummayan kavim ise, kendilerini içinde bulundukları sapkınlıktan uzaklaşmaya çağırması karşısında şaşkınlığa düşmüşlerdir. İlk tepkileri, yadırgama ve kınamadır:<br />
<br />
Semud (Halkına da) kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür geçirenler kıldı. Öyleyse O'ndan bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır, (duaları) kabul edendir." Dediler ki: "Ey Salih, bundan önce sen içimizde kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin. Atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz." (Hud Suresi, 61-62)<br />
<br />
Salih Peygamberin çağrısına halkın az bir kısmı uydu, çoğu ise anlattıklarını kabul etmedi. Özellikle de kavmin önde gelenleri Hz. Salih'i inkar ettiler ve ona karşı düşmanca bir tavır takındılar. Hz. Salih'e inananları güçsüz duruma düşürmeye, onları baskı altına almaya çalıştılar. Hz. Salih'in kendilerini Allah'a ibadet etmeye çağırmasına öfke duyuyorlardı. Bu öfke sadece Semud Halkı'na özgü de değildi aslında; Semud Kavmi, kendisinden önce yaşayan Nuh ve Ad kavimlerinin yaptığı hatayı yapıyordu. Kuran'da bu üç toplumdan şöyle söz edilir:<br />
<br />
Sizden öncekilerin, Nuh Kavmi'nin, Ad ve Semud ile onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi? Ki onları, Allah'tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler ki: "Tartışmasız, biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden de gerçekten kuşku verici bir tereddüt içindeyiz." (İbrahim Suresi, 9)<br />
<br />
Semud Kavmi hala Allah ve Hz. Salih'in peygamberliği hakkında kuşkulara kapılmaktaydı. Üstelik bir kısım, Hz. Salih'i açık olarak inkar ediyordu. Hatta, inkar edenlerden bir grup-hem de sözde Allah adına-Hz. Salih'i öldürmek için planlar yapıyordu:<br />
<br />
Dediler ki: "Senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık." Dedi ki: "Sizin uğursuzluğunuz (başınıza gelenler) Allah katında (yazılı)dır. Hayır, siz denenmekte olan bir kavimsiniz." Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: "Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz şahid olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim." Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. (Neml Suresi, 47-50)<br />
<br />
Hz. Salih, Allah'ın vahyi üzerine, kavminin Allah'ın emirlerine uyup uymayacaklarını belirlemek için son bir deneme olarak onlara dişi bir deve gösterdi. Kendisine itaat edip etmeyeceklerini denemek için kavmine, sahip oldukları suyu bu dişi deve ile paylaşmalarını ve ona zarar vermemelerini söyledi. Böylece kavim bir denemeden geçirildi. Kavminin Hz. Salih'e cevabı ise, bu deveyi öldürmek oldu. Şuara Suresi'nde, bu olayların gelişimi şöyle anlatılır:<br />
<br />
Semud (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Salih: "Sakınmaz mısınız? demişti. "Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; Siz burada güvenlik içinde mi bırakılacaksınız? Bahçelerin, pınarların içinde, ekinler ve yumuşak tomurcuklu göz alıcı hurmalıklar arasında? Dağlardan ustalıkla zevkli evler yontuyorsunuz. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin. Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik-düzenlik kurmuyorlar (ıslah etmiyorlar)." Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin. Sen yalnızca bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsin; eğer doğru sözlü isen, bu durumda bir ayet (mucize) getir-görelim." Dedi ki: "İşte, bu bir dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onun, belli bir günün su içme hakkı da sizindir. Ona bir kötülükle dokunmayın, sonra büyük bir günün azabı sizi yakalar." Sonunda onu (yine de) kestiler, ancak pişman oldular. (Şuara Suresi, 141-157)<br />
<br />
Hz. Salih'e karşı kavminin mücadelesi Kamer Suresi'nde şöyle bildirilir:<br />
<br />
Semud (kavmi) de uyarıları yalanladı. Dediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (delalet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır." Onlar yarın, kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip-öğreneceklerdir. Gerçek şu ki Biz, bir fitne (imtihan ve deneme konusu) olarak o dişi deveyi kendilerine göndereniz. Şu halde sen onları gözleyip-bekle ve sabret. Ve onlara, suyun aralarında kesin olarak pay edildiğini haber ver. Su alış sırası (kiminse, o) hazır bulunsun. Derken arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağını kapıp 'hayvanı ayağından biçip yere devirdi. (Kamer Suresi, 23-29)<br />
<br />
Deveyi öldürdükten sonra kendilerine azabın çabucak gelmemesi, kavmin azgınlığını daha da arttırdı. Hz. Salih'i rahatsız etmeye, onu eleştirmeye ve yalancılıkla suçlamaya başladılar: <br />
Böylelikle dişi deveyi öldürdüler ve Rablerinin emrine karşı çıkıp (Salih'e de şöyle) dediler: "Ey Salih, eğer gerçekten gönderilenlerden (bir peygamber) isen, vadettiğin şeyi getir, bakalım." (Araf Suresi, 77)<br />
<br />
Allah, nankörlük edenlerin kurdukları hileli düzenleri boşa çıkarttı ve Hz. Salih'i kötülük yapmak isteyenlerin ellerinden kurtardı. Bu olaydan sonra artık kavme her türlü tebliği yaptığını ve hiç kimsenin öğüt almadığını gören Hz. Salih, kavmine üç gün içinde helak olacaklarını bildirdi:<br />
"...(Salih) Dedi ki: 'Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. Bu, yalanlanmayacak bir vaattir'." (Hud Suresi, 65)<br />
<br />
Nitekim üç gün sonra Hz. Salih'in uyarısı gerçekleşti ve Semud Kavmi helak edildi:<br />
O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar. Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (Halkı) gerçekten Rablerine (karşı) inkâr etmişlerdi. Haberiniz olsun; Semud (Halkına Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verildi.) (Hud Suresi, 67-68)<br />
 <br />
 (Allah'ın) Ad (Kavmi'nden) sonra sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde (güç ve servetle) yerleştirdiğini hatırlayın. Ki onun düzlüklerinde köşkler kuruyor, dağlardan evler <br />
yontuyordunuz. Şu halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın,<br />
yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.<br />
(Araf Suresi, 74) <br />
 <br />
SULARA GÖMÜLEN FİRAVUN<br />
<br />
Eski Mısır medeniyeti, Mezopotamya'da aynı tarihlerde kurulmuş şehir devletleriyle birlikte, tarihin en eski uygarlıklarından biri ve döneminin en ileri sosyal düzenine sahip organize devleti olarak bilinir. MÖ 3000'ler civarında yazıyı bulup kullanmaları, Nil Nehri'nden faydalanmaları ve ülkenin doğal yapısı sayesinde dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı korunmuş olmaları Mısırlıların sahip oldukları medeniyetin ilerlemesine büyük katkıda bulunmuştu. <br />
<br />
Ancak bu uygarlık, Kuran'da inkar sisteminin en açık ve net tarif edildiği "firavun yönetiminin" geçerli olduğu bir medeniyetti. Büyüklük taslamışlar, sırt çevirmişler ve inkar etmişler, bunların neticesinde de ileri medeniyetleri, sosyal ve siyasal düzenleri, askeri başarıları onları helak olmaktan kurtaramamıştı. <br />
<br />
<br />
Dini İnançlar<br />
<br />
Tarihçi Heredot'a göre Eski Mısırlılar dünyanın en "dindar" insanlarıydılar. Ancak dinleri "hak din" değil, çok tanrılı sapkın bir dindi ve içinde bulundukları koyu tutuculuk sebebiyle bu sapkın dinlerinden bir türlü vazgeçemiyorlardı.<br />
Eski Mısır Kavmi, içinde yaşadığı doğal çevre şartlarından çok etkilenmişti. Mısır'ın doğal coğrafyası ülkeyi dış saldırılara karşı çok iyi koruyordu. Mısır'ın dört bir yanı çöllerle, dağlık arazilerle ve denizlerle çevriliydi. Ülkeye yapılabilecek saldırıların iki geçiş yolu bulunuyordu ve bu yolları da savunmak Mısır orduları için son derece kolaydı. Böylece Mısırlılar, bu doğal koşullar sayesinde dış ülkelerden soyutlanmış olarak kaldılar. Ancak geçen yüzyıllar, bu soyutlanmayı koyu bir taassuba dönüştürdü. Böylece Mısırlılar yeni gelişmelere ve yeniliklere kapalı, dinleri konusunda son derece tutucu bir görünüm kazandılar. Kuran'da sıkça bahsedilen "ataların dini" onların en önem verdikleri değerleri haline geldi. <br />
<br />
Bu nedenle Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavun'a ve yakın çevresine hak dini tebliğ ettiklerinde "Onlar: Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" (Yunus Suresi, 78) diyerek yüz çevirmişlerdi. <br />
<br />
Eski Mısır'ın dini bir kaç kola ayrılmıştı. Bunların en önemlileri devletin resmi dini, halkın inanışları ve ölümden sonraki yaşam ile ilgili inanışlardan oluşuyordu.<br />
<br />
Devletin resmi dinine göre Firavun, kutsal bir varlıktı. O, tanrılarının dünyadaki bir yansımasıydı ve görevi de dünyada insanlara adalet dağıtmak ve onları korumaktı. <br />
<br />
Halkın arasında yaygın olan inanışlar son derece karışıktı, ve devletin resmi dini ile çatışan inançlar da Firavun yönetimi tarafından baskı altına alınmıştı. Temelde çok tanrıya inanılıyor, bu tanrılar genellikle hayvan başlı ve insan vücutlu olarak tasvir ediliyordu. Ancak bölgeden bölgeye değişebilen yerel geleneklerle de karşılaşmak mümkündü.<br />
<br />
Eski Mısırlılar koyu taassupları sebebiyle putperest inanışlarından vazgeçmiyorlardı. Tek bir Allah'a ibadet edilmesi gerektiğini tebliğ eden kişiler gelmişti ama Firavun'un kavmi hep eski sapkın inanışlarına geri dönmüştü. Sonuçta Hz. Musa'yı, hem Mısır halkının hak dine karşı batıl bir sistemi benimsemiş olduğu ve hem de İsrailoğulları'nın köleleştirilmiş olduğu bir dönemde Allah elçi (resul) olarak göndermiştir. Hz. Musa, hem Mısır'ı hak dine davet etmek hem de İsrailoğulları'nı kölelikten kurtararak doğru yola iletmekle görevlendirilmişti. Kuran'da, bu konuya şöyle dikkat çekilir:<br />
<br />
Mü'min olan bir kavim için hak olmak üzere, Musa ve Firavun'un haberinden (bir bölümünü) sana okuyacağız. Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. Ve (istiyoruz ki) onları yeryüzünde 'iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım', Firavun'a, Haman'a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim. (Kasas Suresi, 3-6)<br />
<br />
Hz. Musa'nın tebliğ ettiği hak din, Firavun'un gücünü elinden alıyor, onu diğer insanların mertebesine indiriyordu. Firavun'un Kuran'da emredildiği üzere Hz. Musa'ya uyması gerekiyordu. Ancak o eğer böyle bir şey yaparsa ve İsrailoğulları'nı serbest bırakırsa elindeki iş gücünün önemli bir kısmını kaybedeceğini düşünüyordu. <br />
<br />
Makam mevki tutkusundan ve kibirinden dolayı Firavun, Hz. Musa'nın anlattıklarını dinlemedi. Bunun yanında onunla alay etmeye ve kendi gücünü kanıtlamaya çalıştı. Ve onu inkar etti. Bu arada Hz. Musa ve Hz. Harun'u düzeni bozmaya çalışan kişiler olarak gösterip onları suçlu çıkarmayı da hedefliyordu. Sonuç olarak ne Firavun, ne de yakın çevresindeki kavmin önde gelenleri Hz. Musa ve Hz. Harun'a itaat etmediler. Kendilerine açıklanan hak dine de uymadılar. Bunun üzerine Allah, üzerlerine çeşitli felaketler gönderdi. <br />
<br />
Felaketler her nasıl cereyan etmiş ve her ne etki bırakmışlarsa da, ne Firavun ne de kavmi bundan öğüt alarak Allah'a tevbe etmediler, yine nankörlüklerine ve büyüklenmeye devam ettiler.<br />
Firavun ve yakın çevresi öylesine ikiyüzlüydüler ki, akıllarınca Hz. Musa'yı ve dolayısıyla Allah'ı (Allah'ı tenzih ederiz) kandırmayı planlıyorlardı. Korkunç azap üzerlerine gelince hemen Hz. Musa'yı çağırmış, kendilerini bundan kurtarmasını istemişlerdi:<br />
<br />
Başlarına iğrenç bir azab çökünce, dediler ki: "Ey Musa, Rabbine -sana verdiği ahid adına- bizim için dua et. Eğer bu iğrenç azabı üzerimizden çekip-giderirsen, andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını seninle göndereceğiz. Ne zaman ki, onların erişebilecekleri bir süreye kadar, o iğrenç azabı çekip-giderdik, onlar yine andlarını bozdular. (Araf Suresi, 134-135)<br />
<br />
Firavun'a ve yakın çevresine Hz. Musa vasıtasıyla sakınmaları gereken şeyler açıklanmış, Allah onları uyarmıştı. Buna karşılık onlar isyan edip, Musa Peygamberi delilik ve yalancılıkla suçladılar. Allah da onlar için alçaltıcı bir son hazırladı. Ve Hz. Musa'ya olacakları vahyetti:<br />
<br />
Musa'ya: 'Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz' diye vahyettik. Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi. "Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur. Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler. Biz ise uyanık bir toplumuz" (dedi). Böylelikle biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık. Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da. İşte böyle; bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler. (Şuara Suresi, 52-61)<br />
<br />
Tam böyle bir ortamda, İsrailoğulları yakalandıklarını zannettikleri ve Firavun'un adamları da onları yakalayacaklarını sandıkları bir sırada Hz. Musa Allah'ın yardımından ümitvardı ve "Hayır, şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir" (Şuara Suresi, 62) dedi.<br />
<br />
Allah tam bu sırada denizi yararak Hz. Musa ve İsrailoğulları'nı kurtardı. Firavun ve adamları ise azgın suların altında boğuldular:<br />
<br />
Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir. (Şuara Suresi, 63-68)<br />
<br />
<br />
  Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler.<br />
(Yunus Suresi, 92)<br />
 <br />
<br />
Allah onlardan intikam almış ve ayetleri yalanlamaları ve bunlardan habersizmiş gibi davranmaları nedeniyle onları suda boğmuştu. (Araf Suresi, 136) <br />
<br />
SEBE HALKI VE ARİM SELİ<br />
<br />
Sebe Halkı, Ad Kavmi bölümünde bahsettiğimiz, Güney Arabistan'da yaşamış olan dört büyük uygarlıktan birisidir. Tarihsel gerçekler ışığında Kuran ayetlerini incelediğimiz zaman, ortada çok somut bir uyum olduğunu görürüz. Arkeolojik bulgular ve tarihsel gerçekler, Kuran'da yazılanlara işaret etmektedir. Ayette belirtildiği gibi, kendilerine gönderilen peygamberin uyarılarını dinlemeyen ve Allah'ın nimetine nankörlük eden halk, sonunda korkunç bir sel felaketiyle cezalandırılmıştır. Kuran'da Sebe Devleti'ne gönderilen sel felaketi şöyle tarif edilmektedir:<br />
Andolsun, Sebe' (Halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) "Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz var)." Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece biz de onlara Arim Seli'ni gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (Sebe Suresi, 15-17)<br />
<br />
Yukarıdaki ayetlerde de vurgulandığı gibi, Sebe Halkı, estetik yönüyle çarpıcı, bereketli bağ ve bahçeleri olan bir toprakta yaşıyordu. Ticaret yolları üzerinde bulunan ve bu nedenle de refah düzeyi oldukça yüksek olan Sebe ülkesi, dönemin en gözde beldelerinden biriydi.<br />
<br />
Sebe Halkı, o döneme göre oldukça ileri bir teknoloji ile kurdukları Marib Barajı'yla birlikte büyük bir sulama kapasitesine sahip olmuştu. Bu yöntemle elde ettikleri bol ürünlü toprakları ve ticaret yolu üzerindeki kontrolleri, onlara görkemli ve refah dolu bir hayat yaşatıyordu. Ancak, bütün bunlar nedeniyle Kendisine şükretmeleri gereken Allah'tan, Kuran'ın ifadesiyle "yüz çevirdiler". Bunun üzerine barajları yıkıldı ve "Arim Seli" bütün topraklarını yerle bir etti.  <br />
<br />
Hayat şartlarının ve ortamın böylesi olumlu olduğu ülkede Sebe Halkına düşen, ayette söylendiği gibi "Rabbimizin rızkından yemek ve O'na şükretmek"ti. Ama öyle yapmadılar. İçinde bulundukları refahı sahiplenme yoluna gittiler. O ülkenin kendilerine ait olduğunu, içinde bulundukları olağanüstü ortamı kendi kendilerine elde ettiklerini sandılar. Şükretmek yerine kibirlenmeyi seçtiler. Allah'tan, ayetlerde geçtiği gibi "yüz çevirdiler" ...Ve içinde bulundukları refahı sahiplenmeye kalkmaları nedeniyle onu kaybettiler. Ayette bildirildiği gibi, Arim Seli bütün ülkeyi yerle bir etti.<br />
<br />
...Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük" (Sebe Suresi, 16). <br />
<br />
"Kutsal Kitap Doğruyu Söyledi" (Und Die Bibel Hat Doch Recht) kitabının yazarı Hıristiyan arkeolog Werner Keller de, Arim Seli'nin Kuran'a uygun olarak gerçekleştiğini kabul ederek şöyle yazar: "Böyle bir barajın olması ve yıkılarak şehri tamamen harap etmesi, Kuran'daki bahçe sahipleriyle ilgili verilen örneğin gerçekten de meydana geldiğini kanıtlıyor." <br />
<br />
Sebe Halkı'nın yaşadığı ve artık tümüyle ıssız bir harabe konumuna gelmiş olan Marib, şüphesiz, Sebe Halkı ile aynı hatayı işleyen herkes için bir ibrettir. Sebe, sel ile altüst edilen kavimlerin tek örneği değildir. Kehf Suresi'nde iki bahçe sahibi anlatılır. Birinin, aynı Sebe Halkı gibi, çok gösterişli ve verimli bir bahçesi vardır. Hatası da Sebe Halkı'yla aynıdır: Allah'tan yüz çevirmek. Kendisine nimet olarak verilenleri, kendisine "ait" zanneder ve şöyle der:<br />
<br />
...Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: 'Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm.' Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi (ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum' dedi. 'Kıyamet-saati'nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." (Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu. O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: 'Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım.' Allah'ın dışında ona yardım edecek bir topluluk yoktu, kendi kendine de yardım edemedi. (Kehf Suresi, 34-36, 42-43) <br />
<br />
Kuran, Sebe Melikesi ve Halkının Hz. Süleyman'a tabi olmadan önce, "Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmekte" olduklarını bildirmektedir. Yazıtlarda bulunan bilgiler, bunu doğrulamakta, Sebe Halkı'nın üstteki ve ona benzer tapınaklarda aya ve güneşe taptıklarını ortaya koymaktadır.<br />
Sütunların yüzeyinde Sebe dilinde yazılmış yazıtlar bulunuyor.<br />
<br />
 Ayetlerden anlaşıldığı gibi, bahçe sahibinin hatası, Allah'ın varlığını inkar etmek değildir. O, Allah'ın varlığını inkar etmez, tam tersine "eğer Allah'a döndürülecek olsa" daha da iyi bir sonuçla karşılaşacağını öne sürer. İçinde bulunduğu durumu ise, kendi başarısı olarak görmektedir.<br />
Zaten Allah'a ortak koşmanın bir yönü de budur. Tümü Allah'a ait olan şeyleri sahiplenmeye kalkmak, nankörlük etmek ve Allah korkusundan uzaklaşmak&#8230; Bu, Sebe Halkı&#8217;nın da yaptığı şeydir. Karşılaştığı ceza da aynı olmuştur, tüm yurdu darmadağın edilmiştir. Ki mülkün &#8220;sahibi&#8221; olmadığını, o mülkün kendisine &#8220;verildiğini&#8221; anlasın&#8230;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Asırlar boyunca kimi toplumlar Allah'ın dinini kabul etmişler, kimileri ise inkar etmişlerdir. Bazen inkarcı bir toplumun içinden küçük bir azınlık çıkmakta ve sadece bunlar elçiye uymaktadırlar. <br />
Ancak kendilerine tebliğ gelen kavimlerin çok büyük bir kısmı bunu kabul etmemişlerdir. Sadece Allah'ın elçisinin kendilerine getirdiği tebliği dinlememekle kalmamış, aynı zamanda elçiye ve ona uyanlara da zarar vermeye çalışmışlardır. Elçilere, birçok kez "yalancılık, büyücülük, delilik, şımarıklık" gibi iftiralar atılmış, hatta birçok kez kavmin önde gelenleri onları öldürmeye teşebbüs etmişlerdir. <br />
<br />
Oysaki, her peygamber, kavminden yalnızca Allah'a itaat etmesini istemiştir. Bunun karşılığında para ya da başka bir dünyevi çıkar talep etmemişlerdir. Allah'ın emri gereği kavimlerinin üzerinde herhangi bir konuda baskı kurmamışlardır. Elçiler gönderildikleri toplumları hak olan dine davet edip ve kendilerine uyanlarla birlikte Allah'ın rızasına uygun bir şekilde yaşamaktadırlar.<br />
<br />
Kendilerini Allah'a iman etmeye ve yaptıkları adaletsizliklerden vazgeçmeye çağıran Hz. Şuayb'a, kavminin gösterdiği tepki ve bu yüzden uğradıkları son, gerçekten düşündürücüdür: <br />
<br />
Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Şuayb'ı ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık; o zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar. Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (Halkına) nasıl bir uzaklık verildiyse Medyen (Halkına da Allah'ın rahmetinden öyle) bir uzaklık (verildi)." (Hud Suresi, 94-95) <br />
<br />
Kendilerini yalnızca iyiliğe çağırmaktan başka birşey yapmayan Hz. Şuayb'ı "taşa-tutup öldürmeyi" tasarlayan Medyen Halkı, Allah'ın azabıyla cezalandırılmıştır. Elbette ki Medyen Halkı, bu konuda tek örnek değildir. Aksine, Hz. Şuayb'ın kavmiyle konuşurken belirttiği gibi, Medyen Halkından önce de pek çok toplum helak edilmiştir. Medyen'den sonra da yine pek çok toplum Allah'ın gazabına uğramıştır. <br />
<br />
Kuran'da helak olmuş kavimlerle ilgili ayrıntılı bilgi verilir ve insanlar bu kavimlerin sonu üzerinde düşünmeye ve "ibret almaya" davet edilir.<br />
<br />
Bu konuyla ilgili olarak Kuran'da dikkat çekilen noktalardan biri, helak edilmiş olan kavimlerin çoğu kez yüksek bir medeniyet kurmuş olmalarıdır.<br />
<br />
Biz bunlardan önce nice nesiller yıkıma uğrattık ki onlar, zorbaca yakalamak (yakıp-yıkmak, baskı ve şiddetle yönetmek, sindirmek) bakımından kendilerinden daha üstündüler; şehirlerde (yerin üstünü altına getirip, sayısız kazı, inşaat ve araştırmalarla her yanı) delik-deşik etmişlerdi. (Ama) kaçacak bir yer var mı? (Kaf Suresi, 36)<br />
<br />
Ayette, helak edilmiş toplumların iki özelliği dikkat çekmektedir. Birincisi, "zorbaca yakalamak bakımından üstün" olmalarıdır. Bu, helak olmuş kavimlerin disiplinli ve güçlü askeri-bürokratik sistemler kurdukları ve kaba kuvvet yoluyla yaşadıkları coğrafyada iktidarı ele geçirdikleri anlamına gelmektedir. Vurgulanan ikinci nokta ise, söz konusu toplumların, mimari özellikleriyle dikkat çeken büyük şehirler kurmalarıdır. <br />
<br />
Dikkat edilirse, bu hususlar bugün teknoloji ve bilim yoluyla süslü bir dünya meydana getiren, merkezi devletler, büyük şehirler kuran, ancak tüm bunların Allah'ın verdiği güçle olduğunu unutarak Allah'ı inkar eden medeniyetlerin özelliğidir. Ancak oluşturdukları medeniyetler, helak olmuş kavimleri kurtaramamıştır; çünkü medeniyetleri Allah'ı inkar ve yeryüzünde bozgunculuk temeline dayanmaktadır. <br />
<br />
Allah'ın Kuran'da bildirdiği, bu helak olaylarının önemli bir bölümü, modern çağda yapılan arkeolojik araştırmalar sonunda ortaya çıkarılmıştır. Kuran'daki olayların delilleri olan bu bulgular, Kuran kıssalarının "ibret olma" özelliğini daha da açık bir biçimde gösteriyor. Çünkü Allah, Kuran'da "yeryüzünde gezip dolaşılması" ve "öncekilerin uğradıkları sonun anlaşılması" gerektiğini bildiriyor: <br />
<br />
Biz senden önce, şehirler halkına kendilerine vahyettiğimiz kimseler dışında (başkalarını elçi olarak) göndermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı, ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar? Korkup-sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz? Öyle ki elçiler, umutlarını kesip de, artık onların gerçekten yalanladıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir; Biz kimi dilersek o kurtulmuştur. Suçlu-günahkarlar topluluğundan zorlu azabımız kesin olarak geri çevrilmeyecektir. Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur'an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin 'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 109-111)<br />
<br />
<br />
NUH TUFANI<br />
<br />
Hz. Nuh, Allah'ın ayetlerinden uzaklaşarak O'na ortaklar koşan kavmini, sadece Allah'a kulluk etmeleri ve sapkınlıklarından vazgeçmeleri konusunda uyarmak amacıyla gönderilmişti. Hz. Nuh, kavmine Allah'ın dinine uymaları konusunda defalarca öğüt verdiği ve onları Allah'ın azabına karşı birçok kez uyardığı halde, onlar Hz. Nuh'u yalanladılar ve şirk koşmaya ve nankörlüklerine devam ettiler. Allah, Nuh Kavmi'nde gelişen olayları şöyle bildirir:<br />
<br />
Andolsun, Biz Nuh'u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: 'Ey Kavmim, Allah'a kulluk edin. O'nun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?' Bunun üzerine, kavminden inkâra sapmış önde gelenler dediler ki: 'Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz.' O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin. Rabbim dedi (Nuh). 'Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et. (Mü'minun Suresi, 23-26)<br />
<br />
Kavminin önde gelenleri Hz. Nuh'u, onlara karşı üstünlük elde etmeye çalışmak ve delilik gibi iftiralarla karalamaya çalıştılar. Ve onu gözetlemeye, baskı altında tutmaya karar verdiler.<br />
Bunun üzerine Allah Hz. Nuh'a, bir gemi inşa etmesini, çünkü inkar edip zulmedenlerin suda boğularak azaplandırılacağını ve yalnızca iman edenlerin kurtarılacağını haber verdi.<br />
<br />
Sözü edilen azap vakti geldiğinde, yerden sular ve coşkun kaynaklar fışkırdı ve bunlar şiddetli yağmurlarla birleşerek dev boyutlu bir taşkına neden oldu. Allah, Hz. Nuh'a "onun içine her ikişer çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş onlanlar dışında olan aileni de alıp koy" (Mü'minun Suresi, 27) emrini verdi ve Hz. Nuh'un gemisine binmiş olanlar dışında -Hz. Nuh'un, yakındaki bir dağa sığınarak kurtulacağını sanan "oğlu" da dahil olmak üzere- tüm kavim suda boğuldu. Tufan sonucunda sular çekilip, ayetin ifadesiyle "iş bitiverince" de gemi, Cudi'ye -yani yüksekçe bir yere- oturdu.<br />
  Arkeolojik bulgulara göre Nuh Tufanı Mezopotamya Ovası'nda meydana gelmişti. Ovanın o zamanki şekli bugünkünden farklıydı.  <br />
<br />
LUT KAVMİ VE ALTI ÜSTÜNE GETİRİLEN ŞEHİR<br />
<br />
Lut Peygamber, İbrahim Peygamberle aynı dönemde yaşamıştır. Hz. Lut, Hz. İbrahim'e komşu kavimlerden birine elçi olarak gönderilmişti. Bu kavim, o güne kadar dünya üzerinde görülmemiş bir sapıklığı, eşcinselliği uyguluyordu. Hz. Lut, onlara bu sapıklıktan vazgeçmelerini söylediğinde ve onlara Allah'ın ilahi tebliğini getirdiğinde onu yalanladılar, peygamberliğini inkar ettiler ve sapıklıklarına devam ettiler. Bunun sonucunda da kavim, korkunç bir felaketle helak edildi.<br />
Bu helak olayının kalıntılarını incelemeden önce, Lut Kavmi'nin neden bu cezaya çarptırıldığına bakalım. Allah Kuran'da, Hz. Lut'un kavmine yaptığı uyarıyı ve onların cevabını şöyle bildirir:<br />
<br />
Lut (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Lut: "Sakınmaz mısınız?" demişti. "Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir. Siz insanlardan (cinsel arzuyla) erkeklere mi gidiyorsunuz? Rabbinizin sizler için yaratmış bulunduğu eşlerinizi bırakıyorsunuz. Hayır, siz sınırı çiğneyen bir kavimsiniz." Dediler ki: "Ey Lut, eğer (bu söylediklerine) bir son vermeyecek olursan, gerçekten (burdan) sürülüp çıkarılanlardan olacaksın." Dedi ki: "Gerçekten ben, sizin bu yaptığınıza öfke ile karşı olanlardanım." (Şuara Suresi, 160-168)<br />
<br />
Kendilerini doğru yola davetine karşılık kavminin Hz. Lut'a karşı cevabı onu tehdit etmek olmuştu. Lut Kavmi, kendilerine doğru yolu göstermesinden dolayı Hz. Lut'a karşı öfke duyuyor, onu ve onunla birlikte iman edenleri sürgün etmek istiyorlardı. <br />
<br />
Hz. Lut, kavmini apaçık bir doğruya çağırıyor ve anlaşılır bir şekilde uyarıyordu. Ancak kavmi hiçbir uyarıyı dinlemiyor ve Hz. Lut'u inkar etmeye ve onun haber vermekte olduğu azabı yalanlamaya devam ediyordu:<br />
<br />
Lut da; hani kavmine demişti: "Siz gerçekten, sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı 'çirkin bir utanmazlığı' yapıyorsunuz. Siz, (yine de) erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve biraraya gelişlerinizde çirkinlikler yapacak mısınız?" Bunun üzerine kavminin cevabı yalnızca: "Eğer doğru söylüyor isen, bize Allah'ın azabını getir" demek oldu. (Ankebut Suresi, 28-29)<br />
Kavminden bu cevabı alan Hz. Lut, Allah'tan yardım istedi:<br />
<br />
Dedi ki: "Rabbim, fesat çıkaran (bu) kavme karşı bana yardım et." (Ankebut Suresi, 30)<br />
Rabbim, beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar. (Şuara Suresi, 169)<br />
<br />
Şehir halkının azgınlığının son noktaya varmasıyla beraber Allah, meleklerin yardımıyla Hz. Lut'u kurtardı. Sabah vakti de, kavmin üzerine Hz. Lut'un uyardığı azap gönderildi:<br />
<br />
Andolsun onlar, onun konuklarından da murad almak için baskı yaptılar. Biz de onların gözlerini silip kör ettik. "İşte azabımı ve uyarmamı tadın." Andolsun onları bir sabah vakti erkenden, üzerlerinde kararını kılmış bir azab yakalayıp-bastırıverdi. (Kamer Suresi, 37-38)<br />
<br />
Derken, tan yerinin ağarma vaktine girdiklerinde onları (o korkunç ve dayanılmaz) çığlık yakalayıverdi. Anında (yurtlarının) üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık. Elbette bunda 'derin bir kavrayışa sahip olanlar' için gerçekten ayetler vardır. O (şehir de) gerçekten bir yol üstünde (hâlâ) durmaktadır. (Hicr Suresi, 73-76)<br />
<br />
Böylece emrimiz geldiği zaman, üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık; Rabbinin katında 'belli bir biçime sokulmuş, damgalanmış' olarak. Bunlar zalimlerden uzak değildir. (Hud Suresi, 82-83)<br />
<br />
Sonra geride kalanları yerle bir ettik. Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık; uyarılıp-korkutulanların yağmuru ne kötü. Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır esirgeyendir. (Şuara Suresi, 172-173)<br />
<br />
Kavim helak olurken içlerinden Hz. Lut ve sayıları ancak "bir ev halkı" kadar olan iman edenler kurtarıldı. Hz. Lut'un karısı iman etmemişti ve o da helak edildi:<br />
<br />
Bunun üzerine biz, karısı dışında onu ve ailesini kurtardık; o (karısı) ise (helake uğrayanlar arasında) geride kalanlardandı. Ve onların üzerine bir (azab) sağanağı yağdırdık. Suçlu-günahkarların uğradıkları sona bir bak işte. (Araf Suresi, 83-84)<br />
<br />
Böylece Hz. Lut karısı dışındaki ailesiyle ve kendisine inananlarla beraber kurtarıldı. Allah&#8217;a nankörlük eden sapık kavmi ise, yerle bir oldu.<br />
<br />
<br />
Pompei de Aynı Sona Uğramıştı<br />
<br />
Kuran'da, Allah'ın kanunlarında hiçbir değişiklik olmadığı şöyle haber verilir:<br />
<br />
...Onlara uyarıcı-korkutucu geldiğinde, nefretlerinden başkasını arttırmadı. (Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın. (Fatır Suresi, 42-43)<br />
 <br />
Felaketten önce Pompei halkının çok büyük bir lüks ve ihtişam içinde yaşadığını açıkça kanıtlayan bir resim.  <br />
<br />
Evet, "Allah'ın sünnetinde (kurallarında) hiçbir değişiklik" yoktur. Allah'ın kurallarına aykırı davranan, O'na nankörlük edip başkaldıran herkes, aynı ilahi kanunla karşılık görür. Roma İmparatorluğu'nun dejenerasyonunun sembolü olan Pompei de, aynı Lut Kavmi gibi, cinsel sapkınlıklara batmıştı. Sonu da Lut Kavmi'yle benzer oldu.<br />
Pompei'nin helakı, Vezüv Yanardağı'nın patlamasıyla gerçekleşmişti.<br />
<br />
Vezüv Yanardağı, İtalya'nın, özellikle de Napoli kentinin sembolüdür. Yaklaşık, 2000 yıldan beri suskun olan Vezüv "İbret Dağı" şeklinde adlandırılır. Vezüv'ün bu şekilde tanımlanmasının önemli hikmetleri vardır. Ünlü Sodom ve Gomorra kentlerinin başına gelen felaketle, Pompei faciası birbirine çok benzemektedir. <br />
<br />
Vezüv'ün batı yamacında Napoli, doğu yamacında ise Pompei kenti yer alır. Yaklaşık 2000 yıl önce yaşanan bir lav ve kül felaketi, bu kentin insanlarını ani bir biçimde yakalamıştı. Felaket öylesine ani olmuştu ki, herşey 2000 yıl öncesinde olduğu gibi kaldı. Sanki zaman dondurulmuştu.<br />
<br />
Pompei'nin böyle bir felaketle yeryüzünden silinmesinde elbette ders çıkarılabilecek birçok yön vardı. Tarihi kayıtlar, şehrin yok olmadan önce tam bir sefahat ve sapkınlık merkezi olduğunu gösteriyor. Şehrin en belirgin özelliği, fuhuşun çok yaygın olmasıydı. <br />
<br />
Ancak Vezüv'ün lavları bir anda tüm kenti haritadan sildi. Olayın en ilginç yanı ise, kentin günlük yaşantısı içinde, Vezüv'ün korkunç patlamasına rağmen, kimsenin kaçmamış ve adeta büyülenerek felaketin farkına bile varamamış olmalarıydı. Yemek yiyen bir aile, o andaki gibi aynen taşlaşmıştı. Cinsel birleşme halinde, sayısız taşlaşmış çift bulunmuştu. Daha da önemlisi, bu çiftler arasında, aynı cinsten olanlar, küçük erkek ve kız çocuklar da vardı. Pompei kalıntılarından çıkarılan taşlaşmış insan cesetlerinin, bazılarının yüzleri hiç bozulmadan kalmıştı. Genel yüz ifadesi şaşkınlıktı.<br />
<br />
İşte facianın en akıl almaz yönü buradadır. Nasıl olmuş da binlerce insan hiçbir şey görmeden ve duymadan, adeta ölümün gelip kendilerini yakalamasını beklemişlerdir?  <br />
Tüm bunlara rağmen, Pompei'nin eski yerinde bugün yaşananlar pek fazla değişmiş değil. Napoli'nin sefahat mahalleleri, Pompei'den hiç aşağı kalmıyor. Kapri Adası, eşcinsellerin ve çıplakların kamp yaptıkları bir üs durumunda. Kapri Adası turizm reklamlarında "Eşcinseller Cenneti" olarak tanımlanıyor. Sonuçta, yine bölge halkının aynı tür bir yaşamı seçtikleri görülüyor. Yalnızca Kapri'de ve İtalya'da değil, dünyanın hemen hemen her tarafında bu tür bir ahlaki dejenerasyon yaşanmakta ve insanlar geçmiş kavimlerin başlarına gelen felaketlerden ders almamakta ısrar etmektedirler. <br />
<br />
AD KAVMİ VE KUMLARIN ATLANTİSİ UBAR<br />
<br />
Çeşitli surelerde sözü geçen bir başka helak olmuş kavim ise, Ad Kavmi'dir. Ad Kavmi'ne gönderilen Hz. Hud tüm peygamberler gibi kavmini ortak koşmadan Allah'a iman etmeye ve kendisinin söylediklerine itaat etmeye çağırır. Kavim, Hz. Hud'a düşmanlıkla cevap verir. Hud Suresi'nde Hz. Hud ve kavmi arasında geçenler ayrıntılı olarak anlatılmaktadır:<br />
<br />
Ad (Halkına da) kardeşleri Hud'u (gönderdik). Dedi ki: 'Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Siz yalan olarak (tanrılar) düzenlerden başkası değilsiniz. Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz? Ey kavmim, Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Üstünüze gökten sağanak (yağmurlar, bol nimetler) yağdırsın ve gücünüze güç katsın. Suçlu-günahkarlar olarak yüz çevirmeyin.' 'Ey Hud' dediler. 'Sen bize apaçık bir belge (mucize) ile gelmiş değilsin ve biz de senin sözünle ilahlarımızı terk etmeyiz. Sana iman edecek de değiliz. Biz: 'Bazı ilahlarımız seni çok kötü çarpmıştır' (demekten) başka bir şey söylemeyiz.' Dedi ki: 'Allah'ı şahid tutarım, siz de şahidler olun ki, gerçekten ben, sizin şirk koştuklarınızdan uzağım. O'nun dışındaki (tanrılardan). Artık siz bana, toplu olarak dilediğiniz tuzağı kurun, sonra bana süre tanımayın. Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.) Buna rağmen yüz çevirirseniz, artık size kendisiyle gönderildiğim şeyi tebliğ ettim. Rabbim de sizden başka bir kavmi yerinize geçirir. Siz O'na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Doğrusu benim Rabbim, herşeyi gözetleyip-koruyandır.' Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmet ile Hud'u ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık. Onları şiddetli-ağır bir azaptan kurtardık. İşte Ad (Halkı): Rablerinin ayetlerini tanımayıp reddettiler. O'nun elçilerine isyan ettiler ve her inatçı zorbanın emri ardınca yürüdüler. Ve bu dünyada da, kıyamet gününde de lanete tabi tutuldular. Haberiniz olsun; gerçekten Ad (Halkı), Rablerine (karşı) inkâr ettiler. Haberiniz olsun; Hud kavmi Ad'a (Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verildi). (Hud Suresi, 50-60)<br />
<br />
Ad Kavmi'nden bahsedilen diğer bir sure ise Şuara Suresi'dir. Bu surede Ad Kavmi'nin bazı özelliklerine dikkat çekilir. Buna göre Ad, "yüksek yerlere anıtlar inşa etmekte" ve "ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları edinmekte" olan bir kavimdir. Ayrıca bozgunculuk yapıp, zorbaca davranmaktadır. Hz. Hud, kavmini uyardığında ise, onun sözlerini "geçmiştekilerin geleneksel tutumu" olarak yorumlarlar. Başlarına bir şey gelmeyeceğinden de son derece emindirler:<br />
<br />
Ad (kavmi) de gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Hud: 'Sakınmaz mısınız?' demişti. 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir. Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşa edip (yararsız bir şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz? Tutup yakaladığınız zaman da zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz? Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeylerle size yardım edenden korkup-sakının. Size hayvanlar, çocuklar (vererek) yardım etti. Bahçeler ve pınarlar da. Doğrusu, ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum. Dediler ki: 'Bizim için fark etmez; öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da. Bu, geçmiştekilerin 'geleneksel tutumundan' başkası değildir. Ve biz azap görecek de değiliz.' Böylelikle onu yalanladılar, Biz de onları yıkıma uğrattık. Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir. (Şuara Suresi, 123-140)<br />
<br />
Hz. Hud'a düşmanlık eden ve Allah'a başkaldıran kavim, gerçekten de yıkıma uğradı. Korkunç bir kum fırtınası Ad Kavmi'ni "sanki hiç yaşamamışcasına" yok etti...<br />
<br />
Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi? 'Yüksek sütunlar' sahibi İrem'e? Ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi. (Fecr Suresi, 6-8) <br />
Uzay mekiğinden çekilen fotoğraflarla elde edilen görüntülerde Ad Kavmi'nin yeri tespit edildi. Fotoğrafta ticaret yollarının kesiştiği yer, yani Ubar işaretlenmiştir.  <br />
<br />
İnsana düşen, kumların içine gömülmüş olan bu kalıntılara bakarak Kuran'da hatırlatıldığı üzere ibret almaktır. Allah Kuran'da, Ad Kavmi'nin kibirlenme nedeniyle doğru yoldan saptığını bildirir ve "yeryüzünde haksız yere büyüklenerek, 'kuvvet bakımından bizden daha üstünü kimmiş?" dediklerini haber verir. Ayetin devamında ise şöyle denir: <br />
<br />
"Onlar, gerçekten kendilerini yaratan Allah'ı görmediler mi? O, kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür..." (Fussilet Suresi, 15)<br />
<br />
İşte insana düşen, bu değişmez gerçeği her zaman görmek, en büyük ve en üstün olanın her zaman için Allah olduğunu bilmek, O'na nankörlük etmemek ve yalnız O&#8217;na kulluk ederek kurtuluşa erişilebileceğini bilmektir.<br />
<br />
SEMUD KAVMİ<br />
<br />
Semud Kavmi de aynı Ad Kavmi gibi Allah'ın uyarılarını göz ardı etmiş ve bunun sonucunda helak olmuştur. Günümüzde arkeolojik ve tarihsel çalışmalar sonunda Semud Kavmi'nin yaşadığı yer, yaptığı evler, yaşama biçimi gibi birçok bilinmeyen, gün ışığına çıkartılmıştır. Kuran'da bahsedilen Semud Kavmi, bugün, hakkında birçok arkeolojik bulguya sahip olunan bir tarihsel gerçektir. <br />
Allah, Semud Kavmi'ni uyarıp korkutması için Hz. Salih'i göndermiştir. Hz. Salih, Semud Halkı içinde tanınan bir kişidir. Onun hak dini tebliğ etmesini ummayan kavim ise, kendilerini içinde bulundukları sapkınlıktan uzaklaşmaya çağırması karşısında şaşkınlığa düşmüşlerdir. İlk tepkileri, yadırgama ve kınamadır:<br />
<br />
Semud (Halkına da) kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür geçirenler kıldı. Öyleyse O'ndan bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır, (duaları) kabul edendir." Dediler ki: "Ey Salih, bundan önce sen içimizde kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin. Atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz." (Hud Suresi, 61-62)<br />
<br />
Salih Peygamberin çağrısına halkın az bir kısmı uydu, çoğu ise anlattıklarını kabul etmedi. Özellikle de kavmin önde gelenleri Hz. Salih'i inkar ettiler ve ona karşı düşmanca bir tavır takındılar. Hz. Salih'e inananları güçsüz duruma düşürmeye, onları baskı altına almaya çalıştılar. Hz. Salih'in kendilerini Allah'a ibadet etmeye çağırmasına öfke duyuyorlardı. Bu öfke sadece Semud Halkı'na özgü de değildi aslında; Semud Kavmi, kendisinden önce yaşayan Nuh ve Ad kavimlerinin yaptığı hatayı yapıyordu. Kuran'da bu üç toplumdan şöyle söz edilir:<br />
<br />
Sizden öncekilerin, Nuh Kavmi'nin, Ad ve Semud ile onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi? Ki onları, Allah'tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler ki: "Tartışmasız, biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden de gerçekten kuşku verici bir tereddüt içindeyiz." (İbrahim Suresi, 9)<br />
<br />
Semud Kavmi hala Allah ve Hz. Salih'in peygamberliği hakkında kuşkulara kapılmaktaydı. Üstelik bir kısım, Hz. Salih'i açık olarak inkar ediyordu. Hatta, inkar edenlerden bir grup-hem de sözde Allah adına-Hz. Salih'i öldürmek için planlar yapıyordu:<br />
<br />
Dediler ki: "Senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık." Dedi ki: "Sizin uğursuzluğunuz (başınıza gelenler) Allah katında (yazılı)dır. Hayır, siz denenmekte olan bir kavimsiniz." Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: "Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz şahid olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim." Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. (Neml Suresi, 47-50)<br />
<br />
Hz. Salih, Allah'ın vahyi üzerine, kavminin Allah'ın emirlerine uyup uymayacaklarını belirlemek için son bir deneme olarak onlara dişi bir deve gösterdi. Kendisine itaat edip etmeyeceklerini denemek için kavmine, sahip oldukları suyu bu dişi deve ile paylaşmalarını ve ona zarar vermemelerini söyledi. Böylece kavim bir denemeden geçirildi. Kavminin Hz. Salih'e cevabı ise, bu deveyi öldürmek oldu. Şuara Suresi'nde, bu olayların gelişimi şöyle anlatılır:<br />
<br />
Semud (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Salih: "Sakınmaz mısınız? demişti. "Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; Siz burada güvenlik içinde mi bırakılacaksınız? Bahçelerin, pınarların içinde, ekinler ve yumuşak tomurcuklu göz alıcı hurmalıklar arasında? Dağlardan ustalıkla zevkli evler yontuyorsunuz. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin. Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik-düzenlik kurmuyorlar (ıslah etmiyorlar)." Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin. Sen yalnızca bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsin; eğer doğru sözlü isen, bu durumda bir ayet (mucize) getir-görelim." Dedi ki: "İşte, bu bir dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onun, belli bir günün su içme hakkı da sizindir. Ona bir kötülükle dokunmayın, sonra büyük bir günün azabı sizi yakalar." Sonunda onu (yine de) kestiler, ancak pişman oldular. (Şuara Suresi, 141-157)<br />
<br />
Hz. Salih'e karşı kavminin mücadelesi Kamer Suresi'nde şöyle bildirilir:<br />
<br />
Semud (kavmi) de uyarıları yalanladı. Dediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (delalet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır." Onlar yarın, kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip-öğreneceklerdir. Gerçek şu ki Biz, bir fitne (imtihan ve deneme konusu) olarak o dişi deveyi kendilerine göndereniz. Şu halde sen onları gözleyip-bekle ve sabret. Ve onlara, suyun aralarında kesin olarak pay edildiğini haber ver. Su alış sırası (kiminse, o) hazır bulunsun. Derken arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağını kapıp 'hayvanı ayağından biçip yere devirdi. (Kamer Suresi, 23-29)<br />
<br />
Deveyi öldürdükten sonra kendilerine azabın çabucak gelmemesi, kavmin azgınlığını daha da arttırdı. Hz. Salih'i rahatsız etmeye, onu eleştirmeye ve yalancılıkla suçlamaya başladılar: <br />
Böylelikle dişi deveyi öldürdüler ve Rablerinin emrine karşı çıkıp (Salih'e de şöyle) dediler: "Ey Salih, eğer gerçekten gönderilenlerden (bir peygamber) isen, vadettiğin şeyi getir, bakalım." (Araf Suresi, 77)<br />
<br />
Allah, nankörlük edenlerin kurdukları hileli düzenleri boşa çıkarttı ve Hz. Salih'i kötülük yapmak isteyenlerin ellerinden kurtardı. Bu olaydan sonra artık kavme her türlü tebliği yaptığını ve hiç kimsenin öğüt almadığını gören Hz. Salih, kavmine üç gün içinde helak olacaklarını bildirdi:<br />
"...(Salih) Dedi ki: 'Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. Bu, yalanlanmayacak bir vaattir'." (Hud Suresi, 65)<br />
<br />
Nitekim üç gün sonra Hz. Salih'in uyarısı gerçekleşti ve Semud Kavmi helak edildi:<br />
O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar. Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (Halkı) gerçekten Rablerine (karşı) inkâr etmişlerdi. Haberiniz olsun; Semud (Halkına Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verildi.) (Hud Suresi, 67-68)<br />
 <br />
 (Allah'ın) Ad (Kavmi'nden) sonra sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde (güç ve servetle) yerleştirdiğini hatırlayın. Ki onun düzlüklerinde köşkler kuruyor, dağlardan evler <br />
yontuyordunuz. Şu halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın,<br />
yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.<br />
(Araf Suresi, 74) <br />
 <br />
SULARA GÖMÜLEN FİRAVUN<br />
<br />
Eski Mısır medeniyeti, Mezopotamya'da aynı tarihlerde kurulmuş şehir devletleriyle birlikte, tarihin en eski uygarlıklarından biri ve döneminin en ileri sosyal düzenine sahip organize devleti olarak bilinir. MÖ 3000'ler civarında yazıyı bulup kullanmaları, Nil Nehri'nden faydalanmaları ve ülkenin doğal yapısı sayesinde dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı korunmuş olmaları Mısırlıların sahip oldukları medeniyetin ilerlemesine büyük katkıda bulunmuştu. <br />
<br />
Ancak bu uygarlık, Kuran'da inkar sisteminin en açık ve net tarif edildiği "firavun yönetiminin" geçerli olduğu bir medeniyetti. Büyüklük taslamışlar, sırt çevirmişler ve inkar etmişler, bunların neticesinde de ileri medeniyetleri, sosyal ve siyasal düzenleri, askeri başarıları onları helak olmaktan kurtaramamıştı. <br />
<br />
<br />
Dini İnançlar<br />
<br />
Tarihçi Heredot'a göre Eski Mısırlılar dünyanın en "dindar" insanlarıydılar. Ancak dinleri "hak din" değil, çok tanrılı sapkın bir dindi ve içinde bulundukları koyu tutuculuk sebebiyle bu sapkın dinlerinden bir türlü vazgeçemiyorlardı.<br />
Eski Mısır Kavmi, içinde yaşadığı doğal çevre şartlarından çok etkilenmişti. Mısır'ın doğal coğrafyası ülkeyi dış saldırılara karşı çok iyi koruyordu. Mısır'ın dört bir yanı çöllerle, dağlık arazilerle ve denizlerle çevriliydi. Ülkeye yapılabilecek saldırıların iki geçiş yolu bulunuyordu ve bu yolları da savunmak Mısır orduları için son derece kolaydı. Böylece Mısırlılar, bu doğal koşullar sayesinde dış ülkelerden soyutlanmış olarak kaldılar. Ancak geçen yüzyıllar, bu soyutlanmayı koyu bir taassuba dönüştürdü. Böylece Mısırlılar yeni gelişmelere ve yeniliklere kapalı, dinleri konusunda son derece tutucu bir görünüm kazandılar. Kuran'da sıkça bahsedilen "ataların dini" onların en önem verdikleri değerleri haline geldi. <br />
<br />
Bu nedenle Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavun'a ve yakın çevresine hak dini tebliğ ettiklerinde "Onlar: Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" (Yunus Suresi, 78) diyerek yüz çevirmişlerdi. <br />
<br />
Eski Mısır'ın dini bir kaç kola ayrılmıştı. Bunların en önemlileri devletin resmi dini, halkın inanışları ve ölümden sonraki yaşam ile ilgili inanışlardan oluşuyordu.<br />
<br />
Devletin resmi dinine göre Firavun, kutsal bir varlıktı. O, tanrılarının dünyadaki bir yansımasıydı ve görevi de dünyada insanlara adalet dağıtmak ve onları korumaktı. <br />
<br />
Halkın arasında yaygın olan inanışlar son derece karışıktı, ve devletin resmi dini ile çatışan inançlar da Firavun yönetimi tarafından baskı altına alınmıştı. Temelde çok tanrıya inanılıyor, bu tanrılar genellikle hayvan başlı ve insan vücutlu olarak tasvir ediliyordu. Ancak bölgeden bölgeye değişebilen yerel geleneklerle de karşılaşmak mümkündü.<br />
<br />
Eski Mısırlılar koyu taassupları sebebiyle putperest inanışlarından vazgeçmiyorlardı. Tek bir Allah'a ibadet edilmesi gerektiğini tebliğ eden kişiler gelmişti ama Firavun'un kavmi hep eski sapkın inanışlarına geri dönmüştü. Sonuçta Hz. Musa'yı, hem Mısır halkının hak dine karşı batıl bir sistemi benimsemiş olduğu ve hem de İsrailoğulları'nın köleleştirilmiş olduğu bir dönemde Allah elçi (resul) olarak göndermiştir. Hz. Musa, hem Mısır'ı hak dine davet etmek hem de İsrailoğulları'nı kölelikten kurtararak doğru yola iletmekle görevlendirilmişti. Kuran'da, bu konuya şöyle dikkat çekilir:<br />
<br />
Mü'min olan bir kavim için hak olmak üzere, Musa ve Firavun'un haberinden (bir bölümünü) sana okuyacağız. Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. Ve (istiyoruz ki) onları yeryüzünde 'iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım', Firavun'a, Haman'a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim. (Kasas Suresi, 3-6)<br />
<br />
Hz. Musa'nın tebliğ ettiği hak din, Firavun'un gücünü elinden alıyor, onu diğer insanların mertebesine indiriyordu. Firavun'un Kuran'da emredildiği üzere Hz. Musa'ya uyması gerekiyordu. Ancak o eğer böyle bir şey yaparsa ve İsrailoğulları'nı serbest bırakırsa elindeki iş gücünün önemli bir kısmını kaybedeceğini düşünüyordu. <br />
<br />
Makam mevki tutkusundan ve kibirinden dolayı Firavun, Hz. Musa'nın anlattıklarını dinlemedi. Bunun yanında onunla alay etmeye ve kendi gücünü kanıtlamaya çalıştı. Ve onu inkar etti. Bu arada Hz. Musa ve Hz. Harun'u düzeni bozmaya çalışan kişiler olarak gösterip onları suçlu çıkarmayı da hedefliyordu. Sonuç olarak ne Firavun, ne de yakın çevresindeki kavmin önde gelenleri Hz. Musa ve Hz. Harun'a itaat etmediler. Kendilerine açıklanan hak dine de uymadılar. Bunun üzerine Allah, üzerlerine çeşitli felaketler gönderdi. <br />
<br />
Felaketler her nasıl cereyan etmiş ve her ne etki bırakmışlarsa da, ne Firavun ne de kavmi bundan öğüt alarak Allah'a tevbe etmediler, yine nankörlüklerine ve büyüklenmeye devam ettiler.<br />
Firavun ve yakın çevresi öylesine ikiyüzlüydüler ki, akıllarınca Hz. Musa'yı ve dolayısıyla Allah'ı (Allah'ı tenzih ederiz) kandırmayı planlıyorlardı. Korkunç azap üzerlerine gelince hemen Hz. Musa'yı çağırmış, kendilerini bundan kurtarmasını istemişlerdi:<br />
<br />
Başlarına iğrenç bir azab çökünce, dediler ki: "Ey Musa, Rabbine -sana verdiği ahid adına- bizim için dua et. Eğer bu iğrenç azabı üzerimizden çekip-giderirsen, andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını seninle göndereceğiz. Ne zaman ki, onların erişebilecekleri bir süreye kadar, o iğrenç azabı çekip-giderdik, onlar yine andlarını bozdular. (Araf Suresi, 134-135)<br />
<br />
Firavun'a ve yakın çevresine Hz. Musa vasıtasıyla sakınmaları gereken şeyler açıklanmış, Allah onları uyarmıştı. Buna karşılık onlar isyan edip, Musa Peygamberi delilik ve yalancılıkla suçladılar. Allah da onlar için alçaltıcı bir son hazırladı. Ve Hz. Musa'ya olacakları vahyetti:<br />
<br />
Musa'ya: 'Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz' diye vahyettik. Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi. "Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur. Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler. Biz ise uyanık bir toplumuz" (dedi). Böylelikle biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık. Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da. İşte böyle; bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler. (Şuara Suresi, 52-61)<br />
<br />
Tam böyle bir ortamda, İsrailoğulları yakalandıklarını zannettikleri ve Firavun'un adamları da onları yakalayacaklarını sandıkları bir sırada Hz. Musa Allah'ın yardımından ümitvardı ve "Hayır, şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir" (Şuara Suresi, 62) dedi.<br />
<br />
Allah tam bu sırada denizi yararak Hz. Musa ve İsrailoğulları'nı kurtardı. Firavun ve adamları ise azgın suların altında boğuldular:<br />
<br />
Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz, bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir. (Şuara Suresi, 63-68)<br />
<br />
<br />
  Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler.<br />
(Yunus Suresi, 92)<br />
 <br />
<br />
Allah onlardan intikam almış ve ayetleri yalanlamaları ve bunlardan habersizmiş gibi davranmaları nedeniyle onları suda boğmuştu. (Araf Suresi, 136) <br />
<br />
SEBE HALKI VE ARİM SELİ<br />
<br />
Sebe Halkı, Ad Kavmi bölümünde bahsettiğimiz, Güney Arabistan'da yaşamış olan dört büyük uygarlıktan birisidir. Tarihsel gerçekler ışığında Kuran ayetlerini incelediğimiz zaman, ortada çok somut bir uyum olduğunu görürüz. Arkeolojik bulgular ve tarihsel gerçekler, Kuran'da yazılanlara işaret etmektedir. Ayette belirtildiği gibi, kendilerine gönderilen peygamberin uyarılarını dinlemeyen ve Allah'ın nimetine nankörlük eden halk, sonunda korkunç bir sel felaketiyle cezalandırılmıştır. Kuran'da Sebe Devleti'ne gönderilen sel felaketi şöyle tarif edilmektedir:<br />
Andolsun, Sebe' (Halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) "Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz var)." Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece biz de onlara Arim Seli'ni gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (Sebe Suresi, 15-17)<br />
<br />
Yukarıdaki ayetlerde de vurgulandığı gibi, Sebe Halkı, estetik yönüyle çarpıcı, bereketli bağ ve bahçeleri olan bir toprakta yaşıyordu. Ticaret yolları üzerinde bulunan ve bu nedenle de refah düzeyi oldukça yüksek olan Sebe ülkesi, dönemin en gözde beldelerinden biriydi.<br />
<br />
Sebe Halkı, o döneme göre oldukça ileri bir teknoloji ile kurdukları Marib Barajı'yla birlikte büyük bir sulama kapasitesine sahip olmuştu. Bu yöntemle elde ettikleri bol ürünlü toprakları ve ticaret yolu üzerindeki kontrolleri, onlara görkemli ve refah dolu bir hayat yaşatıyordu. Ancak, bütün bunlar nedeniyle Kendisine şükretmeleri gereken Allah'tan, Kuran'ın ifadesiyle "yüz çevirdiler". Bunun üzerine barajları yıkıldı ve "Arim Seli" bütün topraklarını yerle bir etti.  <br />
<br />
Hayat şartlarının ve ortamın böylesi olumlu olduğu ülkede Sebe Halkına düşen, ayette söylendiği gibi "Rabbimizin rızkından yemek ve O'na şükretmek"ti. Ama öyle yapmadılar. İçinde bulundukları refahı sahiplenme yoluna gittiler. O ülkenin kendilerine ait olduğunu, içinde bulundukları olağanüstü ortamı kendi kendilerine elde ettiklerini sandılar. Şükretmek yerine kibirlenmeyi seçtiler. Allah'tan, ayetlerde geçtiği gibi "yüz çevirdiler" ...Ve içinde bulundukları refahı sahiplenmeye kalkmaları nedeniyle onu kaybettiler. Ayette bildirildiği gibi, Arim Seli bütün ülkeyi yerle bir etti.<br />
<br />
...Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük" (Sebe Suresi, 16). <br />
<br />
"Kutsal Kitap Doğruyu Söyledi" (Und Die Bibel Hat Doch Recht) kitabının yazarı Hıristiyan arkeolog Werner Keller de, Arim Seli'nin Kuran'a uygun olarak gerçekleştiğini kabul ederek şöyle yazar: "Böyle bir barajın olması ve yıkılarak şehri tamamen harap etmesi, Kuran'daki bahçe sahipleriyle ilgili verilen örneğin gerçekten de meydana geldiğini kanıtlıyor." <br />
<br />
Sebe Halkı'nın yaşadığı ve artık tümüyle ıssız bir harabe konumuna gelmiş olan Marib, şüphesiz, Sebe Halkı ile aynı hatayı işleyen herkes için bir ibrettir. Sebe, sel ile altüst edilen kavimlerin tek örneği değildir. Kehf Suresi'nde iki bahçe sahibi anlatılır. Birinin, aynı Sebe Halkı gibi, çok gösterişli ve verimli bir bahçesi vardır. Hatası da Sebe Halkı'yla aynıdır: Allah'tan yüz çevirmek. Kendisine nimet olarak verilenleri, kendisine "ait" zanneder ve şöyle der:<br />
<br />
...Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: 'Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm.' Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi (ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum' dedi. 'Kıyamet-saati'nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." (Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu. O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: 'Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım.' Allah'ın dışında ona yardım edecek bir topluluk yoktu, kendi kendine de yardım edemedi. (Kehf Suresi, 34-36, 42-43) <br />
<br />
Kuran, Sebe Melikesi ve Halkının Hz. Süleyman'a tabi olmadan önce, "Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmekte" olduklarını bildirmektedir. Yazıtlarda bulunan bilgiler, bunu doğrulamakta, Sebe Halkı'nın üstteki ve ona benzer tapınaklarda aya ve güneşe taptıklarını ortaya koymaktadır.<br />
Sütunların yüzeyinde Sebe dilinde yazılmış yazıtlar bulunuyor.<br />
<br />
 Ayetlerden anlaşıldığı gibi, bahçe sahibinin hatası, Allah'ın varlığını inkar etmek değildir. O, Allah'ın varlığını inkar etmez, tam tersine "eğer Allah'a döndürülecek olsa" daha da iyi bir sonuçla karşılaşacağını öne sürer. İçinde bulunduğu durumu ise, kendi başarısı olarak görmektedir.<br />
Zaten Allah'a ortak koşmanın bir yönü de budur. Tümü Allah'a ait olan şeyleri sahiplenmeye kalkmak, nankörlük etmek ve Allah korkusundan uzaklaşmak&#8230; Bu, Sebe Halkı&#8217;nın da yaptığı şeydir. Karşılaştığı ceza da aynı olmuştur, tüm yurdu darmadağın edilmiştir. Ki mülkün &#8220;sahibi&#8221; olmadığını, o mülkün kendisine &#8220;verildiğini&#8221; anlasın&#8230;]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ŞİŞMANLIK]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3498</link>
			<pubDate>Thu, 18 Feb 2010 19:00:37 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3498</guid>
			<description><![CDATA[Şişmanlık vücutta yağ hücreleri küt­lesi ile yağ içeriklerinin artmasına bağlı olarak, yağdokusunun aşırı gelişmesi sonucunda ortaya çıkan bir bozukluk­tur, insanların görünümüne ilişkin bazı sakıncaları bir yana, çeşitli organların işlevlerini olumsuz etkilemesi bakımından önem taşır.<br />
<br />
KİM ŞİŞMANDIR?<br />
Şişmanlığın tanımlanması için öncelik­le normal vücut ağırlığının istatistiksel tanımı yapılmalıdır. Normal ağırlık Öl­çüleri, örnekler üzerinde yapılan istatis­tik incelemeler sonucunda oluşturu­lan endekslere göre belirlenir. Normal ağırlık ya da ortalama ağırlıktan göreli sapmalar, ki­şinin yaşma, sinir-iç salgı sistemlerine ve metabolik yapısına göre değişir.Normal kabul edi­lecek ağırlığın saptan­ması için değişik for­müller önerilmiştir. Ör­neğin: Kilogram olarak ideal ağırlık=Boy (san­timetre olarak) 100.Ama uygulamada şişmanlığın değerlen­dirilmesinde, kuramsal veriler yalnızca başvu­ru noktası olarak kul­lanılır; ağırlık fazlalı­ğının Öznel ve nesnel sınırlarıyla şişman ki­şinin ruhsal ve beden­sel yetersizlik durumu­nu dikkate alarak edi­nilen klinik deneyim­ler, tedavinin biçimini yönlendirir. &#8226; Nesnel uyum &#8211; İle­ri derecede şişmanlık normal ağırlığın yüzde 70-100 fazlası) durumuna genç bir insan uzun sûre iyi uyum gösterebilir. Ama yıllar geçtikçe orta yaş şişmanlığının geleneksel so­nuçlarına yol açan bir yetersizlik tablo­su oluşur; şeker hastalığı, damar sertli­ği, yüksek tansiyon, iskelet ve eklem değişiklikleri görülebilir. &#8226; Öznel uyum &#8211; Bu yalnızca kişinin kendi beden imgesine bağlıdır. Genel­likle değişkendir, ama çoğu zaman kişi ağırlık fazlasına uyum gösteremez. Böylece ağırlık-bedensel biçim ile ağırlık-ruhsal biçim kavramları oluşur. Bu iki boyutlu uyum tedavinin so­nuçlarım etkiler; görünümünün bozul­ması ya da bedensel yetersizliklerin et­kisiyle ağırlık fazlalığının bedensel so­nuçlarına uyum sağlayamayan şişman kişi zayıflamaya başlar.<br />
<br />
NEDENLERİ<br />
Şişmanlık, nedeni bilinmeyen (yapısal) ve ikincil (semptomatik) olarak ikiye ayrılır. İkincil şişmanlık daha çok iç salgı sisteminden kaynaklanan bir has­talığın sonucudur. Örneğin tiroit bezi işlevinin azalması, hipopituitarizm (özellikle Sheehan sendro-mu), hipogonadizm (üreme organlarının küçük kalma­sı), Cushing hastalığı ve hi-potalamusun sinirsel çekir­deklerinin lezyonlan (ara-beyîn-hipofız şişmanlığı, Fröhlich sendromu) şişman­lığa yol açar. Bu olgularda yağdokusu vücutta tipik bir dağılım gösterir; örneğin Cushing hastalığında gövde, yüz, kol ve bacak köklerin­de toplanmıştır; hipogona-dızmde kalçalarda, pübisüs-tü bölgede; hipotiroidızmde (tiroit bezi yetmezliği) ise yüz, boyun, el ve ayak bi­leklerinde daha yoğundur. r Nedeni bilinmeyen şiş­manlığın kökenini açıkla­mak için birçok kuram ge­liştirilmiş, bu durum iç sal­gı sistemi bezlerindeki deği­şikliklere, besinlerin emilimi ve kullanımına, sinir sisteminin istem dışı çalışmasına dayandırılmıştır. Ama hangi açıdan bakılırsa bakılsın temel so­run, vücuda giren enerji ile harcanan enerji arasındaki dengesizliktir.Fizyolojik açıdan, şişmanlıkta vücu­da giren kalori (besin miktarı) ile orga­nizmanın iş olarak harcadığı enerji (tü­ketilen enerji) arasında bir dengesizlik vardır. Dengesizliğin nedeni, aşırı hare­ketsiz bir yaşam biçiminden ötürü çok az enerji tüketilmesi olabilir. Gençlik döneminde çok hareketli olan birçok ki­şi, belirli bir yaştan sonra bedensel et-kinliklerindekİ azalma sonucunda kısa sürede şişmanlar. Bir kat merdiven çık­maktan ya da kısa bir yol yürümekten kaçınılması sonucunda 200 kalorinin vücutta tutulması, şişmanlama için ye­terli olabilir ve bu alışkanlık bir yılda birkaç kilo alınmasına yol açabilir. Spo­ru bırakan kişilerin hemen şişmanlama­ya başladığı bilinen bir gerçektir.Ama olguların büyük bölümünde şişmanlamanın temel nedeni aşırı bes­lenme, yani vücuda aşın kalori girmesi­dir. &#8220;Aşın&#8221; kavramının bireye göre de­ğiştiği unutulmamalıdır. Görünürde normal, hatta normalden az beslendiği halde şişmanlayan, öte yandan çok ye­diği halde şişmanlamayan insanlar var­dır. Bir başka deyişle, aşırı beslenme, alınan yiyeceklerin mutlak miktarıyla ilgili bir durum değil, bireyin gereksini­minden fazla besin almasıdır.<br />
<br />
KALITIM<br />
Bazı şişmanlık biçimleri kalıtsal yatkın­lığa dayansa da, şişmanlık genellikle kalıtımla geçmez. Tıp yazınında şişman ana babaların genellikle şişman çocuk­ları olduğu belirtilir. Ama bu olgunun doğrudan kalıtımdan mı, yoksa aynı sağlık ve beslenme alışkanlıklarının be­nimsenmesinden mi kaynaklandığı tar­tışmalıdır. Gerçekten de, değişik ortam­larda büyüyen ikizler arasında 5 10 kg&#8217;lik ağırlık farkı görülebilmekte, buna karşılık evlat edinilen çocuklarla birlik­te büyüyen ve kandaş olmayan kardeş­ler de aynı ölçüde şişman olabilmekte­dir. Bu da aile içi beslenme ve bedensel etkinlik alışkanlıklarına ağırlık veren görüşe güç kazandırır.Günümüzde, iştah ve toklukla ilgili sinirsel merkezlerin doğumsal değişik­liklerine ya da doğum sırasındaki adiposit (yağ hücresi) sayışma bağh olarak şişmanlığa yatkınlığın olabileceği görü­şü yaygındır. Ama yağ hücrelerindeki artışın genetik olmaktan çok, gebelik sırasında annenin aldığı besin miktarın­dan ya da yaşamın ilk altı ayındaki aşırı beslenmeden kaynaklanabileceği unu­tulmamalıdır. Ailesel şeker hastalığının etkisi dışında, birçok şişman kadın sık­lıkla iri bebekler (doğum ağırlığı 4 kg&#8217;nin üstünde) doğurur.<br />
<br />
YAG KÜTLESİNİ BELİRLEYEN ETKENLER<br />
<br />
&#8226; Cinsiyet <br />
 Kız çocuklarda erkeklere oranla doğum sırasında biraz daha fazla yağdokusu vardır ve özellikle vücudun yanlarındaki deri kıvrımları biraz daha kalındır. Farklılaşma ergenlik dönemin­de belirginleşir: Genç kızlarda vücutta­ki yağdokusu yüzde 18&#8242;den 25&#8242;e, genç erkekte ise yüzde 12&#8242;den 18&#8242;e çıkar.<br />
Şişmanlık dışında bu farklılık yu­murtalıkların etkinlik gösterdiği dönem boyunca sürerek menopozdan sonra da­ha da artar. Erkekte ise yaş dönümün­den sonra, yağdokusu daha az artar.<br />
&#8226; Yaş &#8211; Ergenlik dönemiyle birlikte er­kek ve kadınlarda yağdokusunun göreli miktarı giderek artmaya başlar. Erkekte 18 50 yaş arasında ortalama yüzde 15rten yüzde 28-30&#8242;a, kadında ise 13-50 yaş ara­sı yüzde 20&#8242;den yüzde 35^10&#8242;a çıkar.&#8226; Bedensel hareket  Yaş ilerledikçe yağdokusu artışı düzenli bedensel hare­ketlerle denetim altına alınabilir.&#8226; Beslenme düzeni  İnsanlarda bes­lenme düzeninin etkisi yalan dönemde aydınlatılmıştır. Gün boyu aynı miktar­da besinin, örneğin yediye bölünerek alındığında, iki öğünde alınandan daha az şişmanlattığı kanıtlanmıştır. Beslen­menin öğünlere bölünmesinin koleste­rol oranını düşürdüğü ve glikoz düzeyi­nin daha iyi ayarlanmasını sağladığı da bir başka bulgudur.<br />
&#8226; Besinlerin yapısı  Kalori değeri değişmese de, dengesiz beslenme şişman­lamaya yol açabilir.<br />
Deneysel olarak en belirgin kilo ar­tışı, glikoz oranı düşük, yağ oranı yük­sek bir beslenme düzeniyle elde edil­miştir; protein, yağ ve glikoz içeren be­sinler ayrı ayn verildiğinde şişmanlık daha da belirginleşir.<br />
<br />
KLİNİK BİÇİMLER<br />
Biçimsel özellikleri ve yol açtıkları has­talıklar açısından birbirinden çok farklı olan klinik şişmanlık biçimleri, öncelik­le cinsel farklılaşma ile ortaya çıkar. Şiş­manlığın başlıca iki biçimi ayırt edilir:<br />
- Erkeksi şişmanlık:<br />
- kadınsı şişmanlık.<br />
&#8226; Erkeksi şişmanlık &#8211; Özellikle erkek­lerde görülür. Çok daha ender olarak yumurtalıkları etkinleşmiş kadınlarda ve bazen ergenlik öncesi çocuklarda da taslak biçiminde ortaya çıkar.<br />
Erkeklik hormonlarının etkisiyle yağdokusu vücudun üst bölümünde, gö­beğin altından geçen yatay bir çizginin üstünde birikir. Şişmanlık karından baş­layıp vücudun üst bölümüne doğru yayıhr. Karın, gövde, kürek kemiklerinin çevresi, boyun, ense ve yüzde belirgin «lan yağlanmaya kalça ve bacaklarda rastlanmaz.<br />
Kaslar özellikle bacaklarda geliş­miştir; şişman kişinin gücü ve etkinliği iyi düzeydedir. Bunlar, etkinlikleri yük­sek, çok yiyen ve çok içen kişilerdir.Erkeksi şişmanlıkta 40 yaşından sonra ortaya çıkan metabolizma bozuk­lukları önemlidir. Şeker hastalığı, da­mar sertliği, kan yağlarında yükseklik, kanda ürik asit yüksekliği ve koroner dama&#36;- sertliği tehlike etkenleri olabilir.Şişmanların yaşamını belirgin ölçü­de kısaltabilen bu sonuçlar, beslenme­deki düzenlemelerle kolayca düzeltile­bilir. Bu rahatsızlıklar en azından baş­langıç döneminde tümüyle ya da kıs­men geriye dönüşlü olabilir.<br />
  Kadınsı şişmanlık &#8211; Kadınsı şişman­lık özellikle yumurtalıkları etkinleşmiş kadınlarda görülür ve genellikle ergen­lik döneminde ortaya çıkar.<br />
Östrojen grubu hormonlar (kadınlık hormonları) yağdokusunun vücudun alt yarısında, göbekten geçen bir çizginin altında yerleşmesine neden olur.En belirgin yağ birikimi kalçaların Çevresindedir; dize ya da ayak bileğine kadar aşağı inebilir.Genel yağdokusu, erkeksi şişmanlı­ğa oranla daha belirgindir, kaslar daha az gelişmiştir, kolay yorulur ve daha az hareketlilik sağlarlar.Beslenmeye ilişkin araştırmalarda belirgin bir aşrnlık görülmez, ama he­men her zaman protein yağ oranının azalmasıyla birlikte giden dengesiz bîr beslenme söz konusudur.Erkeksi şişmanlığın tersine kadınsı biçimde metabolizma bozuklukları da­ha az görülür. Kadınsı şişmanlık yaşam süresini ve ölüm yaşım çok etkilemez. Komplikasyonlan daha çok mekanik özelliktedir; toplardamar dolaşımı bo­zuklukları (varisler, varisli ülserler), ayak tabam yayının alçalması, omurga ve bacaklarda artroz (eklem bozulması) ile birlikte eklem bağlarında yorgunluk görülür. Bu biçim, beslenme tedavisine direnci, yinelemeleri ve sonuçlarının dengeli olmasıyla erkeksi şişmanlıktan ayrılır.<br />
<br />
MENOPOZ ŞİŞMANLIĞI<br />
Kadınsı ve erkeksi biçimler arasında yer alan bir geçiş biçimidir. Östrojen salgılanmasının giderek azalması ve böbreküstü bezinden salgılanan erkek­lik hormonlarının göreli egemenliği, vücudun üst bölümünde yağdokusunun artmasını kolaylaştırır. Yağdokusu ka­dınsı şişmanlıkta yoğun olduğu alt or­ganlardan daha yukarıya, gövde ve boyna kayarak kadınsı biçimi kısmi bir erkeksi şişmanlığa dönüştürür.<br />
Baldır bölümleri dışında bacaklar ince yapılı olduğundan, vücut kütlesini zorlukla taşır.<br />
Birkaç yılda tamamlanan bu dönü­şüm, seyrek olarak erkeksi şişmanlığa Özgü metabolizma komplikasyonlan tehlikesi yaratır.Genç kadınlarda ender görülen eriş­kin tip şeker hastalığı, menopoz sonra­sındaki şişman kadualsıda esksklsre. oranla iki kat daha sıktır. Aynı biçimde kalp dolajunbozuüttlflan dâ ŞİŞfflâll ti&#8217; keklerdekine eşit orana yükselir, ama sessiz bir dönem görülür Erkeksi şiş­manlığın uzun yıllar içinde yol açtığı zararlar kadınlarda, belirli bir süre geç­tikten sonra ortaya çıkar.<br />
<br />
GEBELİK VE ŞİŞMANLIK<br />
Gebeliğin ilk üç ayında fizyolojik ola­rak ağırlık değişmez, ama daha sonra ayda 1-2 kg, gebeliğin sonunda ise 9 11 kg&#8217;lik bir artış görülür.Söz konusu ağırlığın 5 kg&#8217;lik bölü­mü dölyatağının ve dölütün büyümesin­den, geri kalanı ise Östrojen düzeyine bağlı su tutulmasından kaynaklanır.Annenin, doğumdan sonraki birkaç hafta içinde kendiliğinden gebelik ön­cesi ağırlığına ulaşması gerekir.Bazen gebeliğin ilk haftalarında be­lirgin bir ağırlık artışı gözlenir. Bu artış, genç gebelerde (20-25 yaş), yaşı ilerlemiş olanlara (32-38 yaş) göre daha fazladır. Bazı durumlarda ağırlık artışı 20-25 kg&#8217;ye ulaşabilir; bu miktarın 10-15 kg&#8217;si doğumdan sonra da kalır ve bu durum doğumla ilgili komplikasyonlara yol açabilir.Gebelik genellikle bir şişmanlığa yatkınlık temelinde gelişir. Genellikle hastanın şişman bir ailesi vardır (özel­likle anneler şişmandır), bu ailelerde ağır beslenme alışkanlıkları sürmektedir ve gebe kadına ısrarla iki kişilik yemek yemesi önerilir.<br />
Aşın kilo alımının yol açtığı başlıca bozukluk gebelikte ortaya çıkan şeker hastalığıdır. Aşın kilo yükünün doğru­dan sonucu olarak açıklanabilen bu du­rum doğumdan sonra kaybolur, ama ki­şide gerçek bir şeker hastalığına yatkın­lık (sessiz şeker hastalığı) olduğunu gösterir.<br />
<br />
LOĞUSALIK ŞİŞMANLIĞI<br />
Kadının gebelik döneminde normal ağırlığını koruması, ama doğumdan sonraki 2-4 ayda 8-12 kg alarak şişmanlamasıdır. Her doğum ya da düşük, kilo artışına yol açar, böylece 20-40 kg&#8217;lik ağırlık fazlalığı oluşabilir.<br />
Klinik olarak daha çok kadınsı şiş­manlık gözlenir; başlıca belirtileri şun­lardır:<br />
- Olguların üçte ikisinden fazlasında âdet bozuklukları vardır; kan miktarının azalmasıyla birlikte ağrılı âdet ve doğum­dan sonra âdet öncesi sendrom görülür. Olguların yüzde 90&#8242;ında dölyatağı boynudölyolu enfeksiyonu ya da tek ya da çift taraflı adneks iltihabına bağlı be­yaz akıntılar gözlenir.<br />
Dölyatağı mukozasından alınan bi­yopsi örneğinde genellikle dölyatağı iç yüzey dokusu iltihabı saptanır.<br />
<br />
İÇ SALGI SİSTEMİNE BAĞLI ŞİŞMANLIKLAR<br />
Yaygın görüşün tersine, olağan şişman­lık hiçbir zaman hormon kökenli değil­dir. Hormon kökenli şişmanlık yalnız iki hastalıkta görülür. &#8226; Cushing hastalığı Özel bir şişman­lık tipine yol açar. Yağdokusu öncelikle yüz (aydede yüzü), daha sonra boyun,gövde ve karnın üst bölümünde artar; bacakların ince yapısıyla vücudun üst bölümü çelişkili bir görünüm oluşturur.Hastada önceden özellikle kadınsı tipte şişmanlık varsa, yağdokusu daha çok vücudun üst bölümünde yerleşim gösterir.Klinik tanı derinin zayıf görünümü, derideki kanamalı şeritler, yüksek tansi­yon ve osteoporoza (kemik dokusunun yoğunluğunun azalması) bağlı ağrılarla tamamlanır.&#8226; Hiperinsülinizm &#8211; Pankreasta insülin üreten Langerhans adacıkları adlı doku­nun adenomuna bağlı bir hastalıktır. İki yoldan ağırlık artışına yol açabilir:<br />
- Kan şeker düzeyini düşürerek açlı­ğı artırır;- yağdokusu bireşimini ileri derece-] de uyarır.<br />
Bu şişmanlık özgün biçimsel özel­likler göstermez.Tiroit ve gonad (eşey bezi) şişman­lığına bağlı şişmanlık biçimleri yoktur, çünkü miksödemliler her zaman şişman değildir ve menopoz, kastrasyon (ha­dım edilme) ve önükoidizmde (önük [haremağası, köse] devliği) ağırlık artı­şına yol açmaz.<br />
<br />
YAŞLILIK ŞİŞMANLIĞI<br />
Bu şişmanlık hemen her zaman erkeksi tiptedir, ama genellikle kadınlarda gö­rülür. Daha çok çeşitli genel uyum boJuklanndan, örneğin kalp, dolaşım, iskelet, metabolizma sistemlerindeki bozukluklardan kaynaklanır.Klinik tabloyu bu sistemlere ilişkin belirtiler oluşturur. Kişi zayıflasa da be­lirtiler ortadan kalkmaz; zayıflamayla kalbin yükü azalır, Ödemler bir miktar iyileşir, ama organik lezyonlann norma­le dönmesi olanaksızdır.Bu yaş döneminde âdetten kesilme sonrası aşın erkeksi şişmanlığa rastla­nır. Vücudun üst bölümünde belirgin ağ birikimi vardır; bufalo tipi kambur­luk ve, bacaklarda zayıflama görülür. Sıklıkla erkeksi görünüm Özellikleri ge­lişir ve şeker hastalığı, yüksek tansiyon, tanda yağ ve ürik asit düzeyinin yük­selmesi, önemli artroz (eklem bozulma­sı) belirtileri, omurgada osteoporoz gö­rülür.<br />
<br />
ŞİŞMANLIĞIN RASTLANTISAL NEDENLERİ<br />
Şişmanlık, bazen dış koşullara bağlı olarak da başlayabilir. Bazı etkenler beslenme davranışını değiştirerek şiş­manlığa yol açar.&#8226; Cerrahi bir girişimden sonra  Ço­cuklukta bademciklerin ya da apandisin alınmasından sonra şişmanlık sık görü­lür. Bu iki olguda iştah artar, bir boşlu­ğu doldurma gereksinimi oluşur, genel­likle anne ve babaların tutumu da bu eğilimi pekiştirir.Kadınlarda üreme sistemiyle ilgili girişimlerden sonra şişmanlık başlayaDilir.&#8226; Sporu bıraktıktan sonra &#8211; Kilo artı­şı, enerji tüketiminin birden azalması ve spor yapılan dönemdeki beslenme alış­kanlıklarının korunmasıyla açıklanabi­lir. Bu durum erkeklerde genellikle ev­lilikle ya da askerlik hizmetinin bitme­siyle çakışır.&#8226; Yer değiştirmeden sonra  Şişman­lığın ortaya çıkması ruhsal süreçlerle açıklanabilir:Aile ortamından uzaklaşmaktan doğan iç sıkıntısı, yabancı bir ortama alışamama, ağızcıl karşılayıcı süreçleri uyarır. Köyden kente göç, yurtdışında yaşamaya başlama vb yenilikler bu sü­reçte etkili olur. Göç edenlerin şişmanlaması iyi bi­linen bir olgudur. Refahın yükselmesiy­le daha zengin ve iyi nitelikli besinler almaya başlanması şişmanlamaya yol açabilir. Daha iyi beslenme, göçmenler için özellikle bir toplumsal başarı gös­tergesidir. Mesleki koşullar &#8211; Şişmanlığın orta­ya çıkışını kolaylaştırır:<br />
- Gece çalışma olağan beslenme dü­zenini değiştirir, sık ve düzensiz bes­lenmeye neden olur. Karavana tipi ye­meklerde kalori oranı ortalamaya göre hesaplanmıştır ve bazı kişiler için fazla olabilir. Ayrıca toplu verilen yemekle­rin büyük bölümü ekonomik nedenlerle yağ ve şekerli yiyecekler açısından zen­gin tutulur.<br />
- Masa başında çalışmanın getirdiği hareketsizlik.- Lokantalarda yapılan iş görüşme­leri (iş yemekleri).<br />
&#8226; Tütünün etkisi &#8211; Sigara içenler, iç­meyenlere oranla daha zayıftır.Sigaranın bırakılması 2-3 ay içinde yaklaşık 6 kg&#8217;lik bir ağırlık artışına ne­den olur. Daha sonra kişi aldığı aşın ki­loları koruyarak yeni bir ağırlık dengesi bulur.Tütünü bırakmanın kilo üzerindeki etkisi üç süreç ile açıklanabilir.- Ağza bir şeyler götürme refleksi: Sigaranın yerini tatlılar, çikolata vb alır. Nikotin, kan şekerini yükselterek iştahı azalttığından, sigarayı bıraktıktan sonra belirgin bir iştah artışı görülür. Nikotinin yağdokusunun kullanımı üzerinde uyarıcı bir etkisi vardır ve si­garanın bırakılması bu süreci yavaşla­tır.Sigarayı bırakan kişiye, normal metabolik dengesini yeniden bulması ve alışkanlığın etkilerinden kurtulması için ortalama 2-3 aylık bir süre gerekir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Şişmanlık vücutta yağ hücreleri küt­lesi ile yağ içeriklerinin artmasına bağlı olarak, yağdokusunun aşırı gelişmesi sonucunda ortaya çıkan bir bozukluk­tur, insanların görünümüne ilişkin bazı sakıncaları bir yana, çeşitli organların işlevlerini olumsuz etkilemesi bakımından önem taşır.<br />
<br />
KİM ŞİŞMANDIR?<br />
Şişmanlığın tanımlanması için öncelik­le normal vücut ağırlığının istatistiksel tanımı yapılmalıdır. Normal ağırlık Öl­çüleri, örnekler üzerinde yapılan istatis­tik incelemeler sonucunda oluşturu­lan endekslere göre belirlenir. Normal ağırlık ya da ortalama ağırlıktan göreli sapmalar, ki­şinin yaşma, sinir-iç salgı sistemlerine ve metabolik yapısına göre değişir.Normal kabul edi­lecek ağırlığın saptan­ması için değişik for­müller önerilmiştir. Ör­neğin: Kilogram olarak ideal ağırlık=Boy (san­timetre olarak) 100.Ama uygulamada şişmanlığın değerlen­dirilmesinde, kuramsal veriler yalnızca başvu­ru noktası olarak kul­lanılır; ağırlık fazlalı­ğının Öznel ve nesnel sınırlarıyla şişman ki­şinin ruhsal ve beden­sel yetersizlik durumu­nu dikkate alarak edi­nilen klinik deneyim­ler, tedavinin biçimini yönlendirir. &#8226; Nesnel uyum &#8211; İle­ri derecede şişmanlık normal ağırlığın yüzde 70-100 fazlası) durumuna genç bir insan uzun sûre iyi uyum gösterebilir. Ama yıllar geçtikçe orta yaş şişmanlığının geleneksel so­nuçlarına yol açan bir yetersizlik tablo­su oluşur; şeker hastalığı, damar sertli­ği, yüksek tansiyon, iskelet ve eklem değişiklikleri görülebilir. &#8226; Öznel uyum &#8211; Bu yalnızca kişinin kendi beden imgesine bağlıdır. Genel­likle değişkendir, ama çoğu zaman kişi ağırlık fazlasına uyum gösteremez. Böylece ağırlık-bedensel biçim ile ağırlık-ruhsal biçim kavramları oluşur. Bu iki boyutlu uyum tedavinin so­nuçlarım etkiler; görünümünün bozul­ması ya da bedensel yetersizliklerin et­kisiyle ağırlık fazlalığının bedensel so­nuçlarına uyum sağlayamayan şişman kişi zayıflamaya başlar.<br />
<br />
NEDENLERİ<br />
Şişmanlık, nedeni bilinmeyen (yapısal) ve ikincil (semptomatik) olarak ikiye ayrılır. İkincil şişmanlık daha çok iç salgı sisteminden kaynaklanan bir has­talığın sonucudur. Örneğin tiroit bezi işlevinin azalması, hipopituitarizm (özellikle Sheehan sendro-mu), hipogonadizm (üreme organlarının küçük kalma­sı), Cushing hastalığı ve hi-potalamusun sinirsel çekir­deklerinin lezyonlan (ara-beyîn-hipofız şişmanlığı, Fröhlich sendromu) şişman­lığa yol açar. Bu olgularda yağdokusu vücutta tipik bir dağılım gösterir; örneğin Cushing hastalığında gövde, yüz, kol ve bacak köklerin­de toplanmıştır; hipogona-dızmde kalçalarda, pübisüs-tü bölgede; hipotiroidızmde (tiroit bezi yetmezliği) ise yüz, boyun, el ve ayak bi­leklerinde daha yoğundur. r Nedeni bilinmeyen şiş­manlığın kökenini açıkla­mak için birçok kuram ge­liştirilmiş, bu durum iç sal­gı sistemi bezlerindeki deği­şikliklere, besinlerin emilimi ve kullanımına, sinir sisteminin istem dışı çalışmasına dayandırılmıştır. Ama hangi açıdan bakılırsa bakılsın temel so­run, vücuda giren enerji ile harcanan enerji arasındaki dengesizliktir.Fizyolojik açıdan, şişmanlıkta vücu­da giren kalori (besin miktarı) ile orga­nizmanın iş olarak harcadığı enerji (tü­ketilen enerji) arasında bir dengesizlik vardır. Dengesizliğin nedeni, aşırı hare­ketsiz bir yaşam biçiminden ötürü çok az enerji tüketilmesi olabilir. Gençlik döneminde çok hareketli olan birçok ki­şi, belirli bir yaştan sonra bedensel et-kinliklerindekİ azalma sonucunda kısa sürede şişmanlar. Bir kat merdiven çık­maktan ya da kısa bir yol yürümekten kaçınılması sonucunda 200 kalorinin vücutta tutulması, şişmanlama için ye­terli olabilir ve bu alışkanlık bir yılda birkaç kilo alınmasına yol açabilir. Spo­ru bırakan kişilerin hemen şişmanlama­ya başladığı bilinen bir gerçektir.Ama olguların büyük bölümünde şişmanlamanın temel nedeni aşırı bes­lenme, yani vücuda aşın kalori girmesi­dir. &#8220;Aşın&#8221; kavramının bireye göre de­ğiştiği unutulmamalıdır. Görünürde normal, hatta normalden az beslendiği halde şişmanlayan, öte yandan çok ye­diği halde şişmanlamayan insanlar var­dır. Bir başka deyişle, aşırı beslenme, alınan yiyeceklerin mutlak miktarıyla ilgili bir durum değil, bireyin gereksini­minden fazla besin almasıdır.<br />
<br />
KALITIM<br />
Bazı şişmanlık biçimleri kalıtsal yatkın­lığa dayansa da, şişmanlık genellikle kalıtımla geçmez. Tıp yazınında şişman ana babaların genellikle şişman çocuk­ları olduğu belirtilir. Ama bu olgunun doğrudan kalıtımdan mı, yoksa aynı sağlık ve beslenme alışkanlıklarının be­nimsenmesinden mi kaynaklandığı tar­tışmalıdır. Gerçekten de, değişik ortam­larda büyüyen ikizler arasında 5 10 kg&#8217;lik ağırlık farkı görülebilmekte, buna karşılık evlat edinilen çocuklarla birlik­te büyüyen ve kandaş olmayan kardeş­ler de aynı ölçüde şişman olabilmekte­dir. Bu da aile içi beslenme ve bedensel etkinlik alışkanlıklarına ağırlık veren görüşe güç kazandırır.Günümüzde, iştah ve toklukla ilgili sinirsel merkezlerin doğumsal değişik­liklerine ya da doğum sırasındaki adiposit (yağ hücresi) sayışma bağh olarak şişmanlığa yatkınlığın olabileceği görü­şü yaygındır. Ama yağ hücrelerindeki artışın genetik olmaktan çok, gebelik sırasında annenin aldığı besin miktarın­dan ya da yaşamın ilk altı ayındaki aşırı beslenmeden kaynaklanabileceği unu­tulmamalıdır. Ailesel şeker hastalığının etkisi dışında, birçok şişman kadın sık­lıkla iri bebekler (doğum ağırlığı 4 kg&#8217;nin üstünde) doğurur.<br />
<br />
YAG KÜTLESİNİ BELİRLEYEN ETKENLER<br />
<br />
&#8226; Cinsiyet <br />
 Kız çocuklarda erkeklere oranla doğum sırasında biraz daha fazla yağdokusu vardır ve özellikle vücudun yanlarındaki deri kıvrımları biraz daha kalındır. Farklılaşma ergenlik dönemin­de belirginleşir: Genç kızlarda vücutta­ki yağdokusu yüzde 18&#8242;den 25&#8242;e, genç erkekte ise yüzde 12&#8242;den 18&#8242;e çıkar.<br />
Şişmanlık dışında bu farklılık yu­murtalıkların etkinlik gösterdiği dönem boyunca sürerek menopozdan sonra da­ha da artar. Erkekte ise yaş dönümün­den sonra, yağdokusu daha az artar.<br />
&#8226; Yaş &#8211; Ergenlik dönemiyle birlikte er­kek ve kadınlarda yağdokusunun göreli miktarı giderek artmaya başlar. Erkekte 18 50 yaş arasında ortalama yüzde 15rten yüzde 28-30&#8242;a, kadında ise 13-50 yaş ara­sı yüzde 20&#8242;den yüzde 35^10&#8242;a çıkar.&#8226; Bedensel hareket  Yaş ilerledikçe yağdokusu artışı düzenli bedensel hare­ketlerle denetim altına alınabilir.&#8226; Beslenme düzeni  İnsanlarda bes­lenme düzeninin etkisi yalan dönemde aydınlatılmıştır. Gün boyu aynı miktar­da besinin, örneğin yediye bölünerek alındığında, iki öğünde alınandan daha az şişmanlattığı kanıtlanmıştır. Beslen­menin öğünlere bölünmesinin koleste­rol oranını düşürdüğü ve glikoz düzeyi­nin daha iyi ayarlanmasını sağladığı da bir başka bulgudur.<br />
&#8226; Besinlerin yapısı  Kalori değeri değişmese de, dengesiz beslenme şişman­lamaya yol açabilir.<br />
Deneysel olarak en belirgin kilo ar­tışı, glikoz oranı düşük, yağ oranı yük­sek bir beslenme düzeniyle elde edil­miştir; protein, yağ ve glikoz içeren be­sinler ayrı ayn verildiğinde şişmanlık daha da belirginleşir.<br />
<br />
KLİNİK BİÇİMLER<br />
Biçimsel özellikleri ve yol açtıkları has­talıklar açısından birbirinden çok farklı olan klinik şişmanlık biçimleri, öncelik­le cinsel farklılaşma ile ortaya çıkar. Şiş­manlığın başlıca iki biçimi ayırt edilir:<br />
- Erkeksi şişmanlık:<br />
- kadınsı şişmanlık.<br />
&#8226; Erkeksi şişmanlık &#8211; Özellikle erkek­lerde görülür. Çok daha ender olarak yumurtalıkları etkinleşmiş kadınlarda ve bazen ergenlik öncesi çocuklarda da taslak biçiminde ortaya çıkar.<br />
Erkeklik hormonlarının etkisiyle yağdokusu vücudun üst bölümünde, gö­beğin altından geçen yatay bir çizginin üstünde birikir. Şişmanlık karından baş­layıp vücudun üst bölümüne doğru yayıhr. Karın, gövde, kürek kemiklerinin çevresi, boyun, ense ve yüzde belirgin «lan yağlanmaya kalça ve bacaklarda rastlanmaz.<br />
Kaslar özellikle bacaklarda geliş­miştir; şişman kişinin gücü ve etkinliği iyi düzeydedir. Bunlar, etkinlikleri yük­sek, çok yiyen ve çok içen kişilerdir.Erkeksi şişmanlıkta 40 yaşından sonra ortaya çıkan metabolizma bozuk­lukları önemlidir. Şeker hastalığı, da­mar sertliği, kan yağlarında yükseklik, kanda ürik asit yüksekliği ve koroner dama&#36;- sertliği tehlike etkenleri olabilir.Şişmanların yaşamını belirgin ölçü­de kısaltabilen bu sonuçlar, beslenme­deki düzenlemelerle kolayca düzeltile­bilir. Bu rahatsızlıklar en azından baş­langıç döneminde tümüyle ya da kıs­men geriye dönüşlü olabilir.<br />
  Kadınsı şişmanlık &#8211; Kadınsı şişman­lık özellikle yumurtalıkları etkinleşmiş kadınlarda görülür ve genellikle ergen­lik döneminde ortaya çıkar.<br />
Östrojen grubu hormonlar (kadınlık hormonları) yağdokusunun vücudun alt yarısında, göbekten geçen bir çizginin altında yerleşmesine neden olur.En belirgin yağ birikimi kalçaların Çevresindedir; dize ya da ayak bileğine kadar aşağı inebilir.Genel yağdokusu, erkeksi şişmanlı­ğa oranla daha belirgindir, kaslar daha az gelişmiştir, kolay yorulur ve daha az hareketlilik sağlarlar.Beslenmeye ilişkin araştırmalarda belirgin bir aşrnlık görülmez, ama he­men her zaman protein yağ oranının azalmasıyla birlikte giden dengesiz bîr beslenme söz konusudur.Erkeksi şişmanlığın tersine kadınsı biçimde metabolizma bozuklukları da­ha az görülür. Kadınsı şişmanlık yaşam süresini ve ölüm yaşım çok etkilemez. Komplikasyonlan daha çok mekanik özelliktedir; toplardamar dolaşımı bo­zuklukları (varisler, varisli ülserler), ayak tabam yayının alçalması, omurga ve bacaklarda artroz (eklem bozulması) ile birlikte eklem bağlarında yorgunluk görülür. Bu biçim, beslenme tedavisine direnci, yinelemeleri ve sonuçlarının dengeli olmasıyla erkeksi şişmanlıktan ayrılır.<br />
<br />
MENOPOZ ŞİŞMANLIĞI<br />
Kadınsı ve erkeksi biçimler arasında yer alan bir geçiş biçimidir. Östrojen salgılanmasının giderek azalması ve böbreküstü bezinden salgılanan erkek­lik hormonlarının göreli egemenliği, vücudun üst bölümünde yağdokusunun artmasını kolaylaştırır. Yağdokusu ka­dınsı şişmanlıkta yoğun olduğu alt or­ganlardan daha yukarıya, gövde ve boyna kayarak kadınsı biçimi kısmi bir erkeksi şişmanlığa dönüştürür.<br />
Baldır bölümleri dışında bacaklar ince yapılı olduğundan, vücut kütlesini zorlukla taşır.<br />
Birkaç yılda tamamlanan bu dönü­şüm, seyrek olarak erkeksi şişmanlığa Özgü metabolizma komplikasyonlan tehlikesi yaratır.Genç kadınlarda ender görülen eriş­kin tip şeker hastalığı, menopoz sonra­sındaki şişman kadualsıda esksklsre. oranla iki kat daha sıktır. Aynı biçimde kalp dolajunbozuüttlflan dâ ŞİŞfflâll ti&#8217; keklerdekine eşit orana yükselir, ama sessiz bir dönem görülür Erkeksi şiş­manlığın uzun yıllar içinde yol açtığı zararlar kadınlarda, belirli bir süre geç­tikten sonra ortaya çıkar.<br />
<br />
GEBELİK VE ŞİŞMANLIK<br />
Gebeliğin ilk üç ayında fizyolojik ola­rak ağırlık değişmez, ama daha sonra ayda 1-2 kg, gebeliğin sonunda ise 9 11 kg&#8217;lik bir artış görülür.Söz konusu ağırlığın 5 kg&#8217;lik bölü­mü dölyatağının ve dölütün büyümesin­den, geri kalanı ise Östrojen düzeyine bağlı su tutulmasından kaynaklanır.Annenin, doğumdan sonraki birkaç hafta içinde kendiliğinden gebelik ön­cesi ağırlığına ulaşması gerekir.Bazen gebeliğin ilk haftalarında be­lirgin bir ağırlık artışı gözlenir. Bu artış, genç gebelerde (20-25 yaş), yaşı ilerlemiş olanlara (32-38 yaş) göre daha fazladır. Bazı durumlarda ağırlık artışı 20-25 kg&#8217;ye ulaşabilir; bu miktarın 10-15 kg&#8217;si doğumdan sonra da kalır ve bu durum doğumla ilgili komplikasyonlara yol açabilir.Gebelik genellikle bir şişmanlığa yatkınlık temelinde gelişir. Genellikle hastanın şişman bir ailesi vardır (özel­likle anneler şişmandır), bu ailelerde ağır beslenme alışkanlıkları sürmektedir ve gebe kadına ısrarla iki kişilik yemek yemesi önerilir.<br />
Aşın kilo alımının yol açtığı başlıca bozukluk gebelikte ortaya çıkan şeker hastalığıdır. Aşın kilo yükünün doğru­dan sonucu olarak açıklanabilen bu du­rum doğumdan sonra kaybolur, ama ki­şide gerçek bir şeker hastalığına yatkın­lık (sessiz şeker hastalığı) olduğunu gösterir.<br />
<br />
LOĞUSALIK ŞİŞMANLIĞI<br />
Kadının gebelik döneminde normal ağırlığını koruması, ama doğumdan sonraki 2-4 ayda 8-12 kg alarak şişmanlamasıdır. Her doğum ya da düşük, kilo artışına yol açar, böylece 20-40 kg&#8217;lik ağırlık fazlalığı oluşabilir.<br />
Klinik olarak daha çok kadınsı şiş­manlık gözlenir; başlıca belirtileri şun­lardır:<br />
- Olguların üçte ikisinden fazlasında âdet bozuklukları vardır; kan miktarının azalmasıyla birlikte ağrılı âdet ve doğum­dan sonra âdet öncesi sendrom görülür. Olguların yüzde 90&#8242;ında dölyatağı boynudölyolu enfeksiyonu ya da tek ya da çift taraflı adneks iltihabına bağlı be­yaz akıntılar gözlenir.<br />
Dölyatağı mukozasından alınan bi­yopsi örneğinde genellikle dölyatağı iç yüzey dokusu iltihabı saptanır.<br />
<br />
İÇ SALGI SİSTEMİNE BAĞLI ŞİŞMANLIKLAR<br />
Yaygın görüşün tersine, olağan şişman­lık hiçbir zaman hormon kökenli değil­dir. Hormon kökenli şişmanlık yalnız iki hastalıkta görülür. &#8226; Cushing hastalığı Özel bir şişman­lık tipine yol açar. Yağdokusu öncelikle yüz (aydede yüzü), daha sonra boyun,gövde ve karnın üst bölümünde artar; bacakların ince yapısıyla vücudun üst bölümü çelişkili bir görünüm oluşturur.Hastada önceden özellikle kadınsı tipte şişmanlık varsa, yağdokusu daha çok vücudun üst bölümünde yerleşim gösterir.Klinik tanı derinin zayıf görünümü, derideki kanamalı şeritler, yüksek tansi­yon ve osteoporoza (kemik dokusunun yoğunluğunun azalması) bağlı ağrılarla tamamlanır.&#8226; Hiperinsülinizm &#8211; Pankreasta insülin üreten Langerhans adacıkları adlı doku­nun adenomuna bağlı bir hastalıktır. İki yoldan ağırlık artışına yol açabilir:<br />
- Kan şeker düzeyini düşürerek açlı­ğı artırır;- yağdokusu bireşimini ileri derece-] de uyarır.<br />
Bu şişmanlık özgün biçimsel özel­likler göstermez.Tiroit ve gonad (eşey bezi) şişman­lığına bağlı şişmanlık biçimleri yoktur, çünkü miksödemliler her zaman şişman değildir ve menopoz, kastrasyon (ha­dım edilme) ve önükoidizmde (önük [haremağası, köse] devliği) ağırlık artı­şına yol açmaz.<br />
<br />
YAŞLILIK ŞİŞMANLIĞI<br />
Bu şişmanlık hemen her zaman erkeksi tiptedir, ama genellikle kadınlarda gö­rülür. Daha çok çeşitli genel uyum boJuklanndan, örneğin kalp, dolaşım, iskelet, metabolizma sistemlerindeki bozukluklardan kaynaklanır.Klinik tabloyu bu sistemlere ilişkin belirtiler oluşturur. Kişi zayıflasa da be­lirtiler ortadan kalkmaz; zayıflamayla kalbin yükü azalır, Ödemler bir miktar iyileşir, ama organik lezyonlann norma­le dönmesi olanaksızdır.Bu yaş döneminde âdetten kesilme sonrası aşın erkeksi şişmanlığa rastla­nır. Vücudun üst bölümünde belirgin ağ birikimi vardır; bufalo tipi kambur­luk ve, bacaklarda zayıflama görülür. Sıklıkla erkeksi görünüm Özellikleri ge­lişir ve şeker hastalığı, yüksek tansiyon, tanda yağ ve ürik asit düzeyinin yük­selmesi, önemli artroz (eklem bozulma­sı) belirtileri, omurgada osteoporoz gö­rülür.<br />
<br />
ŞİŞMANLIĞIN RASTLANTISAL NEDENLERİ<br />
Şişmanlık, bazen dış koşullara bağlı olarak da başlayabilir. Bazı etkenler beslenme davranışını değiştirerek şiş­manlığa yol açar.&#8226; Cerrahi bir girişimden sonra  Ço­cuklukta bademciklerin ya da apandisin alınmasından sonra şişmanlık sık görü­lür. Bu iki olguda iştah artar, bir boşlu­ğu doldurma gereksinimi oluşur, genel­likle anne ve babaların tutumu da bu eğilimi pekiştirir.Kadınlarda üreme sistemiyle ilgili girişimlerden sonra şişmanlık başlayaDilir.&#8226; Sporu bıraktıktan sonra &#8211; Kilo artı­şı, enerji tüketiminin birden azalması ve spor yapılan dönemdeki beslenme alış­kanlıklarının korunmasıyla açıklanabi­lir. Bu durum erkeklerde genellikle ev­lilikle ya da askerlik hizmetinin bitme­siyle çakışır.&#8226; Yer değiştirmeden sonra  Şişman­lığın ortaya çıkması ruhsal süreçlerle açıklanabilir:Aile ortamından uzaklaşmaktan doğan iç sıkıntısı, yabancı bir ortama alışamama, ağızcıl karşılayıcı süreçleri uyarır. Köyden kente göç, yurtdışında yaşamaya başlama vb yenilikler bu sü­reçte etkili olur. Göç edenlerin şişmanlaması iyi bi­linen bir olgudur. Refahın yükselmesiy­le daha zengin ve iyi nitelikli besinler almaya başlanması şişmanlamaya yol açabilir. Daha iyi beslenme, göçmenler için özellikle bir toplumsal başarı gös­tergesidir. Mesleki koşullar &#8211; Şişmanlığın orta­ya çıkışını kolaylaştırır:<br />
- Gece çalışma olağan beslenme dü­zenini değiştirir, sık ve düzensiz bes­lenmeye neden olur. Karavana tipi ye­meklerde kalori oranı ortalamaya göre hesaplanmıştır ve bazı kişiler için fazla olabilir. Ayrıca toplu verilen yemekle­rin büyük bölümü ekonomik nedenlerle yağ ve şekerli yiyecekler açısından zen­gin tutulur.<br />
- Masa başında çalışmanın getirdiği hareketsizlik.- Lokantalarda yapılan iş görüşme­leri (iş yemekleri).<br />
&#8226; Tütünün etkisi &#8211; Sigara içenler, iç­meyenlere oranla daha zayıftır.Sigaranın bırakılması 2-3 ay içinde yaklaşık 6 kg&#8217;lik bir ağırlık artışına ne­den olur. Daha sonra kişi aldığı aşın ki­loları koruyarak yeni bir ağırlık dengesi bulur.Tütünü bırakmanın kilo üzerindeki etkisi üç süreç ile açıklanabilir.- Ağza bir şeyler götürme refleksi: Sigaranın yerini tatlılar, çikolata vb alır. Nikotin, kan şekerini yükselterek iştahı azalttığından, sigarayı bıraktıktan sonra belirgin bir iştah artışı görülür. Nikotinin yağdokusunun kullanımı üzerinde uyarıcı bir etkisi vardır ve si­garanın bırakılması bu süreci yavaşla­tır.Sigarayı bırakan kişiye, normal metabolik dengesini yeniden bulması ve alışkanlığın etkilerinden kurtulması için ortalama 2-3 aylık bir süre gerekir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[insanın acizliği]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3496</link>
			<pubDate>Tue, 16 Feb 2010 20:37:27 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3496</guid>
			<description><![CDATA[BEDENSEL ACİZLİKLERİMİZ<br />
<br />
 Allah insanı en mükemmel şekilde yaratmış ve onu pek çok üstün özelliklerle diğer  tüm canlılar içerisinde üstün kılmıştır.  Ancak bütün üstün özelliklerine rağmen  pekçok acizliği de bedeninde barındıran insan ,ömrünün büyük bir kısmını, vücudunu ve çevresini temizleyerek geçirmek zorunda kalır ve ne kadar önüne geçmeye çalışsa da yıllar içerisinde hızla yıpranıp yaşlanır.<br />
<br />
İnsan bedenindeki acizlikler, bedeni oluşturan ortalama 70-80 kiloluk ''et,kemik ve yağla'' kendini göstermeye başlar.Açıkta bırakıldığında sadece birkaç saat içerisinde bozulan ve kokuşan ''et ve yağ'', çok ince bir deri ile kaplanmıştır.Bu narin deri en ufak bir darbede zarar görür,morarır,kolaylıkla çizilir ve yırtılır.Uzun süre güneş ışığına maruz kaldığında ise kızarır,su toplar ve deride yaralar oluşur.Cildinin güzelliğiyle övünen bir insan için bu durum oldukça acıdır.İnsan derisi, küçük bir sivrisineğe ya da akrep ,böcek gibi  küçük canlıların ısırmalarına karşı da son derece hassastır.Acı,kaşıntı,hatta ciddi yaralanmalara ve ölüme dahi sebep olabilir.<br />
<br />
Allah insanı mükemmel bir surette yaratmasına rağmen ,dünya hayatının geçiciliğini göstermek için onu bu kadar çabuk zarar görebilen maddelerden meydana getirmiştir. İnsanın kendi acizliğini görüp Allah'ın üstünlüğünü kabul etmesi ve O'na muhtaç olduğunu anlaması açısından büyük önem taşıyan bu konu Kuran'da şöyle bildirilmiştir:<br />
 <br />
''Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır.'' (Fatır Suresi, 15)<br />
 ALLAH&#8217;IN İNSANA VERDİĞİ FİZİKSEL ACİZLİKLER:<br />
<br />
 BEDEN TEMİZLİĞİ:<br />
<br />
 İnsan, bedenini temiz tutmak, ona hergün düzenli olarak bakım yapmak zorundadır. Bu bakım için ayırdığı vakit, hayatının oldukça büyük bir bölümünü kapsar. <br />
Sabah uyandığı andan itibaren uygulaması gereken pekçok işlem vardır. Gözünü açtığında gideceği ilk yer banyodur.Çünkü ağzında son derece rahatsız edici bir tat ve kokuyla uyanmıştır ve dişlerini fırçalaması şarttır.Ayrıca el ve yüz temizliğide zorunludur.Ancak bu temizlikte yeterli olmaz.Çünkü bir önceki gün ve gece boyunca saçları yağlanmış,kepeklenmiş ve vücudu terlemiştir. Yapılması gereken şey mutlaka banyo yapmaktır.Bunu yapmadığı takdirde yağlı saçlarla ve kokan bir vücutla insanların arasına girecek, bu da hiç hoş olmayacaktır.İnsan giydiği kıyafetlerin temizliğine de özen göstermek zorundadır.Birkaç gün boyunca aynı kıyafetleri yıkamadan giymek oldukça itici bir görüntüye sebep olur..<br />
<br />
İnsanın belirli periyodlarla yapması gereken diğer bir zorunlu işlemse tırnak bakımıdır. Pekçok mikrobu içinde barındıran tırnaklar düzenli olarak kesilmediği ve temizlenmediği takdirde oldukça sağlıksız bir durum ortaya çıkar . <br />
<br />
 Hemen her sabah yapılması zorunlu bir başka işlem ise sakal traşıdır. İki gün traş olmayan bir erkek bakımsız ve sağlıksız bir görüntü sergiler.<br />
<br />
 İnsanın hergün yapmak zorunda olduğu işlerden biri de tuvalet ihtiyacını karşılamaktır. Bu ihtiyacını 1 gün bile ertelemesi söz konusu olamaz.Aynı şekilde kulak ve burun temizliği de insanın yapması gereken diğer zorunlu işlemlerdir.<br />
<br />
 Görüldüğü gibi insan zamanının çoğunu temizlik ve bakımla geçirir.Bunu yapmadığı takdirde  hoş olmayan,son derece itici bir görünüme sahip olur. Ancak insan ne kadar temizlik ve bakım yaparsa yapsın çok kısa bir süre içinde aynı şeyleri yeniden yapmak zorunda kalır.<br />
<br />
 Dişlerini fırçalayan insan bir saat sonra sanki hiç fırçalamamış gibi olur.Aynı şekilde banyo yapan kişi eğer yaz mevsimindeyse birkaç saat içinde sanki hiç banyo yapmamış gibi terler ve yeniden yıkanma ihtiyacı hisseder.Vücut ısısının artmasıyla oluşan terlemenin önüne geçmek neredeyse imkansızdır.Gün içinde yapılan bütün bakımlar ertesi gün yok olur ve insan her sabah aynı şeyleri yeniden yapmak zorunda kalır.Tırnak ve sakal ne kadar kesilirse kesilsin yine uzar ve ömrü boyunca da uzamaya devam eder.<br />
<br />
Burada önemli olan, bu fiziksel acizliklerin bir amaca yönelik olduğunu kavrayabilmektir. Bunlar insanlar için özel olarak yaratılmıştır ve insanın kendi acizliğini görüp Allah'a karşı olan sevgisini,korkusunu ve şükrünü artırması açısından son derece önemlidir.<br />
<br />
BESLENME İHTİYACI<br />
<br />
 İnsanın tüm bu ihtiyaçlarının yanısıra yaşamını sürdürebilmesi için beslenmesi gerekmektedir.Üstelik bu beslenme son derece dikkatli yapılmalı ve bedenin ihtiyacı olan tüm maddelerden belirli miktarda alınmalıdır.İnsan vücudu, sağlıklı bir şekilde fonksyonlarına devam etmek için protein,karbonhidrat,şeker,vitamin ve çeşitli  minerallere ihtiyaç duyar.Bu maddelerden ihtiyacı oranında alamazsa iç organlarda ciddi hasarlar oluşabilir,cildi bozulur,bağışıklık sistemi zayıflar, beden güçsüz düşer ve hatta kalıcı hastalıklara dahi sebep olabilir.Kalp,mide,bağırsak,sindirim sistemi,karaciger ve diğer tüm organlar beslenme şeklinden direkt etkilenir ve zaman içinde tepki vermeye başlar.<br />
<br />
 Bunun yanında insanın, beslenmeden çok daha önemli bir ihtiyacı daha vardır.Yemek yemeden birkaç gün yaşayabilen insan ,bir iki gün vücuduna su girmemesi durumunda  öldürücü sonuçlarla karşılaşabilir.İnsan bedeninde, yaşam için gerekli olan tüm kimyasal işlemler suyun yardımıyla oluşur.Acıktığında besin alamayan,su ihtiyacını karşılayamayan insanın enerjisi tükenir,halsizleşir,dikkati ve şuuru zayıflar,agresif bir yapıya sahip olmaya başlar.Bu durumda iş yapması,araba kullanması,ders çalışması gibi günlük eylemleri gerçekleştirmesi imkansızlaşır.Kısaca insan, yaşamını sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmesi için su ve besine muhtaçtır.Su sadece vücüdun sağlıklı bir şekilde fonksyonlarını devam ettirmesi için değil,aynı zamanda temizliği içinde gerekli bir maddedir.Su olmadan hayatın olması imkansızdır.İnsanlar ve yeryüzündeki tüm canlılar, Allah'ın verdiği bu eşsiz nimete muhtaçtır.Ancak son yıllarda yaşanan kuraklık, insanları zor günlerin beklediğini açıkça göstermektedir.  İnsanı böyle bir  acizlikle yaratan Allah,elbette  bunu belli bir amaç için yapmıştır. Allah karşısındaki acizliğini gören insan, O'nun kendisini davet ettiği yola uymalı; geçici ve eksik olan bu dünyaya bağlanmamalı, sonsuz bir yurt olan ahiret için hazırlık yapmalıdır. <br />
<br />
 ''Andolsun, biz de Firavun aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.'' (7/130)<br />
<br />
UYKU İHTİYACI:<br />
<br />
 İnsan bedenin acizliği bunlarla da sınırlı değildir. Her insan günün belli bir zamanını uyuyarak geçirmek zorundadır. 24 saatin  en fazla 18 saatini şuurlu olarak geçiren insan geri kalan  6 saati uykuda bilinci tamamen kapalı olarak geçiriyor. Bu da ortalama 60 senelik bir yaşamın en az 1/ 4'ü yani 15 senesi "bilinçsiz" olarak geçmesi demektir.<br />
İnsanın iki günden fazla uykusuz kalması çok zordur. Uykusuz kalan bir insanda yan etkiler hemen kendini gösterir.Gözleri kanlanmaya başlar,rengi solar.Eğer süre daha da uzarsa şuur kaybı kendini göstermeye başlar ve en sonunda istesede istemesede gözleri kapanır ve uykuya dalar.Bu durum bütün insanlar için değişmez bir kuraldır.<br />
<br />
Uykunun hemen öncesinde, vücut adeta ölür gibi duyarsızlaşmaya başlar, hiçbir şeye tepki veremez hale gelir. Biraz önce sesi duyan ve algılayan kulaklar, fiziksel açıdan sağlam bir durumda olmalarına rağmen duyamaz, fonksiyonlarını yerine getiremezler. Beden bütün faaliyetlerini minimum seviyeye indirir, dikkat azalır, konsantrasyon düşer, hareketler yavaşlar. Ölümü ruhun bedenden ayrılması olarak tanımladığımıza göre, bu da bir tür ölümdür. Çünkü insanın bedeni yatağında yatmaktadır ama o anda ruhu çok farklı bir mekanda, çok farklı olaylar yaşadığını sanmaktadır. Belki kendisini deniz kenarında, sıcağın altında hissetmektedir, ama aslında o an odasında yatmaktadır. Ölüm de insana aynı etkiyi yapar: Onu bu dünyada kullandığı bedenden ayırır ve yeni bir bedenle yeni bir dünyaya taşır.<br />
<br />
Yarı ölüm sayılan uykudan uyanmak aslında bir mucizedir. Ama sahip olduğu herşey gibi bu da insana ülfet gelir.Bir gün sahip olduklarını kaybedebileceğini düşünemeyen insan , Allah'ın kadrini gereği gibi takdir edemez ve bencil tutkularına kapılıp hayatı, Allah'ın razı olmayacağı şekilde yaşar.<br />
<br />
''Sizi geceleyin öldüren ve gündüzün 'güç yetirip etkilemekte olduklarınızı' bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten O'dur..'' (Enam Suresi, 60)<br />
<br />
HASTALIK VE KAZALAR<br />
<br />
Allah insanı mükemmel bir şekilde yaratmış ve yaşayabilmesi için ihtiyacı olan herşeyi vermiştir.İnsan,sabah uyandığı andan itibaren ,şükredecek pekçok nimetle yeni bir güne başlar.Nefes alabilen,mükemmel bir netlikle görebilen,duyabilen ve yüzlerce nimetin tadını alabilen bir bedene sahip olmak, hiç kuşkusuz büyük bir şükür sebebidir.Ancak bütün bu mucizevi olayların çok hassas dengeler üzerinde olduğunu bilmek ve her an için bu güzelliklerin kaybedilebileceğini düşünmek ,insanın aczinin bir başka ispatıdır.<br />
<br />
 Nitekim bir sabah görme duyumuzu kaybetmiş olarak uyanabiliriz.Bunun için beyinden göze giden sinirlerde meydana gelebilecek ufak bir hasar, görme duyusunun kaybına neden olabilir. Yürüyebilen,konuşabilen,düşünebilen ve her işini kendi yapabilen bir insan,her an için beyinden duyu organlarına giden sinirlerin kopmasıyla sahip olduğu herşeyi kaybedebilir.Birgün önce kendinden son derece emin olan,gücüne ve bedenine güvenen  insanın, bir gün sonra sahibi olduğunu düşündüğü şeyleri kaybetmesi kesinlikle imkansız değildir.<br />
Soluduğumuz havadaki oksijen tüm canlılar için en ideal ölçüdedir.Yaşamamız için gerekli olan herşey belli bir ölçüyle yaratılmıştır ve en ufak bir denge bozukluğu hayatımızı alt üst edebilir.Sıcaklıktaki aşırı artış ya da düşüş bedenimize zarar verebilir,sıkıntılı anlar yaşamamıza sebep olabilir.Kısaca insan bedeni çevresel faktörlere bağlı olarak kolaylıkla zarar görebilir.<br />
<br />
 İnsan, hayatı boyunca pekçok kez küçücük bir mikrop karşısında aciz kalır ve hastalığa yakalanır.Bu hastalıklar tedavisi kolay olabileceği gibi, çok zor olması, hatta imkansız olması ihtimal dahilindedir.Maddi açıdan ne kadar güçlü olursa osun, tedavisi olmayan hastalığa yakalanan bir insan için acı olan şey, güvendiği gücünün küçük bir mikrobu yenmeye yetmemesidir.Ya da güzelliğine güvenen bir insanın bir kaza sonucu tüm güzelliğini yitirmesi ve hatta sakat kalması, insana sahip olduğu şeylerin ne kadar geçici ve yalan olduğunu gösterir.<br />
<br />
 Yemeği fazla kaçıran bir insanın midesinin rahatsızlanması ,vücudunda herhangi bir nedenden dolayı  acı oluşması,önüne geçemediği başağrısı ve diğer bedensel ve ruhsal olarak yaşadığı her türlü acı, insanın muhtaç bir varlık olduğunun ve acizliğinin göstergesidir. Çoğu zaman bir ilaçtan ya da bir insandan medet uman kişi, tedavi olup bir an önce sağlığına kavuşmak ister.<br />
<br />
 İnsan  güçlü bir hafızaya sahiptir.Ancak herşeyi hatırlaması neredeyse imkansızdır.Unutmak da insanın acizliklerinden sadece bir tanesidir.<br />
<br />
İnsanın sahip olduğu  tek dostu hiç şüphesiz Allah'tır.Bu gerçeği görmek istemeyen, tamamiyle şeytanın esiri olmuş insan içinse değerli olan tek şey maddi güçtür.Etrafındaki insanlara menfaat için yaklaşan bu insanlar, zor günlerinde yine kendileri gibi aciz olan bir başka insandan medet umar.Ancak gerçek mutluluğu ve huzuru asla bulamazlar.Tatminkar olmayan nefisleri her zaman daha fazlasını,daha iyisini ister.Onlar için mutluluk bir türlü bitmek bilmeyen bir yolun sonundadır.Bu uzun yolda ''nihayet mutluluğu yakaladım''derler ama her seferinde seraba dönüşür. Allah'ın razı olmayacağı bir hayat yaşayan bütün insanların mutlak sonu budur. İnkarcılar yaşadıkları acizlikleri bela olarak algılar ve kendi güçleriyle bu kötü durumdan kurtulmaya çalışırlar. Bütün bu acizlikler müminler içinse Allah'a olan bağlılıklarının artmasını demektir. Müminler sahip oldukları herşeyin sahibinin Allah olduğunu bildiği için ömürleri boyunca sadece O'nun rızasını gözeterek yaşamaya çalışırlar.Allah karşısındaki acizliklerini bilirler ve sürekli şükürle ve duayla O'na olan bağlılıklarını gösterirler.<br />
<br />
 İnkarcıların gösterdiği çirkin tavırlar için Allah şöyle bildirmiştir:<br />
 <br />
 ''O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar, Biz onlara, ancak günahları daha da artsın, diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılatıcı bir azab vardır.'' (Al-i İmran Suresi, 178)<br />
<br />
YAŞLILIK<br />
<br />
 ''Evet Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi..'' (Enbiya Suresi, 44)<br />
<br />
 İnsan, yıllar geçtikçe, zamanın yıpratıcı etkisiyle karşı karşıya kalır ve önüne geçilemez bir şekilde yaşlanmaya başlar.Bakım kremlerine ve estetik cerrahlarına döktüğü onca paraya rağmen cildi kırışır,yüz ifadesi tamamen değişir ve yaşlılığın belirtilerini hem aynada hemde yavaşlayan ve ağırlaşan bedeninde iyice hissetmeye başlar.Geçen yılların bütün yorgunluğu üzerine çökercesine, artık tek başına ayakta durmakta zorlanır ve genellikle başkalarının desteğine,yardımına ihtiyaç duyar.Bu hiç kuşkusuz insanın aslında ne kadar aciz bir varlık olduğunu gösteren en büyük kanıtıdır.<br />
<br />
''Allah sizi yarattı, sonra sizi öldürüyor, sizden kimi de, bildikten sonra bir şey bilmesin diye, ömür en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilir. Şüphesiz Allah bilendir, herşeye güç yetirendir.'' (Nahl Suresi, 70)<br />
Bir zamanlar başarılarıyla takdir edilen,alkışlanan,gıptayla bakılan bir kişi artık sona yaklaşmış ve 'kendinin' olduğunu düşündüğü gücünü kaybetmeye başlamıştır.Artık yeni doğmuş bir bebek gibi bakıma ve ilgiye muhtaçtır.Herşeyin sahibi olan Allah'ın varlığını düşünmeden yaşayan  bir insan için yaşlılık büyük bir acizliktir. <br />
<br />
''Allah sizi bir za'ftan yarattı, sonra (bu) za'fın ardından bir kuvvet kıldı, sonra bu kuvvetin ardından da bir za'f ve yaşlılık verdi. Dilediğini yaratır. O, bilendir, güç yetirendir.'' (Rum Suresi, 54)<br />
<br />
Yaşlılıkla Gelen Fiziki Bozulmalar:<br />
<br />
 Yaşlılıkla birlikte insan bedeninde pekçok değişim olur. Deri, insanın bedenini saran ve ona güzellik kazandıran yaklaşık bir milimetrelik bir dokudur. Deri kaldırıldığında estetik yönden hiç de hoş olmayan bir görüntü ortaya çıkar. Öyle ki oluşan manzaraya bakmak bile oldukça güçtür. Çünkü deri, koruyucu fonksiyonunun yanısıra düzgün ve pürüzsüz bir görünüm verdiği için estetik yönden çok önemli bir işlev üstlenmiştir. Bu durumda, "insanın övündüğü, çevresine gösteriş yaptığı özelliği, vücudunun her yerini kaplayan yaklaşık 2 kilogramlık deridir" diyebiliriz. Fakat ne hikmettir ki, yaşlılığın en fazla tahribat yaptığı yer de yine deridir. Yaşlandıkça esnekliği azalan deri, incelir,kırışır  ve sarkar.Bir zamanlar pürüzsüz ve sağlıklı bir renge sahip olan deri, geçen yıllar karşısında bu güzellikleri kaybeder.<br />
<br />
 Yaşlılığın insanda meydana getirdiği değişimler bununla sınırlı değildir. Güçsüzleşen ve eğilen kemikler insanın dik durmasına engel olur. Omurilikte meydana gelen doğal eğilme nedeniyle kamburluk ortaya çıkar. Bir zamanlar dimdik ve kendine güvenir bir şekilde dolaşan insan, yaşlılıkla birlikte bu özelliğini yitirmeye başlar.<br />
<br />
 Aynı zamanda yaşlanan insanların sinir hücrelerinde yenilenme olmadığı için, tüm duyularda belli bir duyum kaybı oluşur. Gözlerde yaşlanma ile birlikte, ışık şiddetine tepki olarak boyut değiştirme kabiliyeti azalır. Bu durum görme yeteneğini kısıtlar; renklerin canlılığı, cisimlerin şekli, konumları ve uzaklıkları bulanıklaşır. Kulaklarında işitme kaybı olur.Dişleri ve saçları dökülür.Hafızaları zayıflar ve birkaç dakika önce olan bir olayı dahi unutabilirler.Güçsüzleşen savunma mekanizmaları pekçok hastalığa daha çabuk yakalanmalarına sebep olur.Kanser gibi ciddi hastalıklara yakalanma riski bu yaşlarda daha sık görülür.Bedensel olarakta güçsüz düşen yaşlı bir insan çevresindeki insanlara muhtaç bir şekilde yaşamaya devam eder.<br />
<br />
Bunlar insanlar için alışılması zor durumlardır. Ancak acizliğini farkedip Allah'a olan şükürlerini artırmak ve sadece O'nun razı olacağı şekilde yaşamak için özel olarak yaratılmış fırsatlardır.Önemli olan, sahip olduğumuz bütün bu nimetleri kaybetmeden önce dünya hayatının geçici süslerini terketmeli ve tamamiyle Allah'a teslim olmalıyız.<br />
<br />
''Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiçbir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için Biz ayetleri böyle birer birer açıklarız.'' (Yunus Suresi, 24)<br />
<br />
 ÖLÜM:<br />
<br />
 "Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra Bize döndürüleceksiniz" (Ankebut Suresi, 57) <br />
 <br />
Hergün giderek ölüme daha da yaklaşıyoruz. Vakit geldiği zaman ölümü engeleyebilecek hiçbir güç yoktur.Allah'ın dilediği an bu dünyadaki varlığımız sona erecek ve bizim için  asıl hayat başlayacaktır.<br />
<br />
De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)<br />
<br />
<br />
<br />
 İnsanın ömrü boyunca sahiplendiği bedeni, ölümle birlikte tanınmayacak bir hale gelir.Gerçek olarak düşündüğü bu hayatın ardından ,geride kalan sadece bir mezar taşından başka birşey değildir.Beden ölümle birlikte akıl almaz bir şekilde değişime uğrar ve zaman içinde kemik yığınına dönüşür. Mezara konan beden hızla  parçalanma sürecine girer.Karında toplanan gazlar cesedi şişirirerek vücudu tanınmaz hale getirir.Gazın diyaframa yaptığı basınçtan dolayı ağızdan ve burundan kanlı köpükler gelmeye başlar.Çürüme ilerledikçe kıllar,tırnaklar,avuç içleri ve tabanlar yerlerinden ayrılır ve en sonunda karın bölgesinde toplanan gazlar deriyi zayıf noktasından patlatır ve etrafa son derece pis bir koku yayılır.Beyin tamamen çürür ve kil görünümünü alır ve kemikler birbirinden ayrılarak iskelet dağılır.<br />
<br />
Kısacası 'ben' sandığınız beden, oldukça iğrenç bir sonla yok olur ve geride sadece birkaç kemik parçası kalır.<br />
<br />
''De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçış size kesin olarak bir yarar sağlamaz; böyle olsa bile, pek az (bir zaman) dışında metalanıp yararlandırılmazsınız.'' (Ahzab Suresi, 16)<br />
<br />
 Allah dileseydi tüm canlıları kusursuz yaratır, tüm acizliklerden müstağni kılardı. Elbette Allah bütün bu acizlikleri insanları denemek için yaratmıştır.Acizliğini kabul etmeden yaşayan insan, hayatı boyunca başına gelen kötü olaylarda  büyük acılar yaşar .Allah'a inanan ve tamamen O'na teslim olan,sahip olduğu herşeyin sahibinin Allah olduğunu bilen ve şükreden bir insan için hayat çok daha güzel ve çok daha huzurludur.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[BEDENSEL ACİZLİKLERİMİZ<br />
<br />
 Allah insanı en mükemmel şekilde yaratmış ve onu pek çok üstün özelliklerle diğer  tüm canlılar içerisinde üstün kılmıştır.  Ancak bütün üstün özelliklerine rağmen  pekçok acizliği de bedeninde barındıran insan ,ömrünün büyük bir kısmını, vücudunu ve çevresini temizleyerek geçirmek zorunda kalır ve ne kadar önüne geçmeye çalışsa da yıllar içerisinde hızla yıpranıp yaşlanır.<br />
<br />
İnsan bedenindeki acizlikler, bedeni oluşturan ortalama 70-80 kiloluk ''et,kemik ve yağla'' kendini göstermeye başlar.Açıkta bırakıldığında sadece birkaç saat içerisinde bozulan ve kokuşan ''et ve yağ'', çok ince bir deri ile kaplanmıştır.Bu narin deri en ufak bir darbede zarar görür,morarır,kolaylıkla çizilir ve yırtılır.Uzun süre güneş ışığına maruz kaldığında ise kızarır,su toplar ve deride yaralar oluşur.Cildinin güzelliğiyle övünen bir insan için bu durum oldukça acıdır.İnsan derisi, küçük bir sivrisineğe ya da akrep ,böcek gibi  küçük canlıların ısırmalarına karşı da son derece hassastır.Acı,kaşıntı,hatta ciddi yaralanmalara ve ölüme dahi sebep olabilir.<br />
<br />
Allah insanı mükemmel bir surette yaratmasına rağmen ,dünya hayatının geçiciliğini göstermek için onu bu kadar çabuk zarar görebilen maddelerden meydana getirmiştir. İnsanın kendi acizliğini görüp Allah'ın üstünlüğünü kabul etmesi ve O'na muhtaç olduğunu anlaması açısından büyük önem taşıyan bu konu Kuran'da şöyle bildirilmiştir:<br />
 <br />
''Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır.'' (Fatır Suresi, 15)<br />
 ALLAH&#8217;IN İNSANA VERDİĞİ FİZİKSEL ACİZLİKLER:<br />
<br />
 BEDEN TEMİZLİĞİ:<br />
<br />
 İnsan, bedenini temiz tutmak, ona hergün düzenli olarak bakım yapmak zorundadır. Bu bakım için ayırdığı vakit, hayatının oldukça büyük bir bölümünü kapsar. <br />
Sabah uyandığı andan itibaren uygulaması gereken pekçok işlem vardır. Gözünü açtığında gideceği ilk yer banyodur.Çünkü ağzında son derece rahatsız edici bir tat ve kokuyla uyanmıştır ve dişlerini fırçalaması şarttır.Ayrıca el ve yüz temizliğide zorunludur.Ancak bu temizlikte yeterli olmaz.Çünkü bir önceki gün ve gece boyunca saçları yağlanmış,kepeklenmiş ve vücudu terlemiştir. Yapılması gereken şey mutlaka banyo yapmaktır.Bunu yapmadığı takdirde yağlı saçlarla ve kokan bir vücutla insanların arasına girecek, bu da hiç hoş olmayacaktır.İnsan giydiği kıyafetlerin temizliğine de özen göstermek zorundadır.Birkaç gün boyunca aynı kıyafetleri yıkamadan giymek oldukça itici bir görüntüye sebep olur..<br />
<br />
İnsanın belirli periyodlarla yapması gereken diğer bir zorunlu işlemse tırnak bakımıdır. Pekçok mikrobu içinde barındıran tırnaklar düzenli olarak kesilmediği ve temizlenmediği takdirde oldukça sağlıksız bir durum ortaya çıkar . <br />
<br />
 Hemen her sabah yapılması zorunlu bir başka işlem ise sakal traşıdır. İki gün traş olmayan bir erkek bakımsız ve sağlıksız bir görüntü sergiler.<br />
<br />
 İnsanın hergün yapmak zorunda olduğu işlerden biri de tuvalet ihtiyacını karşılamaktır. Bu ihtiyacını 1 gün bile ertelemesi söz konusu olamaz.Aynı şekilde kulak ve burun temizliği de insanın yapması gereken diğer zorunlu işlemlerdir.<br />
<br />
 Görüldüğü gibi insan zamanının çoğunu temizlik ve bakımla geçirir.Bunu yapmadığı takdirde  hoş olmayan,son derece itici bir görünüme sahip olur. Ancak insan ne kadar temizlik ve bakım yaparsa yapsın çok kısa bir süre içinde aynı şeyleri yeniden yapmak zorunda kalır.<br />
<br />
 Dişlerini fırçalayan insan bir saat sonra sanki hiç fırçalamamış gibi olur.Aynı şekilde banyo yapan kişi eğer yaz mevsimindeyse birkaç saat içinde sanki hiç banyo yapmamış gibi terler ve yeniden yıkanma ihtiyacı hisseder.Vücut ısısının artmasıyla oluşan terlemenin önüne geçmek neredeyse imkansızdır.Gün içinde yapılan bütün bakımlar ertesi gün yok olur ve insan her sabah aynı şeyleri yeniden yapmak zorunda kalır.Tırnak ve sakal ne kadar kesilirse kesilsin yine uzar ve ömrü boyunca da uzamaya devam eder.<br />
<br />
Burada önemli olan, bu fiziksel acizliklerin bir amaca yönelik olduğunu kavrayabilmektir. Bunlar insanlar için özel olarak yaratılmıştır ve insanın kendi acizliğini görüp Allah'a karşı olan sevgisini,korkusunu ve şükrünü artırması açısından son derece önemlidir.<br />
<br />
BESLENME İHTİYACI<br />
<br />
 İnsanın tüm bu ihtiyaçlarının yanısıra yaşamını sürdürebilmesi için beslenmesi gerekmektedir.Üstelik bu beslenme son derece dikkatli yapılmalı ve bedenin ihtiyacı olan tüm maddelerden belirli miktarda alınmalıdır.İnsan vücudu, sağlıklı bir şekilde fonksyonlarına devam etmek için protein,karbonhidrat,şeker,vitamin ve çeşitli  minerallere ihtiyaç duyar.Bu maddelerden ihtiyacı oranında alamazsa iç organlarda ciddi hasarlar oluşabilir,cildi bozulur,bağışıklık sistemi zayıflar, beden güçsüz düşer ve hatta kalıcı hastalıklara dahi sebep olabilir.Kalp,mide,bağırsak,sindirim sistemi,karaciger ve diğer tüm organlar beslenme şeklinden direkt etkilenir ve zaman içinde tepki vermeye başlar.<br />
<br />
 Bunun yanında insanın, beslenmeden çok daha önemli bir ihtiyacı daha vardır.Yemek yemeden birkaç gün yaşayabilen insan ,bir iki gün vücuduna su girmemesi durumunda  öldürücü sonuçlarla karşılaşabilir.İnsan bedeninde, yaşam için gerekli olan tüm kimyasal işlemler suyun yardımıyla oluşur.Acıktığında besin alamayan,su ihtiyacını karşılayamayan insanın enerjisi tükenir,halsizleşir,dikkati ve şuuru zayıflar,agresif bir yapıya sahip olmaya başlar.Bu durumda iş yapması,araba kullanması,ders çalışması gibi günlük eylemleri gerçekleştirmesi imkansızlaşır.Kısaca insan, yaşamını sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmesi için su ve besine muhtaçtır.Su sadece vücüdun sağlıklı bir şekilde fonksyonlarını devam ettirmesi için değil,aynı zamanda temizliği içinde gerekli bir maddedir.Su olmadan hayatın olması imkansızdır.İnsanlar ve yeryüzündeki tüm canlılar, Allah'ın verdiği bu eşsiz nimete muhtaçtır.Ancak son yıllarda yaşanan kuraklık, insanları zor günlerin beklediğini açıkça göstermektedir.  İnsanı böyle bir  acizlikle yaratan Allah,elbette  bunu belli bir amaç için yapmıştır. Allah karşısındaki acizliğini gören insan, O'nun kendisini davet ettiği yola uymalı; geçici ve eksik olan bu dünyaya bağlanmamalı, sonsuz bir yurt olan ahiret için hazırlık yapmalıdır. <br />
<br />
 ''Andolsun, biz de Firavun aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.'' (7/130)<br />
<br />
UYKU İHTİYACI:<br />
<br />
 İnsan bedenin acizliği bunlarla da sınırlı değildir. Her insan günün belli bir zamanını uyuyarak geçirmek zorundadır. 24 saatin  en fazla 18 saatini şuurlu olarak geçiren insan geri kalan  6 saati uykuda bilinci tamamen kapalı olarak geçiriyor. Bu da ortalama 60 senelik bir yaşamın en az 1/ 4'ü yani 15 senesi "bilinçsiz" olarak geçmesi demektir.<br />
İnsanın iki günden fazla uykusuz kalması çok zordur. Uykusuz kalan bir insanda yan etkiler hemen kendini gösterir.Gözleri kanlanmaya başlar,rengi solar.Eğer süre daha da uzarsa şuur kaybı kendini göstermeye başlar ve en sonunda istesede istemesede gözleri kapanır ve uykuya dalar.Bu durum bütün insanlar için değişmez bir kuraldır.<br />
<br />
Uykunun hemen öncesinde, vücut adeta ölür gibi duyarsızlaşmaya başlar, hiçbir şeye tepki veremez hale gelir. Biraz önce sesi duyan ve algılayan kulaklar, fiziksel açıdan sağlam bir durumda olmalarına rağmen duyamaz, fonksiyonlarını yerine getiremezler. Beden bütün faaliyetlerini minimum seviyeye indirir, dikkat azalır, konsantrasyon düşer, hareketler yavaşlar. Ölümü ruhun bedenden ayrılması olarak tanımladığımıza göre, bu da bir tür ölümdür. Çünkü insanın bedeni yatağında yatmaktadır ama o anda ruhu çok farklı bir mekanda, çok farklı olaylar yaşadığını sanmaktadır. Belki kendisini deniz kenarında, sıcağın altında hissetmektedir, ama aslında o an odasında yatmaktadır. Ölüm de insana aynı etkiyi yapar: Onu bu dünyada kullandığı bedenden ayırır ve yeni bir bedenle yeni bir dünyaya taşır.<br />
<br />
Yarı ölüm sayılan uykudan uyanmak aslında bir mucizedir. Ama sahip olduğu herşey gibi bu da insana ülfet gelir.Bir gün sahip olduklarını kaybedebileceğini düşünemeyen insan , Allah'ın kadrini gereği gibi takdir edemez ve bencil tutkularına kapılıp hayatı, Allah'ın razı olmayacağı şekilde yaşar.<br />
<br />
''Sizi geceleyin öldüren ve gündüzün 'güç yetirip etkilemekte olduklarınızı' bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten O'dur..'' (Enam Suresi, 60)<br />
<br />
HASTALIK VE KAZALAR<br />
<br />
Allah insanı mükemmel bir şekilde yaratmış ve yaşayabilmesi için ihtiyacı olan herşeyi vermiştir.İnsan,sabah uyandığı andan itibaren ,şükredecek pekçok nimetle yeni bir güne başlar.Nefes alabilen,mükemmel bir netlikle görebilen,duyabilen ve yüzlerce nimetin tadını alabilen bir bedene sahip olmak, hiç kuşkusuz büyük bir şükür sebebidir.Ancak bütün bu mucizevi olayların çok hassas dengeler üzerinde olduğunu bilmek ve her an için bu güzelliklerin kaybedilebileceğini düşünmek ,insanın aczinin bir başka ispatıdır.<br />
<br />
 Nitekim bir sabah görme duyumuzu kaybetmiş olarak uyanabiliriz.Bunun için beyinden göze giden sinirlerde meydana gelebilecek ufak bir hasar, görme duyusunun kaybına neden olabilir. Yürüyebilen,konuşabilen,düşünebilen ve her işini kendi yapabilen bir insan,her an için beyinden duyu organlarına giden sinirlerin kopmasıyla sahip olduğu herşeyi kaybedebilir.Birgün önce kendinden son derece emin olan,gücüne ve bedenine güvenen  insanın, bir gün sonra sahibi olduğunu düşündüğü şeyleri kaybetmesi kesinlikle imkansız değildir.<br />
Soluduğumuz havadaki oksijen tüm canlılar için en ideal ölçüdedir.Yaşamamız için gerekli olan herşey belli bir ölçüyle yaratılmıştır ve en ufak bir denge bozukluğu hayatımızı alt üst edebilir.Sıcaklıktaki aşırı artış ya da düşüş bedenimize zarar verebilir,sıkıntılı anlar yaşamamıza sebep olabilir.Kısaca insan bedeni çevresel faktörlere bağlı olarak kolaylıkla zarar görebilir.<br />
<br />
 İnsan, hayatı boyunca pekçok kez küçücük bir mikrop karşısında aciz kalır ve hastalığa yakalanır.Bu hastalıklar tedavisi kolay olabileceği gibi, çok zor olması, hatta imkansız olması ihtimal dahilindedir.Maddi açıdan ne kadar güçlü olursa osun, tedavisi olmayan hastalığa yakalanan bir insan için acı olan şey, güvendiği gücünün küçük bir mikrobu yenmeye yetmemesidir.Ya da güzelliğine güvenen bir insanın bir kaza sonucu tüm güzelliğini yitirmesi ve hatta sakat kalması, insana sahip olduğu şeylerin ne kadar geçici ve yalan olduğunu gösterir.<br />
<br />
 Yemeği fazla kaçıran bir insanın midesinin rahatsızlanması ,vücudunda herhangi bir nedenden dolayı  acı oluşması,önüne geçemediği başağrısı ve diğer bedensel ve ruhsal olarak yaşadığı her türlü acı, insanın muhtaç bir varlık olduğunun ve acizliğinin göstergesidir. Çoğu zaman bir ilaçtan ya da bir insandan medet uman kişi, tedavi olup bir an önce sağlığına kavuşmak ister.<br />
<br />
 İnsan  güçlü bir hafızaya sahiptir.Ancak herşeyi hatırlaması neredeyse imkansızdır.Unutmak da insanın acizliklerinden sadece bir tanesidir.<br />
<br />
İnsanın sahip olduğu  tek dostu hiç şüphesiz Allah'tır.Bu gerçeği görmek istemeyen, tamamiyle şeytanın esiri olmuş insan içinse değerli olan tek şey maddi güçtür.Etrafındaki insanlara menfaat için yaklaşan bu insanlar, zor günlerinde yine kendileri gibi aciz olan bir başka insandan medet umar.Ancak gerçek mutluluğu ve huzuru asla bulamazlar.Tatminkar olmayan nefisleri her zaman daha fazlasını,daha iyisini ister.Onlar için mutluluk bir türlü bitmek bilmeyen bir yolun sonundadır.Bu uzun yolda ''nihayet mutluluğu yakaladım''derler ama her seferinde seraba dönüşür. Allah'ın razı olmayacağı bir hayat yaşayan bütün insanların mutlak sonu budur. İnkarcılar yaşadıkları acizlikleri bela olarak algılar ve kendi güçleriyle bu kötü durumdan kurtulmaya çalışırlar. Bütün bu acizlikler müminler içinse Allah'a olan bağlılıklarının artmasını demektir. Müminler sahip oldukları herşeyin sahibinin Allah olduğunu bildiği için ömürleri boyunca sadece O'nun rızasını gözeterek yaşamaya çalışırlar.Allah karşısındaki acizliklerini bilirler ve sürekli şükürle ve duayla O'na olan bağlılıklarını gösterirler.<br />
<br />
 İnkarcıların gösterdiği çirkin tavırlar için Allah şöyle bildirmiştir:<br />
 <br />
 ''O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar, Biz onlara, ancak günahları daha da artsın, diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılatıcı bir azab vardır.'' (Al-i İmran Suresi, 178)<br />
<br />
YAŞLILIK<br />
<br />
 ''Evet Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi..'' (Enbiya Suresi, 44)<br />
<br />
 İnsan, yıllar geçtikçe, zamanın yıpratıcı etkisiyle karşı karşıya kalır ve önüne geçilemez bir şekilde yaşlanmaya başlar.Bakım kremlerine ve estetik cerrahlarına döktüğü onca paraya rağmen cildi kırışır,yüz ifadesi tamamen değişir ve yaşlılığın belirtilerini hem aynada hemde yavaşlayan ve ağırlaşan bedeninde iyice hissetmeye başlar.Geçen yılların bütün yorgunluğu üzerine çökercesine, artık tek başına ayakta durmakta zorlanır ve genellikle başkalarının desteğine,yardımına ihtiyaç duyar.Bu hiç kuşkusuz insanın aslında ne kadar aciz bir varlık olduğunu gösteren en büyük kanıtıdır.<br />
<br />
''Allah sizi yarattı, sonra sizi öldürüyor, sizden kimi de, bildikten sonra bir şey bilmesin diye, ömür en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilir. Şüphesiz Allah bilendir, herşeye güç yetirendir.'' (Nahl Suresi, 70)<br />
Bir zamanlar başarılarıyla takdir edilen,alkışlanan,gıptayla bakılan bir kişi artık sona yaklaşmış ve 'kendinin' olduğunu düşündüğü gücünü kaybetmeye başlamıştır.Artık yeni doğmuş bir bebek gibi bakıma ve ilgiye muhtaçtır.Herşeyin sahibi olan Allah'ın varlığını düşünmeden yaşayan  bir insan için yaşlılık büyük bir acizliktir. <br />
<br />
''Allah sizi bir za'ftan yarattı, sonra (bu) za'fın ardından bir kuvvet kıldı, sonra bu kuvvetin ardından da bir za'f ve yaşlılık verdi. Dilediğini yaratır. O, bilendir, güç yetirendir.'' (Rum Suresi, 54)<br />
<br />
Yaşlılıkla Gelen Fiziki Bozulmalar:<br />
<br />
 Yaşlılıkla birlikte insan bedeninde pekçok değişim olur. Deri, insanın bedenini saran ve ona güzellik kazandıran yaklaşık bir milimetrelik bir dokudur. Deri kaldırıldığında estetik yönden hiç de hoş olmayan bir görüntü ortaya çıkar. Öyle ki oluşan manzaraya bakmak bile oldukça güçtür. Çünkü deri, koruyucu fonksiyonunun yanısıra düzgün ve pürüzsüz bir görünüm verdiği için estetik yönden çok önemli bir işlev üstlenmiştir. Bu durumda, "insanın övündüğü, çevresine gösteriş yaptığı özelliği, vücudunun her yerini kaplayan yaklaşık 2 kilogramlık deridir" diyebiliriz. Fakat ne hikmettir ki, yaşlılığın en fazla tahribat yaptığı yer de yine deridir. Yaşlandıkça esnekliği azalan deri, incelir,kırışır  ve sarkar.Bir zamanlar pürüzsüz ve sağlıklı bir renge sahip olan deri, geçen yıllar karşısında bu güzellikleri kaybeder.<br />
<br />
 Yaşlılığın insanda meydana getirdiği değişimler bununla sınırlı değildir. Güçsüzleşen ve eğilen kemikler insanın dik durmasına engel olur. Omurilikte meydana gelen doğal eğilme nedeniyle kamburluk ortaya çıkar. Bir zamanlar dimdik ve kendine güvenir bir şekilde dolaşan insan, yaşlılıkla birlikte bu özelliğini yitirmeye başlar.<br />
<br />
 Aynı zamanda yaşlanan insanların sinir hücrelerinde yenilenme olmadığı için, tüm duyularda belli bir duyum kaybı oluşur. Gözlerde yaşlanma ile birlikte, ışık şiddetine tepki olarak boyut değiştirme kabiliyeti azalır. Bu durum görme yeteneğini kısıtlar; renklerin canlılığı, cisimlerin şekli, konumları ve uzaklıkları bulanıklaşır. Kulaklarında işitme kaybı olur.Dişleri ve saçları dökülür.Hafızaları zayıflar ve birkaç dakika önce olan bir olayı dahi unutabilirler.Güçsüzleşen savunma mekanizmaları pekçok hastalığa daha çabuk yakalanmalarına sebep olur.Kanser gibi ciddi hastalıklara yakalanma riski bu yaşlarda daha sık görülür.Bedensel olarakta güçsüz düşen yaşlı bir insan çevresindeki insanlara muhtaç bir şekilde yaşamaya devam eder.<br />
<br />
Bunlar insanlar için alışılması zor durumlardır. Ancak acizliğini farkedip Allah'a olan şükürlerini artırmak ve sadece O'nun razı olacağı şekilde yaşamak için özel olarak yaratılmış fırsatlardır.Önemli olan, sahip olduğumuz bütün bu nimetleri kaybetmeden önce dünya hayatının geçici süslerini terketmeli ve tamamiyle Allah'a teslim olmalıyız.<br />
<br />
''Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiçbir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için Biz ayetleri böyle birer birer açıklarız.'' (Yunus Suresi, 24)<br />
<br />
 ÖLÜM:<br />
<br />
 "Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra Bize döndürüleceksiniz" (Ankebut Suresi, 57) <br />
 <br />
Hergün giderek ölüme daha da yaklaşıyoruz. Vakit geldiği zaman ölümü engeleyebilecek hiçbir güç yoktur.Allah'ın dilediği an bu dünyadaki varlığımız sona erecek ve bizim için  asıl hayat başlayacaktır.<br />
<br />
De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)<br />
<br />
<br />
<br />
 İnsanın ömrü boyunca sahiplendiği bedeni, ölümle birlikte tanınmayacak bir hale gelir.Gerçek olarak düşündüğü bu hayatın ardından ,geride kalan sadece bir mezar taşından başka birşey değildir.Beden ölümle birlikte akıl almaz bir şekilde değişime uğrar ve zaman içinde kemik yığınına dönüşür. Mezara konan beden hızla  parçalanma sürecine girer.Karında toplanan gazlar cesedi şişirirerek vücudu tanınmaz hale getirir.Gazın diyaframa yaptığı basınçtan dolayı ağızdan ve burundan kanlı köpükler gelmeye başlar.Çürüme ilerledikçe kıllar,tırnaklar,avuç içleri ve tabanlar yerlerinden ayrılır ve en sonunda karın bölgesinde toplanan gazlar deriyi zayıf noktasından patlatır ve etrafa son derece pis bir koku yayılır.Beyin tamamen çürür ve kil görünümünü alır ve kemikler birbirinden ayrılarak iskelet dağılır.<br />
<br />
Kısacası 'ben' sandığınız beden, oldukça iğrenç bir sonla yok olur ve geride sadece birkaç kemik parçası kalır.<br />
<br />
''De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçış size kesin olarak bir yarar sağlamaz; böyle olsa bile, pek az (bir zaman) dışında metalanıp yararlandırılmazsınız.'' (Ahzab Suresi, 16)<br />
<br />
 Allah dileseydi tüm canlıları kusursuz yaratır, tüm acizliklerden müstağni kılardı. Elbette Allah bütün bu acizlikleri insanları denemek için yaratmıştır.Acizliğini kabul etmeden yaşayan insan, hayatı boyunca başına gelen kötü olaylarda  büyük acılar yaşar .Allah'a inanan ve tamamen O'na teslim olan,sahip olduğu herşeyin sahibinin Allah olduğunu bilen ve şükreden bir insan için hayat çok daha güzel ve çok daha huzurludur.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ev Kazalarında İlkyardım]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3495</link>
			<pubDate>Mon, 08 Feb 2010 16:55:54 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3495</guid>
			<description><![CDATA[KAZA: İnsan iradesi dışında, ne zaman, nerede, nasıl olacağı bilinmeyen, yaralanma, can ve mal kaybına sebep olan<br />
olaylara KAZA denir. Kazalar önceden planlanmadığı için kaç kişinin, nasıl zarar göreceği bilinmez.<br />
Yapılan araştırmalarda kazaların büyük çoğunluğunun EVLERDE ve EVLERİN YAKINLARINDA meydana<br />
geldiği, oluşan kazalarda, ÇOCUKLARIN DAHA ÇOK ZARAR GÖRDÜĞÜ tespit edilmiştir.<br />
Önlemlere rağmen kaza olmuşsa kazadan sonra yapılacak küçük bir müdahale, kazanın en az zararla<br />
atlatılmasına yardımcı olacaktır.<br />
<br />
Ev kazalarını aşağıdaki gibi sınıflayabiliriz<br />
<br />
1- Yanıklar<br />
2- Kesikler<br />
3- Zehirlenmeler<br />
4- Düşme ve çarpmalar<br />
5- Burkulma, kırık ve çıkıklar<br />
6- Kulak, burun, boğaz ve göze yabancı cisim kaçması<br />
7- Isırıklar<br />
<br />
Yanık ; su buharı, su veya diğer sıcak sıvılar, ateş, sıcak cisim, elektrik, aşırı güneş ışını veya kimyasal<br />
maddelerin (asit ve baz) insan vücuduna temas etmesiyle vücutta meydana gelen doku harabiyetidir.<br />
Yanıklar insan vücuduna verdikleri zararlara göre sınıflandırılır:<br />
Birinci Derece Yanıklar:<br />
Güneş yanıkları ve çok sıcak olmayan maddelerin vücutta meydana getirdikleri yanıklardır. Yanığın oluştuğu<br />
yerde hafif kızarıklık ve ağrı hissi vardır. Hiçbir müdahale gerektirmezler. Kendi kendilerine iz bırakmadan<br />
iyileşirler.<br />
İkinci Derece Yanıklar:<br />
Sıcak su ile oluşan, dış deri ve derialtı dokusunun zarar gördüğü yanıklardır. Yanık yerinde içi su dolu kabarcıklar<br />
oluşur. Ağrı vardır. Sağlık kuruluşlarında steril (mikropsuz) bir bakımla iyileşirler. İyileştikten sonra iz bırakırlar.<br />
Üçüncü Derece Yanıklar:<br />
Şiddetli yanıklardır. Deri, deri altı dokusu , kas ve bazen kemikler bile hasar görür. Hastaneler veya özel yanık<br />
tedavi merkezlerinde uzun süreli tedavi sonucu iyileşirler. İyileştikten sonra sakatlıklar ve derin izler bırakırlar.<br />
<br />
YANIKLARDA ALINACAK ÖNLEMLER<br />
<br />
&#8226; Ütüleri sıcakken gelişigüzel yerlere koymayınız. Yanık ve hatta yangına neden olabilir.<br />
&#8226; Soba yanan odalarda çocuklarınızı yalnız bırakmayınız.<br />
&#8226; Çocuğun yiyecek ve içeceklerini sıcak olarak önüne koymayınız, yerken yanında bulununuz.<br />
&#8226; Soba ve ocak üzerindeki su dolu kapların saplarını çocukların erişemeyeceği şekilde içeriye dönük<br />
koyunuz.<br />
&#8226; Elekrikli aletlerinizi çalıştırırken, kabloların sarkmamasına dikkat ediniz.<br />
&#8226; Piknik tüplerini kullanırken çocuklardan uzak tutunuz.<br />
&#8226; Çocuğunuzu banyo yaptırırken banyo suyunun sıcaklığını mutlaka kontrol ediniz.<br />
&#8226; Yanıcı maddeleri (kibrit, benzin, alkol, gaz, kolonya vs. ) çocukların erişemeyeceği kapalı yerlerde<br />
muhafaza ediniz.<br />
&#8226; Elektrik ocakları veya şöminelerde çocukların ateşle temasını önleyecek özel koruyucular kullanınız.<br />
&#8226; Ağzınızda veya elinizde yanan sigara varken çocuğunuzu kucağınıza almayınız.<br />
<br />
YANIKLARDA YAPILACAK İLK MÜDAHALE<br />
<br />
&#8226; Su kabarcıklarının oluşmadığı, derinin hafif kızardığı birinci derece yanıkları soğuk su altına tutunuz,<br />
başka bir müdahaleye gerek kalmadan kendiliğinden iyileşir.<br />
&#8226; Su kabarcıklarının oluştuğu, derinin tamamen sıyrıldığı ikinci derece yanıkları, 5-10 dakika soğuk suyun<br />
altına tutunuz veya yanık üzerine buz koyunuz.<br />
&#8226; Yanığın üzerini varsa mikropsuz bir sargı beziyle, yoksa temiz bir bezle kapatınız.<br />
&#8226; Yanan kişi çok heyecanlı olacağından onu sakinleştiriniz, yatırınız, rahat etmesini sağlayınız.<br />
&#8226; Yanan kişinin elbiselerini çıkarmanız gerekiyorsa, kabarcıkları patlatmadan , elbiselerini yanık etrafından<br />
keserek çıkarınız.<br />
&#8226; Yanık vücutta geniş bir yer kaplıyorsa, kazazedeyi temiz bir çarşafa sarınız.<br />
&#8226; İkinci derece yanıklar, vücudun küçük bir kısmında dahi olsa, mikrop kaptığında iyileşme zamanı<br />
uzayacağından, imkanınız varsa hemen bir sağlık kuruluşuna götürünüz.<br />
<br />
YANIKLARDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN DURUMLAR<br />
<br />
&#8226; Yanığın kabarcıklarını patlatmayınız.<br />
&#8226; Yanan kişinin elbiselerini çekerek çıkarmayınız.<br />
&#8226; Ağır yanıklarda hastaya ağızdan yiyecek ve içecek vermeyiniz.<br />
&#8226; Yanık üzerine hiçbir şey sürmeyiniz. Yanık üzerine doktorun verdiği ilaçtan başka hiçbir şey sürmeyiniz.<br />
&#8226; Yanığı tentürdiyot veya benzeri şeylerle pansuman yapmayınız.<br />
&#8226; Yanığın üzerine kirli bez koymayınız.<br />
<br />
KESİKLER<br />
<br />
&#8226; Evlerde en çok karşılaşılan kazalardan biri de kesiklerdir.<br />
&#8226; Kesikler, bıçak, jilet. makas, satır, balta, cam kırığı, teneke parçası, çivi gibi kesici ve delici aletlerin<br />
vücudu örten deri üzerinde meydana getirdikleri hasarlardır.<br />
&#8226; Sadece dış derinin zarar görmesine sebep olan hafif kesikler olduğu gibi daha derin ve damar kesiklerine<br />
sebep olan ağır vakalarda olabilir.<br />
&#8226; Kesiğin az veya çok olmasına bakılmaksızın, en yakın sağlık kuruluşuna götürülerek TETANOZ AŞISI<br />
yaptırılmalıdır. Kesici aletlerin hepsinde (paslı olsun olmasın) tetanoz mikrobunun bulunma ihtimali çok<br />
yüksektir. Tetanoz hastalığının başladıktan sonra başka bir tedavisi yoktur. Aşı ile tetanoz hastalığından<br />
korunmak mümkündür.<br />
<br />
KESİKLER İÇİN ALINACAK ÖNLEMLER<br />
<br />
&#8226; Bıçak, jilet, makas gibi kesici aletleri çocukların erişemeyeceği şekilde yüksek yerlerde veya kapalı<br />
dolaplarda bulundurun.<br />
&#8226; Özellikle yeni yürümeye başlayan çocukların eline bardak, şişe gibi cam eşyalar vermeyin.<br />
&#8226; Çocukların yiyecek ve içecek kaplarını plastik veya kırılmaz maddelerden oluşturun.<br />
&#8226; Çocuklara oyun amaçlı, bıçak, makas gibi sivri kenarlı, kesici ve delici aletlerden vermeyin.<br />
&#8226; Konserve ve yağ tenekelerinin kapaklarını kesiye sebep olmayacak şekilde açın.<br />
&#8226; Kapı ve pencere camlarının kalın olmasına özen gösteriniz.<br />
&#8226; Kesiklerde en önemli tehlike ciddi KAN KAYBIDIR. Böyle ciddi kanaması olan kişiyi bir yandan kanayan<br />
yer üzerine temiz bir bezle bastırarak kanamasını durdurmaya çalışılırken, bir yandan da süratli bir<br />
şekilde en yakın sağlık kuruluşuna ulaştırın.<br />
<br />
KESİKLERDE YAPILACAK İLK MÜDAHALE<br />
<br />
&#8226; Karın, göğüs ve göze saplanan kesici veya delici aleti KESİNLİKLE ÇIKARMAYIN. Çıkarmaya<br />
çalışmayın. Böyle durumlarda kazazedeyi en kısa zamanda en yakın bir sağlık kuruluşuna nakledin.<br />
&#8226; Kesiğin üzeri kirlenmişse, sabunlu suyla ve temiz bir bezle yıkayın.<br />
&#8226; Kesik üzerinde dışardan görülebilen yabancı cisim (cam kırığı, taş, kum parçası vs. ) varsa alın.<br />
Görülmeyen parçalar olabileceği düşüncesiyle, kesik içini araştırmayın, batmış olanlarını çıkarmaya<br />
çalışmayın.<br />
&#8226; Kesiğin üzerine tentürdiyot ve oksijenli su sürmeyin. (Kesilen kısma değmeyecek şekilde kesik etrafına<br />
tentürdiyot sürülebilir).<br />
&#8226; Kesiğin üzerine pamuk, sünger gibi emici özelliği olan hiçbir şey koymayın.<br />
&#8226; Kesikte sızıntı şeklinde kanama varsa, kanayan kısmı kalp hizasından yukarıya gelecek şekilde<br />
kaldırınız. Üzerine temiz bir bez koyarak bastırınız. Kanama durursa bu şekilde fazla sıkmadan<br />
bağlayınız.<br />
Üzerine yapılan baskıya rağmen kanama durmuyorsa aşağıdaki önerileri yapmak kaydıyla turnike<br />
uygulayın:<br />
<br />
1. Turnike: kalpten damarlar vasıtasıyla pompalanan kanın, kanayan kısma gelmesini önlemek<br />
için uygulanan damarları sıkıştırma yöntemidir.<br />
2. Turnike sadece kol ve bacaklarda olan kanamalarda uygulanır.<br />
3. Turnike uygulamasında lastik, kemer, kravat gibi geniş malzemeler kullanılmalı, çamaşır ipi,<br />
kablo, tel gibi malzemeler kullanılmamalıdır.<br />
4. Turnike;kanama kolda ise dirsekle omuz arasına, bacakta ise diz ile uyluk arası bölgeye<br />
uygulanmalıdır.<br />
5. Turnike malzemesi (lastik, kemer vs) kanamanın yerine göre belirtilen yerlerden ilmek şeklinde<br />
bağlanır. Kesinlikle DÜĞÜM YAPILMAZ.<br />
6. Turnike uygulanan el ve ayakta, parmaklar açıkta bırakılır. Sürekli kontrol edilir. Eğer<br />
parmaklarda uyuşma, karıncalanma, morarma gibi durum izlenirse turnike çözülür.<br />
7. Yukarıda belirtilen uyuşma, karıncalanma, morarma gibi durumlar olmasa bile, her 15-20 dakika<br />
arayla bir turnike çözülür. 3-5 dakika beklendikten sonra tekrar uygulanır. Eğer kazazedenin<br />
götürüleceği yer uzaksa bu işlem tekrarlanır.<br />
8. Kesik yaralara belli bir süreden sonra dikiş atılamayacağından, en geç 6 saat içinde yaralı bir<br />
sağlık kuruluşuna götürülmelidir.<br />
<br />
KESİKLERDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN DURUMLAR<br />
<br />
1. Kesik yaraların üzerine toz, merhem veya benzeri şeyler sürmeyin, üzerini kirli bezlerle sarmayın.<br />
Bunların tetanoz, gangren ve kan zehirlenmesi gibi tedavisi çok zor hastalıklara yol açabileceğini<br />
unutmayın.<br />
2. Kanama çok büyük değilse turnike uygulamayın. Bunun yerine kesik yara üzerine basınç yaparak<br />
kanamayı durdurmaya çalışın.<br />
<br />
ZEHİRLENMELER<br />
<br />
Zehirlenmeler emekleme çağı ile 5 yaş arasındaki çocuklarda sık görülen ev kazalarıdır. Bu yaştaki çocuklarda<br />
fazla merak ve öğrenme tutkusu, buldukları her şeyi ağızlarına götürme isteğinden dolayı zehirlenme olaylarında<br />
artış görülür. ZEHİRLENMELER İÇİN ALINACAK ÖNLEMLER<br />
&#8226; Evdeki ilaçlarınızı, çocukların erişemeyeceği yüksek yerlerde veya kilitli dolaplarda tutun.<br />
&#8226; Çocuklarınızın yanında, onları heveslendirecek şekilde ilaç kullanmayın.<br />
&#8226; İlaçlarınızı kullandıktan sonra kendi ambalajlarına koyun. Değişik kutulara koymayın.<br />
&#8226; Zirai ilaçlar ve böcek öldürücüler çok zehirli olduklarından saklanmasına azami dikkat edin.<br />
&#8226; Şofben kullanımında, bacaya bağlı olmasını, borularında kırık veya delik olmamasını sağlayın.<br />
&#8226; Oturma odasında gaz sobası yanıyorsa uyumayın. Çocuğunuzu uyutup yalnız bırakmayın.<br />
&#8226; Piknik tüplerini ve gaz çakmaklarını çocuklardan uzak tutun.<br />
&#8226; Yemek için kültür mantarlarını tercih edin. Çok iyi bilmediğiniz mantarları yemeyiniz.<br />
&#8226; Bozulmuş süt veya diğer yiyecekleri yemeyiniz.<br />
&#8226; Haşere (bit, pire, sinek vs. ) ilaçları kullanırken kesinlikle vücudunuza sürmeyin.<br />
&#8226; Çocuklarınıza kurşunlu boya ile boyanmış oyuncaklar almayınız.<br />
<br />
ZEHİRLENMELERDE YAPILACAK İLK MÜDAHALE<br />
<br />
Zehirlenme ne ile ve nasıl olursa olsun, zehirlenen kişinin Sağlık Kuruluşunda bir süre Doktor kontrolünde<br />
tutulması gerekir. Zehirlenmelerde genel durumu iyi gibi görülen kazazede aniden fenalaşabilir hatta ölebilir.<br />
Zehirlenmede kazazede en kısa sürede en yakın sağlık kuruşuna nakledilmelidir.<br />
İlaç ve Besin Zehirlenmelerinde İlk Müdahale<br />
Kazazede baygınsa ve sorulara cevap vermiyorsa;<br />
&#8226; Kazazedeyi yan yatırın. Rahat nefes alabilmesi için ağzını açarak dilini temiz bir bezle tutup öne doğru<br />
çekin. Ağzında nefes almasını engelleyecek yabancı cisim varsa çıkarın<br />
&#8226; Kazazedeyi çok kısa bir sürede en yakın Sağlık Kuruluşuna nakledin.<br />
&#8226; Sağlık Kuruluşunda yapılacak olan tedaviyi kolaylaştıracağından, zehirlenmenin, ne ile ve ne zaman<br />
olduğunu öğrenin. Varsa zehirlenenin kusmuğundan bir miktar sağlık kuruluşuna götürün.<br />
Zehirlenen kişi sorulara cevap veriyorsa ve istediğiniz hareketleri yapabiliyorsa;<br />
&#8226; Midedeki zehirli maddeyi dışarı atmak için tuzlu su içirerek kusturmaya çalışın. Kusamıyorsa parmağınızı<br />
ağzına sokarak kusmasına yardımcı olun.<br />
&#8226; Zehrin vücutta emilmesini geciktirmek için bol süt içiriniz.<br />
&#8226; Zehirli madde 4-5 saatten daha önce alınmışsa zehir barsaklara geçmiş olacağından kusturmayın.<br />
Müshil (Hint yağı, zeytin yağı) vererek barsaklarda emilmeden dışarı çıkmasına yardımcı olun.<br />
Tendürdiyot içerek zehirlenenlerde;<br />
Bir litre suya 30 gram nişasta koyarak pelte yapıp yediriniz. Sonra kusturunuz. Kusmuk mavi renkte olacaktır.<br />
Kusmuğun rengi mavi olmayıncaya kadar pelte yedirip kusturmaya devam ediniz.<br />
<br />
Gazyağı, Benzin, Tiner Zehirlenmelerinde İlk Müdahale<br />
<br />
&#8226; Bu tür zehirlenmelerde KESİNLİKLE KUSTURMAYINIZ.<br />
&#8226; Birkaç bardak zeytinyağı, süt veya diğer sıvı yağlardan içirin.<br />
&#8226; Kemerini, yaka düğmelerini çözün. Temiz havaya çıkararak oksijen almasını sağlayın.<br />
&#8226; En yakın sağlık kuruluşuna götürün.<br />
<br />
Deri Ve Solunum Yolu Zehirlenmelerinde İlk Müdahale<br />
<br />
Şofben, soba, mangal, ocak, zirai ilaçlar, haşere ilaçları ve DDT türü ilaç zehirlenmeleri bu gruba girer. Bu tür<br />
zehirlenmelerde;<br />
&#8226; Kazazedeyi zehirli ortamdan uzaklaştırıp temiz havaya çıkarın.<br />
&#8226; Eğer zehirlenme deri yoluyla gerçekleşmişse elbiseleri de zehirli olacağından hastayı hemen soyun ve<br />
vücudunu bol suyla yıkayın.<br />
&#8226; Kazazedeyi yürütmeyiniz ve koşturmayın.<br />
&#8226; Açık ortamda düz bir yere yatırarak bol oksijen almasını sağlayın ve en kısa sürede bir sağlık kuruluşuna<br />
götürün.<br />
<br />
ZEHİRLENMELERDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN DURUMLAR<br />
<br />
&#8226; Zehirlenen kişiye buradaki açıklamalar dışında hiçbir müdahalede bulunmayınız.<br />
&#8226; Şuuru bulanık olanları, asit içerenleri ve 6 aylıktan küçük bebekleri KUSTURMAYINIZ.<br />
&#8226; Zehirlenme DDT içerek olmuşsa yağlı sıvılar vermeyiniz, bol su içiriniz.<br />
&#8226; Zehirlenmenin türü ne olursa olsun, bir taraftan açıklanan bu müdahaleyi uygularken bir taraftan da vakit<br />
geçirmeden en yakın bir sağlık kuruluşuna götürülmesine yardımcı olun.<br />
DÜŞME ve ÇARPMALAR<br />
Çocuklarda emekleme ile okul dönemi arasında daha sık görülür. Bu tür kazalar iyi izlenmeli, hekime danışmadan<br />
kazanın önemsiz olduğuna karar verilmemelidir.<br />
<br />
DÜŞME VE ÇARPMALARDA ALINACAK ÖNLEMLER<br />
<br />
&#8226; 5 Aylıktan itibaren bebekler yattıkları yerde dönebildiklerinden yüksek ve yanları çocuğun düşebileceği<br />
şekilde açık olan masa üzerinde, sedirde veya salıncakta uyutmayın ve yalnız bırakmayın.<br />
&#8226; Balkon demirlerini çocukların sarkmayacağı yükseklikte ve aralarından geçemeyeceği genişlikte yaptırın.<br />
&#8226; Emekleyen ve yeni yürümeye başlayan çocukları balkon, duvar üstü, merdiven başı veya dam üzerinde<br />
tek başına bırakmayın.<br />
&#8226; Çocuklar takılıp düşeceğinden, odalarda halı uçlarının kıvrık olmamasına, zeminin ayağa takılacak bir<br />
şeyler içermemesine dikkat edin.<br />
&#8226; Mutfak, tuvalet, banyo gibi kaygan zeminleri ıslak tutmayın.<br />
&#8226; Merdiven başları ve kapı girişlerini iyi ışıklandırın.<br />
&#8226; Çocuğunuza küçük veya büyük olmayan uygun ayakkabılar giydirin.<br />
&#8226; Çocuğunuzun yatağının yanlarına uygun yükseklikte, düşmesini önleyecek parmaklık yaptırın.<br />
<br />
DÜŞME VE ÇARPMALARDA YAPILACAK İLK MÜDAHALE<br />
<br />
&#8226; Kaza geçiren çocuk ağlamıyorsa , şuuru yerindeyse ve ellerini, kollarını normal hareket ettiriyorsa hiçbir<br />
müdahalede bulunmayın, fakat 24 saat gözleyin.<br />
&#8226; Kazadan sonra 24 saat içerisinde kusma, dalgınlık, sürekli uyku hali, solunum sıkıntısı, karın ağrısı, renk<br />
solukluğu veya havale geçirme gibi bulgular olursa mutlaka bir sağlık kuruluşuna götürün.<br />
&#8226; Yüksekten düşmelerde yukarıda sayılan belirtiler olmasa bile kırık çıkık veya bir iç kanama ihtimali<br />
olacağından en yakın sağlık kuruluşuna götürün.<br />
&#8226; Kaza sonucu vücutta şişlik veya morluk oluşmuşsa üzerine buz veya soğuk suyla ıslatılmış bez koyarak<br />
daha fazla şişmesini önleyiniz.<br />
<br />
BURKULMA, KIRIK ve ÇIKIKLAR<br />
<br />
Burkulma; çeşitli sebeplerle vücuttaki eklemlerin normal hareket alanlarının zorlanmasından dolayı eklem<br />
etrafındaki veya içindeki dokuların zarar görmesidir. Burkulan eklemde şişlik, ağrı ve morluk olur. Ağrılı olmasına<br />
rağmen eklem hareketinde azalma yoktur.<br />
Kırık; herhangi bir darbe sonucu kemik bütünlüğünün bozulmasıdır.<br />
Kırıklar; AÇIK KIRIK ( kırılan kemiğin kasları ve deriyi yırtarak kırık ucunun dışarıdan görülebilir şekilde), ya da<br />
KAPALI KIRIK ( deri bütünlüğü bozulmadan kırılan kemiğin dışarıdan görülmemesi şeklinde) olarak isimlendirilir.<br />
Kırık yerinde ve etrafında çok şiddetli ağrı, morarma ve şişlik olur. Aşırı hassasiyet olur. Kemiğin eski görünümü<br />
değişmiştir ve şekil bozukluğu oluşur, hareket yapılamaz.<br />
Çıkık; Vücudun hareketli kısımları olan eklemlerde, eklemi oluşturan kemiklerin birinin veya birkaçının yer<br />
değiştirmesidir. hareket kısıtlılığı ve ağrı olur. Bazen eklem içindeki dokuların yırtılması ile şişlik görülebilir.<br />
<br />
BURKULMA, KIRIK ve ÇIKIKLARDA ALINACAK ÖNLEMLER<br />
<br />
&#8226; Düşme ve çarpmalarda belirtilen önerilere ek olarak çocuklara ağır yükler taşıtmayın.<br />
&#8226; Sürekli kullanıldığından kayıp düşme ihtimaline karşı banyo ve lavabo önünü ıslak tutmayın.<br />
&#8226; Özellikle mutfakta yüksek raflara ağır eşyalar (tencere, tava) koymayın.<br />
&#8226; Ağırlık kaldırırken dizlerinizi bükerek çözünüz, ağırlığı bacaklarınıza vererek kaldırınız.<br />
&#8226; Sandalye veya masa üzerine çıkarak iş yapmayınız. Bu tür bir iş yapmanız gerekiyorsa önlem alınız.<br />
<br />
BURKULMA, KIRIK ve ÇIKIKLARDA YAPILACAK İLK MÜDAHALE:<br />
<br />
Kaza geçiren bir kişide kırık çıkık veya burkulmadan hangisinin olduğuna ancak bir hekim karar verir. Kırık varsa,<br />
kazazedeye yaptırılacak en ufak bir hareket bile kırığın açılmasına, kanamalara ve kısmi felçlere yol açıp, kırığın<br />
iyileşme süresini uzatır.<br />
&#8226; Kırık ihtimali varsa kazazedenin elbiselerini çıkarmayın. Gerekirse keserek çıkarın. Çıkarmak için de<br />
önce sağlam tarafı sonra kırık tarafı çıkarın.<br />
&#8226; Kırık eğer bacakta ise, fazla hareket ettirmeden topuktan kalçaya kadar uzanan bir tahtayı bacağın altına<br />
koyun. Geniş bir bez parçası veya kemer, kuşak gibi bir şeyle bacağı tahtaya bağlayarak hareketini<br />
önleyin.<br />
&#8226; Kırık diz ekleminin üst kısmında, kalçaya daha yakın yerlerde ise, bacağın altına koyacağınız tahta bele<br />
kadar uzanmalıdır. Sağlam bacağı da içine alacak şekilde, her iki bacak birlikte tahta üzerine<br />
bağlanmalıdır.<br />
&#8226; Belde bir kırık şüphesi varsa, kazazedenin altına boydan boya geniş bir tahta veya kapı koyun. Omuz<br />
hizasından, kalça hizasından ve diz hizasından geniş bir bezle tespit edin. Kafasının oynamaması için<br />
boynunun her iki tarafına yastık veya benzer bir şey yerleştirin.<br />
&#8226; Kollarda olan kırıklarda kırık eğer el ile dirsek arasında ise, elden dirseğe kadar uzanan bir tahta<br />
yerleştirin. Kolu geniş bezlerle tahtaya tespit edin. Geniş bir bez parçası veya bir tülbentle kolu<br />
boynundan asılı vaziyette bağlayın.<br />
&#8226; Kırık dirsekle omuz arasında veya omuz kemiklerinde ise, kırık tarafın koltuk altı kısmına pamuk veya<br />
çok küçük yumuşak bir yastık koyun. Kolu vücuda yapışık vaziyette, kırık olan kolun avuç içini kırık<br />
olmayan taraftaki omuz hizasına getirin. Geniş bir bez veya sargıyla dirsek hizasından omuz hizasına<br />
kadar kırık kolu vücuda tespit edin.<br />
&#8226; Çıkıkları kendiniz yerine koymaya çalışmayın, yapacağınız yanlış bir hareketle dokulara zarar<br />
verebilirsiniz. Çıkıklar bir sağlık kuruluşunda hekim tarafından yerine koyulmalıdır.<br />
&#8226; Burkulmalar genellikle ayak bileği, diz ve el bileklerinde görülür. Burkulan eklemi vücut seviyesinden<br />
yukarı kaldırın. üzerine naylon torba içine koyulmuş buz, buz yoksa soğuk suyla ıslatılmış bez parçası<br />
koyun ve bu işlemi birkaç kez tekrarlayın. Bu şişme ve ağrıyı önler.<br />
<br />
BURKULMA, KIRIK ve ÇIKIKLARDA DİKKAT EDİLECEK DURUMLAR<br />
<br />
&#8226; Her burkulmada, kırık olabileceğini düşünerek müdahale ediniz.<br />
&#8226; Açık kırık üzerinde kemik parçaları varsa kesinlikle almayınız.<br />
&#8226; Kırık üzerinde yara varsa sadece temiz bir bezle kapatınız.<br />
&#8226; Kırığa yapılacak yanlış bir müdahalenin, kemiğin eğri olarak kaynamasına, kısmi felçlere, kangren ve<br />
sonuçta kırık organın kesilmesine yol açabileceğini düşünerek mutlaka en kısa sürede bir SAĞLIK<br />
KURULUŞUNA gönderin.<br />
<br />
KULAK, BURUN, BOĞAZ ve GÖZE YABANCI CİSİM KAÇMASI<br />
<br />
Genellikle çocuklar meraklarından dolayı ellerine geçirdikleri fasulye, nohut, mısır, boncuk gibi maddeleri<br />
ağızlarına götürme veya kulak, burun deliklerine sokma gibi olumsuz davranışlarda bulunduklarından bu tür<br />
kazalar oyun çağındaki çocuklarda sık görülür.<br />
<br />
ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER<br />
<br />
&#8226; Belirtilen maddelerin çocukların ulaşamayacakları yerlerde tutulmasına ve ellerine oyuncak olarak<br />
verilmemesine dikkat edilmelidir.<br />
&#8226; Hangi nedenle olursa olsun ağzınıza iğne, boncuk gibi yutulabilecek maddeleri almayın. Bu tür<br />
davranışlarda çocuklarınıza izin vermeyin.<br />
&#8226; Çocuklara çiğnetemeyeceği kadar büyük veya çiğnenmesi zor olan yiyecekler vermeyin.<br />
&#8226; Çocuğunuza yemek yedirirken oturur vaziyette yedirin, yatar durumda yemek yedirmeyin.<br />
&#8226; Kulak temizliği yaparken çivi, şiş, tığ gibi sert cisimler veya kulağın içinde kalabilecek pamuk, küçük bez<br />
parçası kullanmayın.<br />
<br />
GÖZE YABANCI CİSİM KAÇMASINDA YAPILABİLECEK MÜDAHALELER<br />
&#8226; Göze kaçan yabancı cisim toz, sinek, kıl gibi küçük bir cisimse, gözün alt kapağını aşağıya doğru<br />
gerdirerek temiz bir tülbentle veya mendil ucuyla hafifçe dokunarak alınız.<br />
&#8226; Cisim üst kapakta ise sümkürme taklidi yaptırarak cismin alt kapağa geçmesini sağlayın ve almaya<br />
çalışın.<br />
&#8226; Cismi alamazsanız, fazla uğraşmadan temiz bir bez kapatarak sağlık kuruluşuna götürün.<br />
&#8226; Göze sivri bir cisim batmışsa çıkarmadan ve oynatmadan hemen hastaneye götürün.<br />
<br />
KULAK ve BURUNA CİSİM KAÇMASINDA YAPILABİLECEK MÜDAHALELER<br />
&#8226; Kulak veya buruna kaçan cisim görülüyorsa ve dışardan tutulabilecek durumdaysa cımbız veya uygun<br />
bir şeyle çıkarınız. Cismin daha ileri gitmemesine ve dokuya zarar vermemeye dikkat edin.<br />
&#8226; Cisim, fasulye, nohut, mısır gibi gıdalar ise bunlar şişebileceğinden ıslatmayınız.<br />
&#8226; Cismi çıkarmaya çalışırken iğne gibi sivri ve batıcı şeyler kullanmayın.<br />
&#8226; Kulağa böcek veya sinek kaçmasında fener tutarak gözleyin.<br />
&#8226; Cisim çıkmıyorsa fazla uğraşmadan bir sağlık kuruluşuna götürün.<br />
<br />
BOĞAZA YABANCI CİSİM KAÇMASINDA YAPILABİLECEK MÜDAHALELER<br />
&#8226; Boğaza kaçan yabancı cisimler solunum yollarını kapatabileceğinden daha tehlikelidir. Ölüme yol<br />
açabilirler. Kaza olduğunda soğuk kanlı davranın.<br />
&#8226; Cisim ağız açıldığında görülebiliyorsa parmakla almaya çalışın. Alınamayacak kadar ileride ise kişinin<br />
sırtına kuvvetlice birkaç kez vurun ve öksürme taklidi yaptırın<br />
&#8226; İğne, jilet veya küçük cam parçası gibi kesici ve delici cisimler kaçmışsa yumuşak ekmek içi yedirin.<br />
&#8226; Kaçan yabancı cisim çıkarılsın veya çıkarılmasın kaza sonrası mutlaka bir sağlık kuruluşuna sevk edin.<br />
<br />
ISIRIKLAR<br />
Hayvan ısırıkları ve böcek sokmaları şeklinde olur. Kırsal kesimde ve çiftliklerde sıktır.<br />
<br />
ISIRIKLARDA ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER<br />
<br />
&#8226; Evdeki kedi, köpek gibi hayvanlar belirli aralıklarla veteriner kontrolünde olmalıdır.<br />
&#8226; Hayvanlar yiyecek verilirken ve bağlı olduğunda kızgın labileceğinden çocukları uzak tutun.<br />
&#8226; Evlerde eğer varsa farelere karşı tuzak, ilaç veya diğer yöntemlerle tedbir alınız.<br />
&#8226; Böcek ve sineklere karşı pencerelerinize sineklik taktırınız.<br />
&#8226; Bahçe ve tarlada çalışırken, çocuklarınızı toprak üstünde uyutmayın ve yalnız bırakmayın.<br />
<br />
HAYVAN ISIRIKLARINDA YAPILABİLECEK MÜDAHALELER<br />
<br />
Hayvan ısırıklarında (köpek, kedi, fare, at, eşek vs) hayvanın kuduz olabileceği düşünülerek;<br />
&#8226; Isırık yerini bol su ile yıkayın.<br />
&#8226; Isıran hayvanı öldürmeyin, veteriner tarafından kontrol edilebilmesi için canlı olarak gözetim altında<br />
tutun.<br />
&#8226; Isıran hayvan eğer ölmüşse kafasını keserek naylon bir torba içinde veterinere götürün.<br />
&#8226; Mutlaka bir sağlık kuruluşuna gidin. Burada hayvan ve sahibi hakkında sorulanları cevaplayın<br />
&#8226; Bu tür havyan ısırıklarına maruz kalan herkes kuduz hastalığına karşı aşılanmaktadır. Aşıları size<br />
söylendiği gibi yaptırın.<br />
&#8226; Her ısırığı şüpheli kuduz vakası olarak düşünün. Kuduz hastalığı başlayınca tedavisinin olmadığını<br />
aklınızdan çıkarmayın.<br />
KUDUZ HASTALIĞININ TEDAVİSİ, SADECE ZAMANINDA YAPILAN AŞIYLA MÜMKÜNDÜR!<br />
<br />
 BÖCEK<br />
SOKMALARINDA YAPILABİLECEK MÜDAHALELER<br />
<br />
Yılan ve akrep sokmalarında;<br />
&#8226; Isırık yerini bol su ile yıkayın, vücutta olabilecek şişmelere karşı bilezik ve yüzükleri çıkarın.<br />
&#8226; Isırılan kişiyi sakinleştirin, yürütmeyin, alkollü içecekler vermeyin.<br />
&#8226; Kullanılmamış bir jilet veya ateşe tutulmuş bir bıçak ile ısırık üzerinde 1 cm uzunluğunda ve 3-4 mm<br />
derinliğinde bir kesi yapın. Deriyi keserken kirli malzeme kullanmayın.<br />
&#8226; Kesik yerin merkeze yakın olan kısmından uç kısma doğru sıvazlayarak bir miktar kan akıtın Bu işlem<br />
zehirin bir kısmının dışarı çıkarak vücuda yayılmasını önleyecektir.<br />
&#8226; Bütün bunları yaparken ısırılan kişiyi en yakın bir sağlık kuruluşuna götürün.<br />
Arı ve diğer böcek sokmaları;<br />
Genellikle sokulan yerde şişme, kızarıklık, kaşıntı ve ağrı belirtileri gösterir.<br />
&#8226; Arı sokmalarında ilk iş olarak arının iğnesini çıkarın. İğne zehir kesesi ile beraber olduğundan parmakla<br />
sıkılarak çıkarılmak istendiğinde, kesecikteki zehir vücuda boşalacaktır. Bunun için bıçağı, deri ile<br />
iğnenin birleştiği yerden sıyırtarak veya bir cımbızla zehir kesesi ile iğnenin arasından tutarak çıkarın.<br />
&#8226; Sokulan yüzeyi sabunlu su ile yıkayın. Ağrı varsa buz veya soğuk suyla ıslatılmış bez koyun.<br />
&#8226; Göz, boğaz, burun ve ağız içinde olan arı sokmalarında, bu bölgelerin şişmesi neticesi, nefes borusunun<br />
kapanma ihtimali olduğundan hemen bir sağlık kuruluşuna götürün.<br />
Böcek sokmalarında Tetanoz ihtimali olduğundan TETANOZ AŞISINI yaptırın.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[KAZA: İnsan iradesi dışında, ne zaman, nerede, nasıl olacağı bilinmeyen, yaralanma, can ve mal kaybına sebep olan<br />
olaylara KAZA denir. Kazalar önceden planlanmadığı için kaç kişinin, nasıl zarar göreceği bilinmez.<br />
Yapılan araştırmalarda kazaların büyük çoğunluğunun EVLERDE ve EVLERİN YAKINLARINDA meydana<br />
geldiği, oluşan kazalarda, ÇOCUKLARIN DAHA ÇOK ZARAR GÖRDÜĞÜ tespit edilmiştir.<br />
Önlemlere rağmen kaza olmuşsa kazadan sonra yapılacak küçük bir müdahale, kazanın en az zararla<br />
atlatılmasına yardımcı olacaktır.<br />
<br />
Ev kazalarını aşağıdaki gibi sınıflayabiliriz<br />
<br />
1- Yanıklar<br />
2- Kesikler<br />
3- Zehirlenmeler<br />
4- Düşme ve çarpmalar<br />
5- Burkulma, kırık ve çıkıklar<br />
6- Kulak, burun, boğaz ve göze yabancı cisim kaçması<br />
7- Isırıklar<br />
<br />
Yanık ; su buharı, su veya diğer sıcak sıvılar, ateş, sıcak cisim, elektrik, aşırı güneş ışını veya kimyasal<br />
maddelerin (asit ve baz) insan vücuduna temas etmesiyle vücutta meydana gelen doku harabiyetidir.<br />
Yanıklar insan vücuduna verdikleri zararlara göre sınıflandırılır:<br />
Birinci Derece Yanıklar:<br />
Güneş yanıkları ve çok sıcak olmayan maddelerin vücutta meydana getirdikleri yanıklardır. Yanığın oluştuğu<br />
yerde hafif kızarıklık ve ağrı hissi vardır. Hiçbir müdahale gerektirmezler. Kendi kendilerine iz bırakmadan<br />
iyileşirler.<br />
İkinci Derece Yanıklar:<br />
Sıcak su ile oluşan, dış deri ve derialtı dokusunun zarar gördüğü yanıklardır. Yanık yerinde içi su dolu kabarcıklar<br />
oluşur. Ağrı vardır. Sağlık kuruluşlarında steril (mikropsuz) bir bakımla iyileşirler. İyileştikten sonra iz bırakırlar.<br />
Üçüncü Derece Yanıklar:<br />
Şiddetli yanıklardır. Deri, deri altı dokusu , kas ve bazen kemikler bile hasar görür. Hastaneler veya özel yanık<br />
tedavi merkezlerinde uzun süreli tedavi sonucu iyileşirler. İyileştikten sonra sakatlıklar ve derin izler bırakırlar.<br />
<br />
YANIKLARDA ALINACAK ÖNLEMLER<br />
<br />
&#8226; Ütüleri sıcakken gelişigüzel yerlere koymayınız. Yanık ve hatta yangına neden olabilir.<br />
&#8226; Soba yanan odalarda çocuklarınızı yalnız bırakmayınız.<br />
&#8226; Çocuğun yiyecek ve içeceklerini sıcak olarak önüne koymayınız, yerken yanında bulununuz.<br />
&#8226; Soba ve ocak üzerindeki su dolu kapların saplarını çocukların erişemeyeceği şekilde içeriye dönük<br />
koyunuz.<br />
&#8226; Elekrikli aletlerinizi çalıştırırken, kabloların sarkmamasına dikkat ediniz.<br />
&#8226; Piknik tüplerini kullanırken çocuklardan uzak tutunuz.<br />
&#8226; Çocuğunuzu banyo yaptırırken banyo suyunun sıcaklığını mutlaka kontrol ediniz.<br />
&#8226; Yanıcı maddeleri (kibrit, benzin, alkol, gaz, kolonya vs. ) çocukların erişemeyeceği kapalı yerlerde<br />
muhafaza ediniz.<br />
&#8226; Elektrik ocakları veya şöminelerde çocukların ateşle temasını önleyecek özel koruyucular kullanınız.<br />
&#8226; Ağzınızda veya elinizde yanan sigara varken çocuğunuzu kucağınıza almayınız.<br />
<br />
YANIKLARDA YAPILACAK İLK MÜDAHALE<br />
<br />
&#8226; Su kabarcıklarının oluşmadığı, derinin hafif kızardığı birinci derece yanıkları soğuk su altına tutunuz,<br />
başka bir müdahaleye gerek kalmadan kendiliğinden iyileşir.<br />
&#8226; Su kabarcıklarının oluştuğu, derinin tamamen sıyrıldığı ikinci derece yanıkları, 5-10 dakika soğuk suyun<br />
altına tutunuz veya yanık üzerine buz koyunuz.<br />
&#8226; Yanığın üzerini varsa mikropsuz bir sargı beziyle, yoksa temiz bir bezle kapatınız.<br />
&#8226; Yanan kişi çok heyecanlı olacağından onu sakinleştiriniz, yatırınız, rahat etmesini sağlayınız.<br />
&#8226; Yanan kişinin elbiselerini çıkarmanız gerekiyorsa, kabarcıkları patlatmadan , elbiselerini yanık etrafından<br />
keserek çıkarınız.<br />
&#8226; Yanık vücutta geniş bir yer kaplıyorsa, kazazedeyi temiz bir çarşafa sarınız.<br />
&#8226; İkinci derece yanıklar, vücudun küçük bir kısmında dahi olsa, mikrop kaptığında iyileşme zamanı<br />
uzayacağından, imkanınız varsa hemen bir sağlık kuruluşuna götürünüz.<br />
<br />
YANIKLARDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN DURUMLAR<br />
<br />
&#8226; Yanığın kabarcıklarını patlatmayınız.<br />
&#8226; Yanan kişinin elbiselerini çekerek çıkarmayınız.<br />
&#8226; Ağır yanıklarda hastaya ağızdan yiyecek ve içecek vermeyiniz.<br />
&#8226; Yanık üzerine hiçbir şey sürmeyiniz. Yanık üzerine doktorun verdiği ilaçtan başka hiçbir şey sürmeyiniz.<br />
&#8226; Yanığı tentürdiyot veya benzeri şeylerle pansuman yapmayınız.<br />
&#8226; Yanığın üzerine kirli bez koymayınız.<br />
<br />
KESİKLER<br />
<br />
&#8226; Evlerde en çok karşılaşılan kazalardan biri de kesiklerdir.<br />
&#8226; Kesikler, bıçak, jilet. makas, satır, balta, cam kırığı, teneke parçası, çivi gibi kesici ve delici aletlerin<br />
vücudu örten deri üzerinde meydana getirdikleri hasarlardır.<br />
&#8226; Sadece dış derinin zarar görmesine sebep olan hafif kesikler olduğu gibi daha derin ve damar kesiklerine<br />
sebep olan ağır vakalarda olabilir.<br />
&#8226; Kesiğin az veya çok olmasına bakılmaksızın, en yakın sağlık kuruluşuna götürülerek TETANOZ AŞISI<br />
yaptırılmalıdır. Kesici aletlerin hepsinde (paslı olsun olmasın) tetanoz mikrobunun bulunma ihtimali çok<br />
yüksektir. Tetanoz hastalığının başladıktan sonra başka bir tedavisi yoktur. Aşı ile tetanoz hastalığından<br />
korunmak mümkündür.<br />
<br />
KESİKLER İÇİN ALINACAK ÖNLEMLER<br />
<br />
&#8226; Bıçak, jilet, makas gibi kesici aletleri çocukların erişemeyeceği şekilde yüksek yerlerde veya kapalı<br />
dolaplarda bulundurun.<br />
&#8226; Özellikle yeni yürümeye başlayan çocukların eline bardak, şişe gibi cam eşyalar vermeyin.<br />
&#8226; Çocukların yiyecek ve içecek kaplarını plastik veya kırılmaz maddelerden oluşturun.<br />
&#8226; Çocuklara oyun amaçlı, bıçak, makas gibi sivri kenarlı, kesici ve delici aletlerden vermeyin.<br />
&#8226; Konserve ve yağ tenekelerinin kapaklarını kesiye sebep olmayacak şekilde açın.<br />
&#8226; Kapı ve pencere camlarının kalın olmasına özen gösteriniz.<br />
&#8226; Kesiklerde en önemli tehlike ciddi KAN KAYBIDIR. Böyle ciddi kanaması olan kişiyi bir yandan kanayan<br />
yer üzerine temiz bir bezle bastırarak kanamasını durdurmaya çalışılırken, bir yandan da süratli bir<br />
şekilde en yakın sağlık kuruluşuna ulaştırın.<br />
<br />
KESİKLERDE YAPILACAK İLK MÜDAHALE<br />
<br />
&#8226; Karın, göğüs ve göze saplanan kesici veya delici aleti KESİNLİKLE ÇIKARMAYIN. Çıkarmaya<br />
çalışmayın. Böyle durumlarda kazazedeyi en kısa zamanda en yakın bir sağlık kuruluşuna nakledin.<br />
&#8226; Kesiğin üzeri kirlenmişse, sabunlu suyla ve temiz bir bezle yıkayın.<br />
&#8226; Kesik üzerinde dışardan görülebilen yabancı cisim (cam kırığı, taş, kum parçası vs. ) varsa alın.<br />
Görülmeyen parçalar olabileceği düşüncesiyle, kesik içini araştırmayın, batmış olanlarını çıkarmaya<br />
çalışmayın.<br />
&#8226; Kesiğin üzerine tentürdiyot ve oksijenli su sürmeyin. (Kesilen kısma değmeyecek şekilde kesik etrafına<br />
tentürdiyot sürülebilir).<br />
&#8226; Kesiğin üzerine pamuk, sünger gibi emici özelliği olan hiçbir şey koymayın.<br />
&#8226; Kesikte sızıntı şeklinde kanama varsa, kanayan kısmı kalp hizasından yukarıya gelecek şekilde<br />
kaldırınız. Üzerine temiz bir bez koyarak bastırınız. Kanama durursa bu şekilde fazla sıkmadan<br />
bağlayınız.<br />
Üzerine yapılan baskıya rağmen kanama durmuyorsa aşağıdaki önerileri yapmak kaydıyla turnike<br />
uygulayın:<br />
<br />
1. Turnike: kalpten damarlar vasıtasıyla pompalanan kanın, kanayan kısma gelmesini önlemek<br />
için uygulanan damarları sıkıştırma yöntemidir.<br />
2. Turnike sadece kol ve bacaklarda olan kanamalarda uygulanır.<br />
3. Turnike uygulamasında lastik, kemer, kravat gibi geniş malzemeler kullanılmalı, çamaşır ipi,<br />
kablo, tel gibi malzemeler kullanılmamalıdır.<br />
4. Turnike;kanama kolda ise dirsekle omuz arasına, bacakta ise diz ile uyluk arası bölgeye<br />
uygulanmalıdır.<br />
5. Turnike malzemesi (lastik, kemer vs) kanamanın yerine göre belirtilen yerlerden ilmek şeklinde<br />
bağlanır. Kesinlikle DÜĞÜM YAPILMAZ.<br />
6. Turnike uygulanan el ve ayakta, parmaklar açıkta bırakılır. Sürekli kontrol edilir. Eğer<br />
parmaklarda uyuşma, karıncalanma, morarma gibi durum izlenirse turnike çözülür.<br />
7. Yukarıda belirtilen uyuşma, karıncalanma, morarma gibi durumlar olmasa bile, her 15-20 dakika<br />
arayla bir turnike çözülür. 3-5 dakika beklendikten sonra tekrar uygulanır. Eğer kazazedenin<br />
götürüleceği yer uzaksa bu işlem tekrarlanır.<br />
8. Kesik yaralara belli bir süreden sonra dikiş atılamayacağından, en geç 6 saat içinde yaralı bir<br />
sağlık kuruluşuna götürülmelidir.<br />
<br />
KESİKLERDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN DURUMLAR<br />
<br />
1. Kesik yaraların üzerine toz, merhem veya benzeri şeyler sürmeyin, üzerini kirli bezlerle sarmayın.<br />
Bunların tetanoz, gangren ve kan zehirlenmesi gibi tedavisi çok zor hastalıklara yol açabileceğini<br />
unutmayın.<br />
2. Kanama çok büyük değilse turnike uygulamayın. Bunun yerine kesik yara üzerine basınç yaparak<br />
kanamayı durdurmaya çalışın.<br />
<br />
ZEHİRLENMELER<br />
<br />
Zehirlenmeler emekleme çağı ile 5 yaş arasındaki çocuklarda sık görülen ev kazalarıdır. Bu yaştaki çocuklarda<br />
fazla merak ve öğrenme tutkusu, buldukları her şeyi ağızlarına götürme isteğinden dolayı zehirlenme olaylarında<br />
artış görülür. ZEHİRLENMELER İÇİN ALINACAK ÖNLEMLER<br />
&#8226; Evdeki ilaçlarınızı, çocukların erişemeyeceği yüksek yerlerde veya kilitli dolaplarda tutun.<br />
&#8226; Çocuklarınızın yanında, onları heveslendirecek şekilde ilaç kullanmayın.<br />
&#8226; İlaçlarınızı kullandıktan sonra kendi ambalajlarına koyun. Değişik kutulara koymayın.<br />
&#8226; Zirai ilaçlar ve böcek öldürücüler çok zehirli olduklarından saklanmasına azami dikkat edin.<br />
&#8226; Şofben kullanımında, bacaya bağlı olmasını, borularında kırık veya delik olmamasını sağlayın.<br />
&#8226; Oturma odasında gaz sobası yanıyorsa uyumayın. Çocuğunuzu uyutup yalnız bırakmayın.<br />
&#8226; Piknik tüplerini ve gaz çakmaklarını çocuklardan uzak tutun.<br />
&#8226; Yemek için kültür mantarlarını tercih edin. Çok iyi bilmediğiniz mantarları yemeyiniz.<br />
&#8226; Bozulmuş süt veya diğer yiyecekleri yemeyiniz.<br />
&#8226; Haşere (bit, pire, sinek vs. ) ilaçları kullanırken kesinlikle vücudunuza sürmeyin.<br />
&#8226; Çocuklarınıza kurşunlu boya ile boyanmış oyuncaklar almayınız.<br />
<br />
ZEHİRLENMELERDE YAPILACAK İLK MÜDAHALE<br />
<br />
Zehirlenme ne ile ve nasıl olursa olsun, zehirlenen kişinin Sağlık Kuruluşunda bir süre Doktor kontrolünde<br />
tutulması gerekir. Zehirlenmelerde genel durumu iyi gibi görülen kazazede aniden fenalaşabilir hatta ölebilir.<br />
Zehirlenmede kazazede en kısa sürede en yakın sağlık kuruşuna nakledilmelidir.<br />
İlaç ve Besin Zehirlenmelerinde İlk Müdahale<br />
Kazazede baygınsa ve sorulara cevap vermiyorsa;<br />
&#8226; Kazazedeyi yan yatırın. Rahat nefes alabilmesi için ağzını açarak dilini temiz bir bezle tutup öne doğru<br />
çekin. Ağzında nefes almasını engelleyecek yabancı cisim varsa çıkarın<br />
&#8226; Kazazedeyi çok kısa bir sürede en yakın Sağlık Kuruluşuna nakledin.<br />
&#8226; Sağlık Kuruluşunda yapılacak olan tedaviyi kolaylaştıracağından, zehirlenmenin, ne ile ve ne zaman<br />
olduğunu öğrenin. Varsa zehirlenenin kusmuğundan bir miktar sağlık kuruluşuna götürün.<br />
Zehirlenen kişi sorulara cevap veriyorsa ve istediğiniz hareketleri yapabiliyorsa;<br />
&#8226; Midedeki zehirli maddeyi dışarı atmak için tuzlu su içirerek kusturmaya çalışın. Kusamıyorsa parmağınızı<br />
ağzına sokarak kusmasına yardımcı olun.<br />
&#8226; Zehrin vücutta emilmesini geciktirmek için bol süt içiriniz.<br />
&#8226; Zehirli madde 4-5 saatten daha önce alınmışsa zehir barsaklara geçmiş olacağından kusturmayın.<br />
Müshil (Hint yağı, zeytin yağı) vererek barsaklarda emilmeden dışarı çıkmasına yardımcı olun.<br />
Tendürdiyot içerek zehirlenenlerde;<br />
Bir litre suya 30 gram nişasta koyarak pelte yapıp yediriniz. Sonra kusturunuz. Kusmuk mavi renkte olacaktır.<br />
Kusmuğun rengi mavi olmayıncaya kadar pelte yedirip kusturmaya devam ediniz.<br />
<br />
Gazyağı, Benzin, Tiner Zehirlenmelerinde İlk Müdahale<br />
<br />
&#8226; Bu tür zehirlenmelerde KESİNLİKLE KUSTURMAYINIZ.<br />
&#8226; Birkaç bardak zeytinyağı, süt veya diğer sıvı yağlardan içirin.<br />
&#8226; Kemerini, yaka düğmelerini çözün. Temiz havaya çıkararak oksijen almasını sağlayın.<br />
&#8226; En yakın sağlık kuruluşuna götürün.<br />
<br />
Deri Ve Solunum Yolu Zehirlenmelerinde İlk Müdahale<br />
<br />
Şofben, soba, mangal, ocak, zirai ilaçlar, haşere ilaçları ve DDT türü ilaç zehirlenmeleri bu gruba girer. Bu tür<br />
zehirlenmelerde;<br />
&#8226; Kazazedeyi zehirli ortamdan uzaklaştırıp temiz havaya çıkarın.<br />
&#8226; Eğer zehirlenme deri yoluyla gerçekleşmişse elbiseleri de zehirli olacağından hastayı hemen soyun ve<br />
vücudunu bol suyla yıkayın.<br />
&#8226; Kazazedeyi yürütmeyiniz ve koşturmayın.<br />
&#8226; Açık ortamda düz bir yere yatırarak bol oksijen almasını sağlayın ve en kısa sürede bir sağlık kuruluşuna<br />
götürün.<br />
<br />
ZEHİRLENMELERDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN DURUMLAR<br />
<br />
&#8226; Zehirlenen kişiye buradaki açıklamalar dışında hiçbir müdahalede bulunmayınız.<br />
&#8226; Şuuru bulanık olanları, asit içerenleri ve 6 aylıktan küçük bebekleri KUSTURMAYINIZ.<br />
&#8226; Zehirlenme DDT içerek olmuşsa yağlı sıvılar vermeyiniz, bol su içiriniz.<br />
&#8226; Zehirlenmenin türü ne olursa olsun, bir taraftan açıklanan bu müdahaleyi uygularken bir taraftan da vakit<br />
geçirmeden en yakın bir sağlık kuruluşuna götürülmesine yardımcı olun.<br />
DÜŞME ve ÇARPMALAR<br />
Çocuklarda emekleme ile okul dönemi arasında daha sık görülür. Bu tür kazalar iyi izlenmeli, hekime danışmadan<br />
kazanın önemsiz olduğuna karar verilmemelidir.<br />
<br />
DÜŞME VE ÇARPMALARDA ALINACAK ÖNLEMLER<br />
<br />
&#8226; 5 Aylıktan itibaren bebekler yattıkları yerde dönebildiklerinden yüksek ve yanları çocuğun düşebileceği<br />
şekilde açık olan masa üzerinde, sedirde veya salıncakta uyutmayın ve yalnız bırakmayın.<br />
&#8226; Balkon demirlerini çocukların sarkmayacağı yükseklikte ve aralarından geçemeyeceği genişlikte yaptırın.<br />
&#8226; Emekleyen ve yeni yürümeye başlayan çocukları balkon, duvar üstü, merdiven başı veya dam üzerinde<br />
tek başına bırakmayın.<br />
&#8226; Çocuklar takılıp düşeceğinden, odalarda halı uçlarının kıvrık olmamasına, zeminin ayağa takılacak bir<br />
şeyler içermemesine dikkat edin.<br />
&#8226; Mutfak, tuvalet, banyo gibi kaygan zeminleri ıslak tutmayın.<br />
&#8226; Merdiven başları ve kapı girişlerini iyi ışıklandırın.<br />
&#8226; Çocuğunuza küçük veya büyük olmayan uygun ayakkabılar giydirin.<br />
&#8226; Çocuğunuzun yatağının yanlarına uygun yükseklikte, düşmesini önleyecek parmaklık yaptırın.<br />
<br />
DÜŞME VE ÇARPMALARDA YAPILACAK İLK MÜDAHALE<br />
<br />
&#8226; Kaza geçiren çocuk ağlamıyorsa , şuuru yerindeyse ve ellerini, kollarını normal hareket ettiriyorsa hiçbir<br />
müdahalede bulunmayın, fakat 24 saat gözleyin.<br />
&#8226; Kazadan sonra 24 saat içerisinde kusma, dalgınlık, sürekli uyku hali, solunum sıkıntısı, karın ağrısı, renk<br />
solukluğu veya havale geçirme gibi bulgular olursa mutlaka bir sağlık kuruluşuna götürün.<br />
&#8226; Yüksekten düşmelerde yukarıda sayılan belirtiler olmasa bile kırık çıkık veya bir iç kanama ihtimali<br />
olacağından en yakın sağlık kuruluşuna götürün.<br />
&#8226; Kaza sonucu vücutta şişlik veya morluk oluşmuşsa üzerine buz veya soğuk suyla ıslatılmış bez koyarak<br />
daha fazla şişmesini önleyiniz.<br />
<br />
BURKULMA, KIRIK ve ÇIKIKLAR<br />
<br />
Burkulma; çeşitli sebeplerle vücuttaki eklemlerin normal hareket alanlarının zorlanmasından dolayı eklem<br />
etrafındaki veya içindeki dokuların zarar görmesidir. Burkulan eklemde şişlik, ağrı ve morluk olur. Ağrılı olmasına<br />
rağmen eklem hareketinde azalma yoktur.<br />
Kırık; herhangi bir darbe sonucu kemik bütünlüğünün bozulmasıdır.<br />
Kırıklar; AÇIK KIRIK ( kırılan kemiğin kasları ve deriyi yırtarak kırık ucunun dışarıdan görülebilir şekilde), ya da<br />
KAPALI KIRIK ( deri bütünlüğü bozulmadan kırılan kemiğin dışarıdan görülmemesi şeklinde) olarak isimlendirilir.<br />
Kırık yerinde ve etrafında çok şiddetli ağrı, morarma ve şişlik olur. Aşırı hassasiyet olur. Kemiğin eski görünümü<br />
değişmiştir ve şekil bozukluğu oluşur, hareket yapılamaz.<br />
Çıkık; Vücudun hareketli kısımları olan eklemlerde, eklemi oluşturan kemiklerin birinin veya birkaçının yer<br />
değiştirmesidir. hareket kısıtlılığı ve ağrı olur. Bazen eklem içindeki dokuların yırtılması ile şişlik görülebilir.<br />
<br />
BURKULMA, KIRIK ve ÇIKIKLARDA ALINACAK ÖNLEMLER<br />
<br />
&#8226; Düşme ve çarpmalarda belirtilen önerilere ek olarak çocuklara ağır yükler taşıtmayın.<br />
&#8226; Sürekli kullanıldığından kayıp düşme ihtimaline karşı banyo ve lavabo önünü ıslak tutmayın.<br />
&#8226; Özellikle mutfakta yüksek raflara ağır eşyalar (tencere, tava) koymayın.<br />
&#8226; Ağırlık kaldırırken dizlerinizi bükerek çözünüz, ağırlığı bacaklarınıza vererek kaldırınız.<br />
&#8226; Sandalye veya masa üzerine çıkarak iş yapmayınız. Bu tür bir iş yapmanız gerekiyorsa önlem alınız.<br />
<br />
BURKULMA, KIRIK ve ÇIKIKLARDA YAPILACAK İLK MÜDAHALE:<br />
<br />
Kaza geçiren bir kişide kırık çıkık veya burkulmadan hangisinin olduğuna ancak bir hekim karar verir. Kırık varsa,<br />
kazazedeye yaptırılacak en ufak bir hareket bile kırığın açılmasına, kanamalara ve kısmi felçlere yol açıp, kırığın<br />
iyileşme süresini uzatır.<br />
&#8226; Kırık ihtimali varsa kazazedenin elbiselerini çıkarmayın. Gerekirse keserek çıkarın. Çıkarmak için de<br />
önce sağlam tarafı sonra kırık tarafı çıkarın.<br />
&#8226; Kırık eğer bacakta ise, fazla hareket ettirmeden topuktan kalçaya kadar uzanan bir tahtayı bacağın altına<br />
koyun. Geniş bir bez parçası veya kemer, kuşak gibi bir şeyle bacağı tahtaya bağlayarak hareketini<br />
önleyin.<br />
&#8226; Kırık diz ekleminin üst kısmında, kalçaya daha yakın yerlerde ise, bacağın altına koyacağınız tahta bele<br />
kadar uzanmalıdır. Sağlam bacağı da içine alacak şekilde, her iki bacak birlikte tahta üzerine<br />
bağlanmalıdır.<br />
&#8226; Belde bir kırık şüphesi varsa, kazazedenin altına boydan boya geniş bir tahta veya kapı koyun. Omuz<br />
hizasından, kalça hizasından ve diz hizasından geniş bir bezle tespit edin. Kafasının oynamaması için<br />
boynunun her iki tarafına yastık veya benzer bir şey yerleştirin.<br />
&#8226; Kollarda olan kırıklarda kırık eğer el ile dirsek arasında ise, elden dirseğe kadar uzanan bir tahta<br />
yerleştirin. Kolu geniş bezlerle tahtaya tespit edin. Geniş bir bez parçası veya bir tülbentle kolu<br />
boynundan asılı vaziyette bağlayın.<br />
&#8226; Kırık dirsekle omuz arasında veya omuz kemiklerinde ise, kırık tarafın koltuk altı kısmına pamuk veya<br />
çok küçük yumuşak bir yastık koyun. Kolu vücuda yapışık vaziyette, kırık olan kolun avuç içini kırık<br />
olmayan taraftaki omuz hizasına getirin. Geniş bir bez veya sargıyla dirsek hizasından omuz hizasına<br />
kadar kırık kolu vücuda tespit edin.<br />
&#8226; Çıkıkları kendiniz yerine koymaya çalışmayın, yapacağınız yanlış bir hareketle dokulara zarar<br />
verebilirsiniz. Çıkıklar bir sağlık kuruluşunda hekim tarafından yerine koyulmalıdır.<br />
&#8226; Burkulmalar genellikle ayak bileği, diz ve el bileklerinde görülür. Burkulan eklemi vücut seviyesinden<br />
yukarı kaldırın. üzerine naylon torba içine koyulmuş buz, buz yoksa soğuk suyla ıslatılmış bez parçası<br />
koyun ve bu işlemi birkaç kez tekrarlayın. Bu şişme ve ağrıyı önler.<br />
<br />
BURKULMA, KIRIK ve ÇIKIKLARDA DİKKAT EDİLECEK DURUMLAR<br />
<br />
&#8226; Her burkulmada, kırık olabileceğini düşünerek müdahale ediniz.<br />
&#8226; Açık kırık üzerinde kemik parçaları varsa kesinlikle almayınız.<br />
&#8226; Kırık üzerinde yara varsa sadece temiz bir bezle kapatınız.<br />
&#8226; Kırığa yapılacak yanlış bir müdahalenin, kemiğin eğri olarak kaynamasına, kısmi felçlere, kangren ve<br />
sonuçta kırık organın kesilmesine yol açabileceğini düşünerek mutlaka en kısa sürede bir SAĞLIK<br />
KURULUŞUNA gönderin.<br />
<br />
KULAK, BURUN, BOĞAZ ve GÖZE YABANCI CİSİM KAÇMASI<br />
<br />
Genellikle çocuklar meraklarından dolayı ellerine geçirdikleri fasulye, nohut, mısır, boncuk gibi maddeleri<br />
ağızlarına götürme veya kulak, burun deliklerine sokma gibi olumsuz davranışlarda bulunduklarından bu tür<br />
kazalar oyun çağındaki çocuklarda sık görülür.<br />
<br />
ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER<br />
<br />
&#8226; Belirtilen maddelerin çocukların ulaşamayacakları yerlerde tutulmasına ve ellerine oyuncak olarak<br />
verilmemesine dikkat edilmelidir.<br />
&#8226; Hangi nedenle olursa olsun ağzınıza iğne, boncuk gibi yutulabilecek maddeleri almayın. Bu tür<br />
davranışlarda çocuklarınıza izin vermeyin.<br />
&#8226; Çocuklara çiğnetemeyeceği kadar büyük veya çiğnenmesi zor olan yiyecekler vermeyin.<br />
&#8226; Çocuğunuza yemek yedirirken oturur vaziyette yedirin, yatar durumda yemek yedirmeyin.<br />
&#8226; Kulak temizliği yaparken çivi, şiş, tığ gibi sert cisimler veya kulağın içinde kalabilecek pamuk, küçük bez<br />
parçası kullanmayın.<br />
<br />
GÖZE YABANCI CİSİM KAÇMASINDA YAPILABİLECEK MÜDAHALELER<br />
&#8226; Göze kaçan yabancı cisim toz, sinek, kıl gibi küçük bir cisimse, gözün alt kapağını aşağıya doğru<br />
gerdirerek temiz bir tülbentle veya mendil ucuyla hafifçe dokunarak alınız.<br />
&#8226; Cisim üst kapakta ise sümkürme taklidi yaptırarak cismin alt kapağa geçmesini sağlayın ve almaya<br />
çalışın.<br />
&#8226; Cismi alamazsanız, fazla uğraşmadan temiz bir bez kapatarak sağlık kuruluşuna götürün.<br />
&#8226; Göze sivri bir cisim batmışsa çıkarmadan ve oynatmadan hemen hastaneye götürün.<br />
<br />
KULAK ve BURUNA CİSİM KAÇMASINDA YAPILABİLECEK MÜDAHALELER<br />
&#8226; Kulak veya buruna kaçan cisim görülüyorsa ve dışardan tutulabilecek durumdaysa cımbız veya uygun<br />
bir şeyle çıkarınız. Cismin daha ileri gitmemesine ve dokuya zarar vermemeye dikkat edin.<br />
&#8226; Cisim, fasulye, nohut, mısır gibi gıdalar ise bunlar şişebileceğinden ıslatmayınız.<br />
&#8226; Cismi çıkarmaya çalışırken iğne gibi sivri ve batıcı şeyler kullanmayın.<br />
&#8226; Kulağa böcek veya sinek kaçmasında fener tutarak gözleyin.<br />
&#8226; Cisim çıkmıyorsa fazla uğraşmadan bir sağlık kuruluşuna götürün.<br />
<br />
BOĞAZA YABANCI CİSİM KAÇMASINDA YAPILABİLECEK MÜDAHALELER<br />
&#8226; Boğaza kaçan yabancı cisimler solunum yollarını kapatabileceğinden daha tehlikelidir. Ölüme yol<br />
açabilirler. Kaza olduğunda soğuk kanlı davranın.<br />
&#8226; Cisim ağız açıldığında görülebiliyorsa parmakla almaya çalışın. Alınamayacak kadar ileride ise kişinin<br />
sırtına kuvvetlice birkaç kez vurun ve öksürme taklidi yaptırın<br />
&#8226; İğne, jilet veya küçük cam parçası gibi kesici ve delici cisimler kaçmışsa yumuşak ekmek içi yedirin.<br />
&#8226; Kaçan yabancı cisim çıkarılsın veya çıkarılmasın kaza sonrası mutlaka bir sağlık kuruluşuna sevk edin.<br />
<br />
ISIRIKLAR<br />
Hayvan ısırıkları ve böcek sokmaları şeklinde olur. Kırsal kesimde ve çiftliklerde sıktır.<br />
<br />
ISIRIKLARDA ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER<br />
<br />
&#8226; Evdeki kedi, köpek gibi hayvanlar belirli aralıklarla veteriner kontrolünde olmalıdır.<br />
&#8226; Hayvanlar yiyecek verilirken ve bağlı olduğunda kızgın labileceğinden çocukları uzak tutun.<br />
&#8226; Evlerde eğer varsa farelere karşı tuzak, ilaç veya diğer yöntemlerle tedbir alınız.<br />
&#8226; Böcek ve sineklere karşı pencerelerinize sineklik taktırınız.<br />
&#8226; Bahçe ve tarlada çalışırken, çocuklarınızı toprak üstünde uyutmayın ve yalnız bırakmayın.<br />
<br />
HAYVAN ISIRIKLARINDA YAPILABİLECEK MÜDAHALELER<br />
<br />
Hayvan ısırıklarında (köpek, kedi, fare, at, eşek vs) hayvanın kuduz olabileceği düşünülerek;<br />
&#8226; Isırık yerini bol su ile yıkayın.<br />
&#8226; Isıran hayvanı öldürmeyin, veteriner tarafından kontrol edilebilmesi için canlı olarak gözetim altında<br />
tutun.<br />
&#8226; Isıran hayvan eğer ölmüşse kafasını keserek naylon bir torba içinde veterinere götürün.<br />
&#8226; Mutlaka bir sağlık kuruluşuna gidin. Burada hayvan ve sahibi hakkında sorulanları cevaplayın<br />
&#8226; Bu tür havyan ısırıklarına maruz kalan herkes kuduz hastalığına karşı aşılanmaktadır. Aşıları size<br />
söylendiği gibi yaptırın.<br />
&#8226; Her ısırığı şüpheli kuduz vakası olarak düşünün. Kuduz hastalığı başlayınca tedavisinin olmadığını<br />
aklınızdan çıkarmayın.<br />
KUDUZ HASTALIĞININ TEDAVİSİ, SADECE ZAMANINDA YAPILAN AŞIYLA MÜMKÜNDÜR!<br />
<br />
 BÖCEK<br />
SOKMALARINDA YAPILABİLECEK MÜDAHALELER<br />
<br />
Yılan ve akrep sokmalarında;<br />
&#8226; Isırık yerini bol su ile yıkayın, vücutta olabilecek şişmelere karşı bilezik ve yüzükleri çıkarın.<br />
&#8226; Isırılan kişiyi sakinleştirin, yürütmeyin, alkollü içecekler vermeyin.<br />
&#8226; Kullanılmamış bir jilet veya ateşe tutulmuş bir bıçak ile ısırık üzerinde 1 cm uzunluğunda ve 3-4 mm<br />
derinliğinde bir kesi yapın. Deriyi keserken kirli malzeme kullanmayın.<br />
&#8226; Kesik yerin merkeze yakın olan kısmından uç kısma doğru sıvazlayarak bir miktar kan akıtın Bu işlem<br />
zehirin bir kısmının dışarı çıkarak vücuda yayılmasını önleyecektir.<br />
&#8226; Bütün bunları yaparken ısırılan kişiyi en yakın bir sağlık kuruluşuna götürün.<br />
Arı ve diğer böcek sokmaları;<br />
Genellikle sokulan yerde şişme, kızarıklık, kaşıntı ve ağrı belirtileri gösterir.<br />
&#8226; Arı sokmalarında ilk iş olarak arının iğnesini çıkarın. İğne zehir kesesi ile beraber olduğundan parmakla<br />
sıkılarak çıkarılmak istendiğinde, kesecikteki zehir vücuda boşalacaktır. Bunun için bıçağı, deri ile<br />
iğnenin birleştiği yerden sıyırtarak veya bir cımbızla zehir kesesi ile iğnenin arasından tutarak çıkarın.<br />
&#8226; Sokulan yüzeyi sabunlu su ile yıkayın. Ağrı varsa buz veya soğuk suyla ıslatılmış bez koyun.<br />
&#8226; Göz, boğaz, burun ve ağız içinde olan arı sokmalarında, bu bölgelerin şişmesi neticesi, nefes borusunun<br />
kapanma ihtimali olduğundan hemen bir sağlık kuruluşuna götürün.<br />
Böcek sokmalarında Tetanoz ihtimali olduğundan TETANOZ AŞISINI yaptırın.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yaşadığımız kış imtihanının farkında mıyız?]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3494</link>
			<pubDate>Fri, 05 Feb 2010 13:09:42 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3494</guid>
			<description><![CDATA[Temel ihtiyaçlarını temin etmiş olan zengin, kış manzaralarıyla neşelenir, hatta hangi yüksek tepelerde nasıl bir kayak zevki yaşanabileceğini dahi düşünebilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ama daha koruyucu kış ihtiyaçlarını karşılayamamış yoksul ise kış manzaralarını endişe içinde izler, 'çoluk çocuk soğukta mı kalacağız telaşıyla karşılar mevsim soğuklarını. Demek ki, böyle zor devrelerde zengin de fakir de imtihandalar. Zengin sadece kendi zevkini düşünüp yoksula ilgisiz kalırsa imtihanı kaybeder. Yoksul da tevekkül ve teslimiyetini yitirip halinden isyana yönelirse imtihanı kaybeder.<br />
<br />
Ancak vereceğimiz misalin sonucuna bakılırsa, ihtiyaç içinde inleyen yoksulu düşünmeyen imkan sahibinin imtihanı daha ağır oluyor gibi görünüyor. İsterseniz sözü daha fazla uzatmadan ibret alıp ikaz olacağımız misali birlikte okuyalım. Bakalım zor şartlarda hep kendi zevkini düşünüp yoksulu düşünmeyenlerin sonu nasıl oluyor, bir görelim.<br />
<br />
*****<br />
Lapa lapa yağan kar taneleri kara kargayı coşturmuştu. Çünkü sırtındaki sağlam tüyler onu tam koruyor, soğuklar kalın tüylerle kaplı bedenine işlemiyordu. Bu yüzden konduğu ağacın dalından çevreyi keyifle seyrederken ötmesini de sürdürüyordu:<br />
<br />
- Yağ yağ, konduğum dala çıkıncaya kadar yağ!.. Halbuki hemen yanı başındaki dalda zayıf tüylü serçe de titreyerek sızlanıyordu:<br />
<br />
- Yağma yağma, zayıflar var, zavallılar var!.. Bu sızlanış kara kargayı hiç mi hiç etkilemiyor, yine devam ediyordu konduğu dalda:<br />
<br />
- Yağ yağ, konduğum dala çıkıncaya kadar yağ!.. Manzara zevki kargayı küçük kuşları düşünmez duruma getirmişti...<br />
<br />
Rabbimiz, karganın sadece kendini düşünüp, zayıfları, zavallıları hesaba katmayışına razı olmadı. Zayıfların halini düşünecek duruma getirmek istedi. Bu sebeple de yaramaz bir çocuğu ona musallat etti. Çocuk karganın, bağıra çağıra öttüğü ağacın dibine gelerek yukarı doğru yavaşça tırmanmaya başladı. Yine bağırmaya başladığı bir sırada kuyruğundan yakalayıp tutmaya çalıştı. Bu sırada çırpınmaya başlayan kargada ne tüy kaldı ne de telek. Hepsini de çocuğun elinde bıraktığından güç bela kurtulup karşı binanın çatısına zar zor konabildi. Artık yağan karlar esen soğuk rüzgarlar çıplak vücuduna temas ediyor, düşünmediği zayıfların halini olanca şiddetiyle hissediyordu... İşte bundan sonra ötüşünü değiştiren karganın cılız sesi duyuldu.<br />
<br />
- Yağma, yağma! Açık var, çıplak var!<br />
<br />
Ne yazık ki karganın bu dileği hemen yerine gelmedi. Yağış bir müddet devam etti. O da önceden hiç düşünmediği zayıfların hayatını, sıkıntısını yaşamayı sürdürdü. Ne kadar duygusuz, bencil davrandığını iyice hissetti, böylece dersini almış oldu. Bu misali yorumlayan irşad alimleri derler ki:<br />
<br />
-İnsanlar varlıklı halde iken yoksulların halini düşünmeli, kendi zevklerinde kaybolmamalıdırlar. Şayet böyle bir bencillikte kalırlar da yoksulun sıkıntısını düşünmezlerse bir gün olur onlar da halini düşünmedikleri yoksulun haline düşer, aynı zorluk ve sıkıntıyı yaşarlar. Bundan sonra ne kadar yanlış yaptıklarını anlayıp pişmanlık duyarlar. Ancak bu pişmanlık düştükleri durumdan hemen kurtarmaz onları... İyisi mi, varlıklı günlerimizde yokluk çekenleri düşünmeli, ısındığımız zamanlarda da üşüyenleri hatırlayıp dertlerine deva olmaya gayret göstermeliyiz ki, aynı akıbete müstahak duruma düşmeyelim. Aynı sonucu biz de yaşamaya layık hale gelmeyelim.<br />
<br />
Bilmem siz ne dersiniz bu hatırlatmaya? Yoksa siz de malum tekerlemeyi tekrar ederek, "Ayağını sıcak tut başını serin, kendi keyfine bak, başkalarını düşünme derin mi" diyorsunuz?<br />
<br />
-Hayır! Sizin böyle bir ilgisizlikte kalacağınıza ihtimal vermiyorum. Siz ihtiyaç içinde inleyenlere, imkanlarınız nispetinde yardımcı olarak imtihanı kazanıyorsunuz, diye düşünüyor, Rabbimiz bizi bu kış imtihanını kazananlardan eylesin, diyorum. <br />
<br />
Ahmet Şahin - Zaman]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Temel ihtiyaçlarını temin etmiş olan zengin, kış manzaralarıyla neşelenir, hatta hangi yüksek tepelerde nasıl bir kayak zevki yaşanabileceğini dahi düşünebilir.<br />
<br />
 <br />
<br />
Ama daha koruyucu kış ihtiyaçlarını karşılayamamış yoksul ise kış manzaralarını endişe içinde izler, 'çoluk çocuk soğukta mı kalacağız telaşıyla karşılar mevsim soğuklarını. Demek ki, böyle zor devrelerde zengin de fakir de imtihandalar. Zengin sadece kendi zevkini düşünüp yoksula ilgisiz kalırsa imtihanı kaybeder. Yoksul da tevekkül ve teslimiyetini yitirip halinden isyana yönelirse imtihanı kaybeder.<br />
<br />
Ancak vereceğimiz misalin sonucuna bakılırsa, ihtiyaç içinde inleyen yoksulu düşünmeyen imkan sahibinin imtihanı daha ağır oluyor gibi görünüyor. İsterseniz sözü daha fazla uzatmadan ibret alıp ikaz olacağımız misali birlikte okuyalım. Bakalım zor şartlarda hep kendi zevkini düşünüp yoksulu düşünmeyenlerin sonu nasıl oluyor, bir görelim.<br />
<br />
*****<br />
Lapa lapa yağan kar taneleri kara kargayı coşturmuştu. Çünkü sırtındaki sağlam tüyler onu tam koruyor, soğuklar kalın tüylerle kaplı bedenine işlemiyordu. Bu yüzden konduğu ağacın dalından çevreyi keyifle seyrederken ötmesini de sürdürüyordu:<br />
<br />
- Yağ yağ, konduğum dala çıkıncaya kadar yağ!.. Halbuki hemen yanı başındaki dalda zayıf tüylü serçe de titreyerek sızlanıyordu:<br />
<br />
- Yağma yağma, zayıflar var, zavallılar var!.. Bu sızlanış kara kargayı hiç mi hiç etkilemiyor, yine devam ediyordu konduğu dalda:<br />
<br />
- Yağ yağ, konduğum dala çıkıncaya kadar yağ!.. Manzara zevki kargayı küçük kuşları düşünmez duruma getirmişti...<br />
<br />
Rabbimiz, karganın sadece kendini düşünüp, zayıfları, zavallıları hesaba katmayışına razı olmadı. Zayıfların halini düşünecek duruma getirmek istedi. Bu sebeple de yaramaz bir çocuğu ona musallat etti. Çocuk karganın, bağıra çağıra öttüğü ağacın dibine gelerek yukarı doğru yavaşça tırmanmaya başladı. Yine bağırmaya başladığı bir sırada kuyruğundan yakalayıp tutmaya çalıştı. Bu sırada çırpınmaya başlayan kargada ne tüy kaldı ne de telek. Hepsini de çocuğun elinde bıraktığından güç bela kurtulup karşı binanın çatısına zar zor konabildi. Artık yağan karlar esen soğuk rüzgarlar çıplak vücuduna temas ediyor, düşünmediği zayıfların halini olanca şiddetiyle hissediyordu... İşte bundan sonra ötüşünü değiştiren karganın cılız sesi duyuldu.<br />
<br />
- Yağma, yağma! Açık var, çıplak var!<br />
<br />
Ne yazık ki karganın bu dileği hemen yerine gelmedi. Yağış bir müddet devam etti. O da önceden hiç düşünmediği zayıfların hayatını, sıkıntısını yaşamayı sürdürdü. Ne kadar duygusuz, bencil davrandığını iyice hissetti, böylece dersini almış oldu. Bu misali yorumlayan irşad alimleri derler ki:<br />
<br />
-İnsanlar varlıklı halde iken yoksulların halini düşünmeli, kendi zevklerinde kaybolmamalıdırlar. Şayet böyle bir bencillikte kalırlar da yoksulun sıkıntısını düşünmezlerse bir gün olur onlar da halini düşünmedikleri yoksulun haline düşer, aynı zorluk ve sıkıntıyı yaşarlar. Bundan sonra ne kadar yanlış yaptıklarını anlayıp pişmanlık duyarlar. Ancak bu pişmanlık düştükleri durumdan hemen kurtarmaz onları... İyisi mi, varlıklı günlerimizde yokluk çekenleri düşünmeli, ısındığımız zamanlarda da üşüyenleri hatırlayıp dertlerine deva olmaya gayret göstermeliyiz ki, aynı akıbete müstahak duruma düşmeyelim. Aynı sonucu biz de yaşamaya layık hale gelmeyelim.<br />
<br />
Bilmem siz ne dersiniz bu hatırlatmaya? Yoksa siz de malum tekerlemeyi tekrar ederek, "Ayağını sıcak tut başını serin, kendi keyfine bak, başkalarını düşünme derin mi" diyorsunuz?<br />
<br />
-Hayır! Sizin böyle bir ilgisizlikte kalacağınıza ihtimal vermiyorum. Siz ihtiyaç içinde inleyenlere, imkanlarınız nispetinde yardımcı olarak imtihanı kazanıyorsunuz, diye düşünüyor, Rabbimiz bizi bu kış imtihanını kazananlardan eylesin, diyorum. <br />
<br />
Ahmet Şahin - Zaman]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[jacob ve esau nun hikayesi]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3493</link>
			<pubDate>Thu, 04 Feb 2010 22:40:24 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3493</guid>
			<description><![CDATA[<br />
<br />
Hayır. En azından çok fazla olmadığından eminim.<br />
<br />
    Bu daha doğmadan kavga eden iki kardeşin hikayesi. Bu dert ve mutsuzluğa neden olmuştur. Fakat sonra, kavga her zaman sürmüştür.<br />
<br />
    Isaac Rebecca ile evlendiğinde 40 yaşındaydı. Yıllar geldi geçti fakat onların hiç çocuğu olmadı. Ve Isaac Tanrı&#8217;ya yalvardı &#8220;Tanrım karım Rebecca&#8217;ya bir iyilik yap ve bizi bir çocuk ile kutsa.&#8221;<br />
<br />
    Tanrı Isaac&#8217;in duasını duydu (ki o her duayı duyar) ve onu yanıtladı. Isaac 6o yaşına geldiğinde Rebecca hamileydi, üstelik bir de değil ikiz çocukları olacaktı.<br />
<br />
    Fakat çocuklar doğmadan önce Rebecca onların içinde kavga ettiklerini duyabiliyordu.<br />
<br />
    &#8220;Neler oluyor?&#8221; dedi Rebecca.<br />
<br />
    Ve Tanrı cevap verdi.<br />
<br />
        &#8220;Senin karnındaki bu çocuklar iki ulusun babaları olacak. Tıpkı şuan kavga ettikleri gibi, bu iki ulus ta kendi aralarında çekişmeler yaşayacaklar. Biri diğerinden daha güçlü olacak ve büyük olan küçük olana hizmet edecek.&#8221;<br />
<br />
    Ve çocukların doğum zamanı geldi çattı.<br />
<br />
    İlk çocuk erkekti. Onun her yanı kırmızıydı (red) ve her tarafı saçla(kılla) kaplıydı ve Isaac ve Rebecca ona ilk seslendikleri kırmızıyı çağrıştıran, Esau adını verdi. İkinci doğan da erkekti, doğumu hemen Esau&#8217;yu takip (heel) ettiğinden ona da bunu çağrıştıran Jacob adı verildi.<br />
<br />
    Çocuklar büyüdü.<br />
<br />
    Esau ormanda dolaşmayı seven güçlü, yetenekli bir avcı oldu. Jacob ise daha çok evde oturmayı tercih eden sakin biriydi.<br />
<br />
    Isaac, Esau&#8217;yu eve avdan getirdiği vahşi yiyeceklerden dolayı daha çok seviyordu. Fakat Rebecca Jacob&#8217;ı daha çok seviyordu çünkü o yemek yapmayı öğrenmişti ve evin etrafındaki işlerle uğraşmayı seviyordu.<br />
<br />
    Bir gün Esau tekrar ava gitmişti, ama bir kaç gün geçmesine rağmen Esau istediği gibi bir av olmamıştı. Bu yüzden dolayı eve açlıktan ölecek kadar acıkmış bir durumda dönmüştü. Esau eve döndüğünde, Jacob da daha yeni bir kap sıcak, buğulanmış, güveç yemeği yapmıştı. ağız sulandıran kokusu her yeri kaplamıştı.<br />
<br />
    &#8220;Şu kırmızı yemeğin birazını bana ver, açlıktan ölüyorum.&#8221; dedi Esau.<br />
<br />
    Jacob tam bir entrikacıydı, ve &#8220;Tabi ki veririm bu güveçten, ama sen bana Doğum Hakkını (BirthRight) verirsen&#8221; dedi.<br />
<br />
    Doğum hakkı çok önemli bir şeydi. Esau&#8217;nun daha önce doğmuş olmasından dolayı Doğum hakkı ona gitmişti. Isaac öldüğünde, doğum hakkından dolayı evin sahibi ve Isaac&#8217;ın mirasından Jacob&#8217;ın aldığının iki katını alma hakkı Esau&#8217;nun olacaktı.<br />
<br />
    Fakat burda Esau büyük bir hata yapmıştı.<br />
<br />
    O açtı.<br />
<br />
    Yarını düşünecek hali yoktu. Doğum hakkı denen şey o kadar da uzun süreli planlanacak bir şey değildi .<br />
<br />
    Fakat Jacob daha akıllıydı. Bir gün yarının geleceğini biliyordu. Eğer doğum hakkı onun olursa, evin sahibi de o olacaktı.<br />
<br />
    &#8220;Doğum Hakkını bana ver, ben de sana yemekten vereyim.&#8221; dedi Jacob tekrar, bir kaşık dolusu enfes yemeği ağzına götürürken.<br />
<br />
    &#8220;Tamam , tamam &#8221; dedi Esau. &#8220;Doğum hakkım senin olsun, açlıktan ölmek üzereyken bana ne faydası var ki.&#8221; Açlıktan ölmek üzere falan değildi de. Sadece açtı.<br />
<br />
    &#8220;Söz veriyormusun ?&#8221; diyi sordu Jacob.<br />
<br />
    &#8220;Veriyorum.&#8221; dedi birden Esau.<br />
<br />
    &#8220;Pekala öyleyse&#8221; dedi Jacob ve Esau&#8217;ya istediğini verdi.<br />
<br />
    Sonuç olarak Esau bir tas yemek ve bir kaç dilim ekmek için doğum hakkından vazgeçmişti.<br />
<br />
    Pek de zekice değildi bu.<br />
<br />
*****<br />
<br />
incilde anlatılan bir hikayeymiş]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<br />
<br />
Hayır. En azından çok fazla olmadığından eminim.<br />
<br />
    Bu daha doğmadan kavga eden iki kardeşin hikayesi. Bu dert ve mutsuzluğa neden olmuştur. Fakat sonra, kavga her zaman sürmüştür.<br />
<br />
    Isaac Rebecca ile evlendiğinde 40 yaşındaydı. Yıllar geldi geçti fakat onların hiç çocuğu olmadı. Ve Isaac Tanrı&#8217;ya yalvardı &#8220;Tanrım karım Rebecca&#8217;ya bir iyilik yap ve bizi bir çocuk ile kutsa.&#8221;<br />
<br />
    Tanrı Isaac&#8217;in duasını duydu (ki o her duayı duyar) ve onu yanıtladı. Isaac 6o yaşına geldiğinde Rebecca hamileydi, üstelik bir de değil ikiz çocukları olacaktı.<br />
<br />
    Fakat çocuklar doğmadan önce Rebecca onların içinde kavga ettiklerini duyabiliyordu.<br />
<br />
    &#8220;Neler oluyor?&#8221; dedi Rebecca.<br />
<br />
    Ve Tanrı cevap verdi.<br />
<br />
        &#8220;Senin karnındaki bu çocuklar iki ulusun babaları olacak. Tıpkı şuan kavga ettikleri gibi, bu iki ulus ta kendi aralarında çekişmeler yaşayacaklar. Biri diğerinden daha güçlü olacak ve büyük olan küçük olana hizmet edecek.&#8221;<br />
<br />
    Ve çocukların doğum zamanı geldi çattı.<br />
<br />
    İlk çocuk erkekti. Onun her yanı kırmızıydı (red) ve her tarafı saçla(kılla) kaplıydı ve Isaac ve Rebecca ona ilk seslendikleri kırmızıyı çağrıştıran, Esau adını verdi. İkinci doğan da erkekti, doğumu hemen Esau&#8217;yu takip (heel) ettiğinden ona da bunu çağrıştıran Jacob adı verildi.<br />
<br />
    Çocuklar büyüdü.<br />
<br />
    Esau ormanda dolaşmayı seven güçlü, yetenekli bir avcı oldu. Jacob ise daha çok evde oturmayı tercih eden sakin biriydi.<br />
<br />
    Isaac, Esau&#8217;yu eve avdan getirdiği vahşi yiyeceklerden dolayı daha çok seviyordu. Fakat Rebecca Jacob&#8217;ı daha çok seviyordu çünkü o yemek yapmayı öğrenmişti ve evin etrafındaki işlerle uğraşmayı seviyordu.<br />
<br />
    Bir gün Esau tekrar ava gitmişti, ama bir kaç gün geçmesine rağmen Esau istediği gibi bir av olmamıştı. Bu yüzden dolayı eve açlıktan ölecek kadar acıkmış bir durumda dönmüştü. Esau eve döndüğünde, Jacob da daha yeni bir kap sıcak, buğulanmış, güveç yemeği yapmıştı. ağız sulandıran kokusu her yeri kaplamıştı.<br />
<br />
    &#8220;Şu kırmızı yemeğin birazını bana ver, açlıktan ölüyorum.&#8221; dedi Esau.<br />
<br />
    Jacob tam bir entrikacıydı, ve &#8220;Tabi ki veririm bu güveçten, ama sen bana Doğum Hakkını (BirthRight) verirsen&#8221; dedi.<br />
<br />
    Doğum hakkı çok önemli bir şeydi. Esau&#8217;nun daha önce doğmuş olmasından dolayı Doğum hakkı ona gitmişti. Isaac öldüğünde, doğum hakkından dolayı evin sahibi ve Isaac&#8217;ın mirasından Jacob&#8217;ın aldığının iki katını alma hakkı Esau&#8217;nun olacaktı.<br />
<br />
    Fakat burda Esau büyük bir hata yapmıştı.<br />
<br />
    O açtı.<br />
<br />
    Yarını düşünecek hali yoktu. Doğum hakkı denen şey o kadar da uzun süreli planlanacak bir şey değildi .<br />
<br />
    Fakat Jacob daha akıllıydı. Bir gün yarının geleceğini biliyordu. Eğer doğum hakkı onun olursa, evin sahibi de o olacaktı.<br />
<br />
    &#8220;Doğum Hakkını bana ver, ben de sana yemekten vereyim.&#8221; dedi Jacob tekrar, bir kaşık dolusu enfes yemeği ağzına götürürken.<br />
<br />
    &#8220;Tamam , tamam &#8221; dedi Esau. &#8220;Doğum hakkım senin olsun, açlıktan ölmek üzereyken bana ne faydası var ki.&#8221; Açlıktan ölmek üzere falan değildi de. Sadece açtı.<br />
<br />
    &#8220;Söz veriyormusun ?&#8221; diyi sordu Jacob.<br />
<br />
    &#8220;Veriyorum.&#8221; dedi birden Esau.<br />
<br />
    &#8220;Pekala öyleyse&#8221; dedi Jacob ve Esau&#8217;ya istediğini verdi.<br />
<br />
    Sonuç olarak Esau bir tas yemek ve bir kaç dilim ekmek için doğum hakkından vazgeçmişti.<br />
<br />
    Pek de zekice değildi bu.<br />
<br />
*****<br />
<br />
incilde anlatılan bir hikayeymiş]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bir gizli Müslümanın öyküsü]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3492</link>
			<pubDate>Tue, 02 Feb 2010 13:53:21 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3492</guid>
			<description><![CDATA[21 yaşında Müslüman olmuş bir Fransız genci tarafından Paris&#8217;te kurulup geliştirilen ve milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen [Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.] adlı internet sitesinde, ünlü ve yüksek rütbeli bir Hıristiyan din adamının kendi elyazısıyla yazdığı, nasıl Müslüman olduğunu anlatan hatıralarının bu zâtın ölümünden sonra ortaya çıktığına dair bir haber vardı. Ve bu hatıralar, ilgili sitede yayımlanarak bütün dünyaya duyuruldu. Alışılmadık, son derece heyecan verici anılardı bunlar. Çok kısa ve özlü bir elyazısıyla yazılıp bırakılmış belgede, Batılı bir din adamının İslâm&#8217;ı nasıl arayıp bulduğunu ve nasıl hidayete erdiğini görüyor, aramızdan yakın zaman önce ayrılmış olan o mübarek insana rahmetler diliyoruz:<br />
<br />
Rahip Jean-Marie Duchemin (1908-1988), Paris havzasının batısında yer alan Sarthe bölgesinde Katolik mezhebinin önemli ve tanınmış bir siması idi. İslâm&#8217;a girdiğini herkese ilân etmeye karar vermezden az önce, kendisini böyle bir tercih yapmaya götüren sebepleri yazıya döktü. Nasıl hidayete erdiğini &#8220;yaptım, okudum, gördüm&#8221; gibi birinci şahıs ifadeleriyle değil de, &#8220;okudu, gördü, anladı&#8221; gibi üçüncü şahıs ağzından anlattı.<br />
<br />
Bu hayat hikayesi, büyük ihtimalle 1983 yılında yazılmış olmalıdır. Rahip Abdülmecid Jean-Marie Duchemin 6 Eylül 1988&#8217;de Kazablanka şehrinde Hakk&#8217;a yürüdü.1908 YILINDA, İMAN SAHİBİ ve son derece dindar, koyu Katolik bir ailenin evlâdı olarak dünyaya geldi. Daha on yaşındayken Hıristiyanlığın iman, ibadet ve ahlâk esasları konusunda pek çok yetişkin Hıristiyandan daha bilgili ve daha inançlı idi. Kendisi için yaşamak ile inanmak ayrı şeyler değildi; tam aksine, ikisi de bir ve aynı şeydi. Henüz çocuk yaştayken papazlık mesleğine karşı dayanılmaz bir ilgi duydu. Sonraları, diğer meslekler ve kültür faaliyetleri kendisini az çok büyülemiş ve cezbetmişse de, din adamlığından başka bir yola gitmeyi aklından asla geçirmedi. Yetiştiği dönemin dinî anlayışı, ailesinde, devam ettiği Hıristiyan okulunda ve dinlemeye bayıldığı kilise vaazlarında aldığı dinî eğitim sonucu, daha o gencecik yaşında, &#8220;Kilise dışında kesinlikle kurtuluş olmadığından (Hıristiyan olunmadıkça cennete girilemeyeceğinden)&#8221; kesinkes emindi.<br />
<br />
İslâmiyetten bahsedildiğini çok nadiren duymuştu. Duydukları da bu dinin çok-tanrılı ve putperest bir din olduğu iddialarıydı. Hep aleyhte ve hep aşağılayan ifadelerdi bunlar. Derken, on veya onbir yaşına doğru, sınıf öğretmeni hanım, &#8220;Katoliklik, Hz. İsa&#8217;nın getirdiği tek gerçek dindir ve insanlığı kurtuluşa ancak bu din erdirir&#8221; başlığını taşıyan dersin açıklamasını yapmaya başladı. Hocahanım sözlerini desteklemek için diğer dinlerden de söz etmeye koyuldu. Öteki Hıristiyan mezheplerinin mensupları olan bütün Protestanları ve Ortodoksları keyifle cehenneme gönderiyor ve cennete sadece ve sadece Katoliklerin gidebileceğini söylüyordu.<br />
<br />
Hıristiyanlık dışındaki dinlere gelince; bu dinlerin müntesiplerini bütün bütün horluyor ve küçümsüyordu. Aşağılık Yahudiler güzelim Hz. İsa&#8217;yı haça gerdirmişlerdi; zavallı ve cahil Hindular bir sürü canavar tanrıya tapınıyorlardı; İblis&#8217;in teki olan sefih Muhammed&#8212;hâşâ&#8212;tarafından aldatılan &#8216;Muhammedîler&#8217; Hıristiyanları katliama tâbi tutmuşlardı ve şanlı Haçlılar ne yazık ki bu kimselerin kökünü kurutamamıştı, ama cesur misyonerler dayanılmaz fedakârlıklar pahasına ve hatta hayatlarını tehlikeye atarak onları Hıristiyanlıştırmak için hâlâ gayret ediyorlardı.<br />
<br />
Bu yaman öğretmen, alay etmek bahanesiyle, dinlerini yaymak için mücadele ederken ölümü rahatça göze alabilen bu Muhammedîlerin fanatikliğinden; gülünç küçük bir halı üzerinde namaz kılmak için onca temizlik yapmaya katlandıklarından; bütün gün katı bir oruç tutarken geceleri pisboğazlık ettiklerinden, hem de bunu koca bir ay boyunca yaptıklarından; domuz eti ve şaraptan kendilerini mahrum ettiklerinden, halbuki Allah&#8217;ın bunları insanların iyiliği için yaratmış olduğunun herkesçe bilindiğinden bahsetti!... Bu izah tarzı, sonuçta, o genç dinleyicinin üzerinde beklenmedik bir tepkiye yol açtı. Ve yanlış yolda olmalarına rağmen dinlerinin emirlerini hakkıyla yerine getiren, Hıristiyanların pek çoğu böyle şeyleri yapmaya hiç niyetlenmezken cömertlik ve cesaret örneği sergileyen bu zavallı Muhammedîleri şöyle bir düşündü ve onlara acıdı.<br />
<br />
İşte o günden itibaren Müslümanlara karşı hem büyük bir merhamet, hem de büyük bir sempati duymaya başladı. Papaz olduğu zaman gidip onları Hıristiyanlaştıracağını ve böylece onlara imanlarına lâyık dünya ve âhiret saadetini sağlayabileceğini ümit ediyordu. Çocukluğu ve ilk gençlik yılları boyunca kâfirler, özellikle de Müslümanlar için dua ediyordu; misyonerlerin elde edebildiği bütün yayınlarını okuyor ve o önemsiz cep harçlığını misyonerlik çalışmaları için harcıyordu. <br />
<br />
Onaltı yaşına doğru, ileride İslâm ülkelerinde görev yapabilmek gayesiyle Kapüsenler tarikatına girmeye niyetlendi ve tarikata başvurdu. Doğuşundan beri daha da kararsızlaşan sağlık meselesini gözönüne alan danışmanı kendisine beklemeyi ve rüyasının gerçekleşmesini daha sonraya, sıhhatinin daha elverişli olduğu zamana ertelemeyi tavsiye etti.<br />
<br />
Yirmi yaşında rahipliğe hazırlanmak üzere papaz okuluna kaydoldu. Orada, dinleri ve bilhassa da İslâm&#8217;ı ele alan birtakım kitapları gözden geçirme fırsatını buldu. O dönemin Katolik yayınlarının yanlı ve az çok yobaz karakterine rağmen, Hz. Muhammed ve İslâm hakkında şahsî bir kanaat edinmeye muvaffak oldu. Onun kanaatince, Hz. Muhammed samimiydi ve &#8216;Allah&#8217;tan korkan&#8217; biriydi; Müslümanlar saygı duyulacak ve imanlarının sağlamlığından ötürü, çoğu zaman da, hayran olunacak insanlardı. Ona göre, İslâm, bütün hakikati kendisinde toplamamakla birlikte, müntesiplerini kurtuluşa erdirecek yeterli bir hakikate de sahip ciddî bir dindi. O devrin anlayışına göre, Müslümanlar Kilise &#8216;bünyesi&#8217;nin dışında kalmakla beraber Kilisenin ruhu içinde yer alıyorlardı, dolayısıyla da âhirette kurtuluşa erebilecek idiler. <br />
<br />
 <br />
<br />
1933&#8217;te rahip olunca papaz yardımcılığına tayin edildi. Rahip Charles de Foucauld&#8217;nun hayatı ve şahsiyeti hakkındaki bilgileri çok seneler öncesinden öğrenmişti. Fas&#8217;ta yalnız başına yaşayıp Müslümanlar için dua etmek üzere inzivaya çekilen bu rahip onu heyecanlandırmıştı.<br />
<br />
1937&#8217;ye doğru, danışmak ve aralarına katılıp katılamayacağını öğrenmek üzere Trapistler Cemaatinin bulunduğu manastırda bir süre inzivaya çekildi. Verilen cevap bir kere daha hayal kırıcı oldu. Kendisine, &#8220;Şimdiki bulunduğunuz yerde hayırlı hizmetler ifa ediyorsunuz, ayrıca sizin durumunuz açısından pek uygun olmayan bir hayat şartı ve tarzına sahip cemaatimize girmeniz için sıhhatiniz de elverişli değil&#8221; denildi.  <br />
<br />
On yıl kadar sonra, kendisi bir köy papazı iken, Hıristiyanları birleştirme işiyle uğraşan bir grup tarafından basılmış dinî bir tasvir buldu. Bu tasvirin arkasında Fâtiha sûresinin Fransızcası vardı. İşte o andan itibaren, her gün, Hıristiyanî dualarını yaptıktan sonra bu Fâtiha&#8217;yı ezbere okumayı bir alışkanlık hâline getirdi.<br />
<br />
1957 yılında, artık Müslüman ülkelere bir seyahat gerçekleştirebilme umudunu yitirince, başkente yapılan toplu bir geziden yararlanarak Paris Camii&#8217;ni ziyaret etmek ve Müslümanların cemaatle namaz kıldıkları bu yerde sessizce dua etmek istedi. Aralarına katıldığı turistler rehberin anlattıklarını dinlerken, o, dünya Müslümanlarıyla gönül birliği içinde, bütün ruhuyla sessiz sessiz Allah&#8217;a yakardı. Ve çıkışta, cami avlusunda bir Kur&#8217;ân meali satın aldı Üç gecede bütün Kur&#8217;ân&#8217;ı okudu. İnsanı şaşırtan ve Tevrat veya İnciller&#8217;deki sunuşa hiç benzemeyen Kur&#8217;ân metninin yapısı karşısında fevkalâde etkilendi.  <br />
<br />
Köy yerinde ne Müslümanlarla, ne de İslâm&#8217;ı iyi bilen kimselerle karşılaşma imkânı bulamadığı için, her sene Kur&#8217;ân&#8217;ı bir veya birkaç defa ya baştan sona, ya da farklı farklı sûrelerden hareketle okudu durdu. Üç sene sonra hastalığına yenik düşerek köyden şehre indi. Derken, oradaki şartlar gereği, işçilerin ve çok yoksul kimselerin yardımına koşan bir faaliyet içinde buldu kendisini. Yanına Mağripli veya Afrikalı işçiler geldikleri zaman, kendilerine &#8216;göçmen işçiler&#8217; muamelesi yapmıyor, aksine onlara İslâm&#8217;dan bahsediyor, Kur&#8217;ân âyetlerinden hareketle öğütler veriyordu. Onlarla konuşa konuşa çok çabuk itimatlarını kazandı. Bu arada, toplumdan tecrit edilmiş halde yaşayan ve Fransız ortamının ayartma ve yoldan çıkarmalarına açık bu mü&#8217;minlerin bir camiden mahrum olduklarını farketti. Bu hususta piskoposluğun yardımını istirham etti. Birkaç ay sonunda piskoposluk bu iş için bazı salonlar tahsis etti ve buralar mescit hâline getirildi. <br />
<br />
Gerçi bütün bunlar hayli sıkıntılar ve düş kırıklıkları olmadan da gerçekleşmedi! Hatta Müslüman otoritelerden veya sözde imamlardan tutun da basit Müslüman halk tabakasından insanlara varıncaya kadar, bu teşebbüsünü baltalayanlar çıktı. Yine de, İslâm&#8217;a hürmetini, İslâm inanç ve ahlâkına olan güvenini kaybetmedi. Zaman zaman, kendi kendine, &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;daki ve sûfîlerin kitaplarındaki İslâm harikulâde; ama Müslümanların yaşadıkları İslâm içler acısı&#8221; diyordu. <br />
<br />
Öte yandan, İslâmî inançları ve İslâm&#8217;ın dinî kurallarına bağlılıkları sayesinde bizim Avrupa medeniyetimizin saptırmalarından kendilerini inanılmayacak derecede korumuş Mağrip ülkelerinden ve Siyah Afrikalılardan bazı Müslümanları da tanıyordu. Onun için bütün o güçlüklere göğüs gerdi ve caminin iyi kötü hizmete sokulması için var gücüyle çalışmasını sürdürdü. Neredeyse cesaretini kaybettiği ve &#8220;Acaba Allah bu caminin olmasını istemiyor mu?&#8221; dediği anlar da oldu.<br />
<br />
En kritik bir zamanda, bu şehirde bir caminin olduğunu haber alan Tebliğ Cemaati&#8217;nden bir grup onun yanına geldi. 6 Ocak 1975 tarihiydi. Aralarında hemencecik karşılıklı bir güven doğdu ve onbeş gün sonra Clichy Camiine gitti. Orada, o kardeşler kendisine birlikte dua etmeyi teklif ettikleri zaman son derecede duygulandı. Kendi başına öğrendiği ve Müslümanlar o şehirdeki evine geldikleri zaman arasıra okuduğu Fâtiha&#8217;yı onlarla beraber tekrarladı.<br />
<br />
Pakistan&#8217;a yolculuk<br />
<br />
TEBLİĞ HAREKETİNİN ihvanlarıyla bu temas ona sahih, imanlı, İslâm davasına gönül vermiş ve oldukça dindar birçok Müslümanı tanıma imkânı verdi. 6 Ocak 1976&#8217;da, bir Tebliğ grubuyla Allah rızası için yola koyuldu ve kırk günlüğüne Pakistan&#8217;a gitti. Bedenen oldukça yorucu ve yıpratıcı olmakla birlikte, bu seyahat, orada da onun titiz ve ateşli Müslüman bir cemaatle uzun süreli ilişkiler kurmasını sağladı. Genellikle ifade edersek, hepsi de onun bir Katolik papazı olduğunu bildiği halde, gerek Fransa&#8217;da gerek Pakistan&#8217;da bu Müslümanların kendisini bağırlarına basmalarından, Clermont-Ferrand&#8217;daki Müslüman üniversite öğrencilerinin de aynı şekilde kendisine kucak açmalarından hayli etkilendi. Üç kere ondan camide konuşma yapması istendi. Bu Müslüman kardeşlerinin kendisinin Müslümanlığa geçmesi için asla baskı yapmayarak gösterdikleri nezaket ve kibarlık da onun gönlünü fethetti. Kısacası, Müslümanların sözde hoşgörüsüzlüğü ve sözde fanatikliği konusunda ne düşünmek gerektiğini bizzat kendi tecrübesiyle öğrendi.<br />
<br />
Bütün bu yıllar içinde, &#8216;öteki&#8217;ne saygı duyma kaygısından ve diyalog kurabilme ihtiyacından ötürü, İslâm konusundaki bilgilerini derinleştirdi. Müslüman mü&#8217;minlerle kurduğu kardeşlik sebebiyle 1976&#8217;dan itibaren (Hıristiyan imanını ve Hıristiyan ibadetlerini koruyup devam ettirmekle beraber) Müslümanların beş vakit namazını da muntazaman, hem de tek başına kılar oldu; domuz eti yemeyi bıraktı ve Ramazan aylarında oruç tuttu. Bu esnada, kendisine Hıristiyanlık hakkında sorular yönelten Müslümanlara en doğru cevapları verebilmek için, Hıristiyan akaidi elkitaplarına yeniden müracaat etmeye başladı. Böylece Hz. İsa&#8217;nın öğütlediği ahlâk ile Kur&#8217;ân veya hadislerin öğütlediği ahlâkın özü itibarıyla bir ve aynı olduğunu keşfetti. Allah&#8217;ın tekliği, yaratılış ve insanlığın kaderi konusundaki inançlara gelince, iki din arasında çok sayıda farklılığın olduğunu gözlemledi.<br />
<br />
En büyük güçlük Hz. İsa&#8217;nın şahsında ve misyonunda yatıyordu. Bazılarının dediği gibi, Hz. Muhammed&#8217;in Allah&#8217;a iman esaslarını İnciller öncesi safhaya geri götürdüğü mü söylenmeliydi? Yoksa, başkalarının iddia ettiği gibi, Hz. Muhammed&#8217;in, Kilise ve Hıristiyanlar tarafından gerçek tabiatı üzerine ilave edilmiş şeylerin tümünden Hz. İsa&#8217;nın kişiliğini temizlemiş olduğu mu? Ayrıca, şu sorular da vardı: Tek Allah mı, yoksa Üçlü Tanrı mı sözkonusu? İncillerde ve Kilise dogmalarında Teslis (üç unsurdan oluşan Tanrı) dogmasının temeli nedir? Şaraplı ekmek, günah çıkarma gibi takdis âyinlerinin menşei nedir? Allah&#8217;a ulaşmak için mutlaka Kilisenin aracılığına mı başvurulmalı, yoksa İslâm&#8217;daki gibi aracıya müracaat edilmemeli miydi? Allah engin rahmetiyle bizzat kendisi mi insanlığı affeder? Yoksa oğlu İsa&#8217;nın mecburen kurban edilmesi mi gerekiyordu?<br />
<br />
Yıllar boyu bütün bu meseleleri araştırdı. Sonunda birbiri ardınca gelen nesiller içinde insanların Kitab-ı Mukaddes&#8217;i değiştirmiş olduklarını farketti. Kendi kendine soruyordu: Şimdiki İnciller içinde Hz. İsa&#8217;nın kendi sözleri hangileridir, hepsi de Tarsuslu Pavlus&#8217;tan etkilenmiş olan İncil yazarlarının yorumları hangileridir? İncillerin İsa&#8217;sı ve Aziz Pavlus&#8217;un İsa&#8217;sı ile tarihteki Hz. İsa gerçekten aynı kişi midir? <br />
<br />
&#8216;Sapkın&#8217; mezhepleri incelerken birbirinden çok farklı ve zıt Hıristiyan akidelerinin gelişiminde önce Roma, ardından da Bizans imparatorlarının etkisini farketti. Kim haklıydı? Hakikate sahip olan kimdi? Kendi kendisini yanılmaz ilân eden, fakat bu hususta elinde inandırıcı deliller bulunmayan bir din adamları hiyerarşisi tarafından boğulup susturulan bu değişik akideler üstelik yüzyıllar içinde uzanıp gidiyordu.<br />
<br />
Hıristiyanlığın ve İslâm&#8217;ın yayılışı<br />
<br />
HIRİSTİYANLIĞIN dünyaya hayli katkıda bulunduğu doğrudur. Fakat evrensel bilinci bir tek kendisi oluşturmuş değildir ki...  <br />
<br />
Öte yandan, tek Allah inancına sahip büyük dinlerde bulunan temel bilgilerin ve talimatın yanına, ayrıca İnciller aracılığıyla aktarılan Hz. İsa&#8217;nın mesajının arasına, kitabî de, ilâhî de ciddî dayanakları olmayan ne inanışlar, ne âyinler ilâve edildi! <br />
<br />
Nitekim, İncillere göre Hz. İsa kendisini Allah&#8217;ın &#8216;kulu&#8217; olarak takdim etti. Kendisine bir ilâh gibi tapınılmasını asla istemedi. <br />
<br />
Hıristiyanlığın ilâhî kaynaklı olduğunu ispatlamak için, sık sık, çok çabuk yayılması ile asırlara meydan okuyan sürekliliği delil olarak gösterilir. Halbuki, şöyle bir düşünüldüğünde, bu gelişme ve yayılmanın iki beşerî sebebi görülür: <br />
<br />
a. Roma imparatorluğunda kullanılan iki dil, yani Latince ve Grekçe, çeşitli diller engeliyle karşılaşmak zorunda kalmayan Hıristiyanlığın yayılışını kolaylaştırmıştır. <br />
<br />
b. Bilhassa da İmparator Konstantin&#8217;den (312-337) itibaren Hıristiyanlık &#8216;devletin resmî dini&#8217; olarak ilân edildiğinden, Roma&#8217;ya boyun eğmiş ve &#8216;İlâh Sezar&#8217;a resmî ve dayatmacı bir tapınmayla tapmaya alışmış halkların, elbette Kilise tarafından, ama aynı zamanda da dünyanın efendisi Roma imparatoru tarafından teklif edilmiş yeni Tanrı&#8217;yı kabule hazır görünmeleri tabiî idi (Burada aslında pek önemli olmayan, fakat yine de düzeltilmesi gereken küçük bir hata var. Hıristiyanlık resmî din olarak yukarıda belirtilen tarihlerde değil de, ondan elli-altmış yıl daha sonra ilân edilmiştir&#8212;belgeyi yayınlayan sitenin notu).<br />
<br />
Bir de İslâm&#8217;ın yayılışına bakalım. Bir adam, yani Hz. Muhammed aleyhisselâm insanları bir dine ve bu dini tavizsiz yaşamaya davet ediyor; başlangıçta kendisine mütevazi menşeli sadece bir avuç insan tâbi oluyor ve kudret sahiplerinin eziyetlerine maruz kalıyor.  <br />
<br />
Bir iman ve bir ahlâk getirip teklif ettiğinden, daha sonra bir devlet kurması ve bunu savunması gerekiyor.  <br />
<br />
Kendisi hayatta iken inen vahiy, bazı sahabilerine emanet ediliyor, fakat aynı zamanda birçok mü&#8217;min tarafından ezberleniyor, bir yandan da yazıyla tespit ediliyor. Daha sonra ise vahyin derlenip toparlandığı bu Kur&#8217;ân, lisanlarının farklılığına rağmen pek çok milletlere ilâhî mesajı kendisi ulaştırıyor.  <br />
<br />
Hz. Peygamber&#8217;in vefatından bir asır sonra İslâm, Medine&#8217;den başlayarak Avrupa&#8217;ya varıncaya kadar bütün istikametlerde yayılan dine dayalı bir cihan devleti kuruyor. Ve dine dayalı bu lidersiz ve hiyerarşisiz cihan devleti, (dinî olmaktan ziyade şahsî veya politik) birçok iç anlaşmazlıklara rağmen ayakta kalıyor. Hıristiyan dünyasının kendisine karşı yürüttüğü Haçlı seferlerine direniyor. Hıristiyan misyonerlerin faaliyetleri onu çökertemiyor.<br />
Bugün, İslâm&#8217;ın bütün dünyaya yayıldığını ve inananlarının sayısını da günden güne artırdığını görüyoruz. Şayet Allah bu dinin arkasında olmasaydı, İslâm doğup ilerleyebilir ve bütün bu saldırgan güçlere mukavemet edebilir miydi?<br />
<br />
İhtida<br />
<br />
ÜSTELİK BU İSLÂM, Hz. Peygamber hayatta iken nasıl ise bugün de aynı şekilde hiç bozulmadan olduğu gibi duruyor ve devam ediyor. İnanç sistemi de, ibadet şekli de hiç değişmeden kaldı. Her ikisinde de hiçbir sapma olmadı. Gerek beşerî veya siyasî iktidarlarla, gerekse karşılaşılan medeniyetlerle İslâm&#8217;ın inanç ve ibadetlerinden tavizler vererek uzlaşma yoluna gidilmedi. Şiddetli baskı ve zulümlere rağmen, çok çeşitli milletler ve farklı, hatta zıt kültür, sınıf ve sosyal mevkiden insanlar tarafından benimsenip kabul edilegeldi. Hem de onüç asırdan beri... <br />
<br />
İşte bütün bu ölçülü, iyi düşünülüp taşınılmış mülâhazalar, yavaş yavaş onu [bu satırların yazarını&#8212;çev.] asıl can alıcı ve temel soruyu kendi kendisine sormaya sevketti. Bu manevî güzergâhı ciddiyetle, sükûnetle ve sabırla katedebilmesi için elbette kendisine seneler ve seneler gerekti. Gerçi bu geçiş süreci içinde, büyük şaşkınlıklar, derin ıstıraplar ve sert kırılmalar da yaşadı. Fakat sonunda Allah&#8217;ın dâvetini engin bir gönül rahatlığıyla kabul ve tasdik etti.<br />
<br />
Hıristiyanlığı da, İslâm&#8217;ı da birlikte yaşamış ve dinî hayatında tatbik etmişti. Ama artık bir tercih yapmasının da vakti gelmişti. Sessizce kararını aldı ve gizlice İslâm&#8217;a girdi. Ailesinin, çevresinin ve ortamın esiri olarak, bu hidayetini hemen hemen beş yıl, gizlilik içinde yaşamaya mecbur kaldı. Şartların kendisini daha serbest bir hâle getirdiği şu sıralarda ise, aldığı karardan âmirleri durumundaki Kilise yetkililerini haberdar etmek ve şahitler önünde kelime-i şehadet getirip İslâm&#8217;a girişine dair resmî başvuruyu yapmak için uygun bir zamanı&#8212;ki fazla gecikmeyecektir&#8212;kolluyor. Acaba sonuçlar kendisi için ne olacak? Bakalım dost ve akrabalarının tepkileri ne olacak?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[21 yaşında Müslüman olmuş bir Fransız genci tarafından Paris&#8217;te kurulup geliştirilen ve milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen [Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.] adlı internet sitesinde, ünlü ve yüksek rütbeli bir Hıristiyan din adamının kendi elyazısıyla yazdığı, nasıl Müslüman olduğunu anlatan hatıralarının bu zâtın ölümünden sonra ortaya çıktığına dair bir haber vardı. Ve bu hatıralar, ilgili sitede yayımlanarak bütün dünyaya duyuruldu. Alışılmadık, son derece heyecan verici anılardı bunlar. Çok kısa ve özlü bir elyazısıyla yazılıp bırakılmış belgede, Batılı bir din adamının İslâm&#8217;ı nasıl arayıp bulduğunu ve nasıl hidayete erdiğini görüyor, aramızdan yakın zaman önce ayrılmış olan o mübarek insana rahmetler diliyoruz:<br />
<br />
Rahip Jean-Marie Duchemin (1908-1988), Paris havzasının batısında yer alan Sarthe bölgesinde Katolik mezhebinin önemli ve tanınmış bir siması idi. İslâm&#8217;a girdiğini herkese ilân etmeye karar vermezden az önce, kendisini böyle bir tercih yapmaya götüren sebepleri yazıya döktü. Nasıl hidayete erdiğini &#8220;yaptım, okudum, gördüm&#8221; gibi birinci şahıs ifadeleriyle değil de, &#8220;okudu, gördü, anladı&#8221; gibi üçüncü şahıs ağzından anlattı.<br />
<br />
Bu hayat hikayesi, büyük ihtimalle 1983 yılında yazılmış olmalıdır. Rahip Abdülmecid Jean-Marie Duchemin 6 Eylül 1988&#8217;de Kazablanka şehrinde Hakk&#8217;a yürüdü.1908 YILINDA, İMAN SAHİBİ ve son derece dindar, koyu Katolik bir ailenin evlâdı olarak dünyaya geldi. Daha on yaşındayken Hıristiyanlığın iman, ibadet ve ahlâk esasları konusunda pek çok yetişkin Hıristiyandan daha bilgili ve daha inançlı idi. Kendisi için yaşamak ile inanmak ayrı şeyler değildi; tam aksine, ikisi de bir ve aynı şeydi. Henüz çocuk yaştayken papazlık mesleğine karşı dayanılmaz bir ilgi duydu. Sonraları, diğer meslekler ve kültür faaliyetleri kendisini az çok büyülemiş ve cezbetmişse de, din adamlığından başka bir yola gitmeyi aklından asla geçirmedi. Yetiştiği dönemin dinî anlayışı, ailesinde, devam ettiği Hıristiyan okulunda ve dinlemeye bayıldığı kilise vaazlarında aldığı dinî eğitim sonucu, daha o gencecik yaşında, &#8220;Kilise dışında kesinlikle kurtuluş olmadığından (Hıristiyan olunmadıkça cennete girilemeyeceğinden)&#8221; kesinkes emindi.<br />
<br />
İslâmiyetten bahsedildiğini çok nadiren duymuştu. Duydukları da bu dinin çok-tanrılı ve putperest bir din olduğu iddialarıydı. Hep aleyhte ve hep aşağılayan ifadelerdi bunlar. Derken, on veya onbir yaşına doğru, sınıf öğretmeni hanım, &#8220;Katoliklik, Hz. İsa&#8217;nın getirdiği tek gerçek dindir ve insanlığı kurtuluşa ancak bu din erdirir&#8221; başlığını taşıyan dersin açıklamasını yapmaya başladı. Hocahanım sözlerini desteklemek için diğer dinlerden de söz etmeye koyuldu. Öteki Hıristiyan mezheplerinin mensupları olan bütün Protestanları ve Ortodoksları keyifle cehenneme gönderiyor ve cennete sadece ve sadece Katoliklerin gidebileceğini söylüyordu.<br />
<br />
Hıristiyanlık dışındaki dinlere gelince; bu dinlerin müntesiplerini bütün bütün horluyor ve küçümsüyordu. Aşağılık Yahudiler güzelim Hz. İsa&#8217;yı haça gerdirmişlerdi; zavallı ve cahil Hindular bir sürü canavar tanrıya tapınıyorlardı; İblis&#8217;in teki olan sefih Muhammed&#8212;hâşâ&#8212;tarafından aldatılan &#8216;Muhammedîler&#8217; Hıristiyanları katliama tâbi tutmuşlardı ve şanlı Haçlılar ne yazık ki bu kimselerin kökünü kurutamamıştı, ama cesur misyonerler dayanılmaz fedakârlıklar pahasına ve hatta hayatlarını tehlikeye atarak onları Hıristiyanlıştırmak için hâlâ gayret ediyorlardı.<br />
<br />
Bu yaman öğretmen, alay etmek bahanesiyle, dinlerini yaymak için mücadele ederken ölümü rahatça göze alabilen bu Muhammedîlerin fanatikliğinden; gülünç küçük bir halı üzerinde namaz kılmak için onca temizlik yapmaya katlandıklarından; bütün gün katı bir oruç tutarken geceleri pisboğazlık ettiklerinden, hem de bunu koca bir ay boyunca yaptıklarından; domuz eti ve şaraptan kendilerini mahrum ettiklerinden, halbuki Allah&#8217;ın bunları insanların iyiliği için yaratmış olduğunun herkesçe bilindiğinden bahsetti!... Bu izah tarzı, sonuçta, o genç dinleyicinin üzerinde beklenmedik bir tepkiye yol açtı. Ve yanlış yolda olmalarına rağmen dinlerinin emirlerini hakkıyla yerine getiren, Hıristiyanların pek çoğu böyle şeyleri yapmaya hiç niyetlenmezken cömertlik ve cesaret örneği sergileyen bu zavallı Muhammedîleri şöyle bir düşündü ve onlara acıdı.<br />
<br />
İşte o günden itibaren Müslümanlara karşı hem büyük bir merhamet, hem de büyük bir sempati duymaya başladı. Papaz olduğu zaman gidip onları Hıristiyanlaştıracağını ve böylece onlara imanlarına lâyık dünya ve âhiret saadetini sağlayabileceğini ümit ediyordu. Çocukluğu ve ilk gençlik yılları boyunca kâfirler, özellikle de Müslümanlar için dua ediyordu; misyonerlerin elde edebildiği bütün yayınlarını okuyor ve o önemsiz cep harçlığını misyonerlik çalışmaları için harcıyordu. <br />
<br />
Onaltı yaşına doğru, ileride İslâm ülkelerinde görev yapabilmek gayesiyle Kapüsenler tarikatına girmeye niyetlendi ve tarikata başvurdu. Doğuşundan beri daha da kararsızlaşan sağlık meselesini gözönüne alan danışmanı kendisine beklemeyi ve rüyasının gerçekleşmesini daha sonraya, sıhhatinin daha elverişli olduğu zamana ertelemeyi tavsiye etti.<br />
<br />
Yirmi yaşında rahipliğe hazırlanmak üzere papaz okuluna kaydoldu. Orada, dinleri ve bilhassa da İslâm&#8217;ı ele alan birtakım kitapları gözden geçirme fırsatını buldu. O dönemin Katolik yayınlarının yanlı ve az çok yobaz karakterine rağmen, Hz. Muhammed ve İslâm hakkında şahsî bir kanaat edinmeye muvaffak oldu. Onun kanaatince, Hz. Muhammed samimiydi ve &#8216;Allah&#8217;tan korkan&#8217; biriydi; Müslümanlar saygı duyulacak ve imanlarının sağlamlığından ötürü, çoğu zaman da, hayran olunacak insanlardı. Ona göre, İslâm, bütün hakikati kendisinde toplamamakla birlikte, müntesiplerini kurtuluşa erdirecek yeterli bir hakikate de sahip ciddî bir dindi. O devrin anlayışına göre, Müslümanlar Kilise &#8216;bünyesi&#8217;nin dışında kalmakla beraber Kilisenin ruhu içinde yer alıyorlardı, dolayısıyla da âhirette kurtuluşa erebilecek idiler. <br />
<br />
 <br />
<br />
1933&#8217;te rahip olunca papaz yardımcılığına tayin edildi. Rahip Charles de Foucauld&#8217;nun hayatı ve şahsiyeti hakkındaki bilgileri çok seneler öncesinden öğrenmişti. Fas&#8217;ta yalnız başına yaşayıp Müslümanlar için dua etmek üzere inzivaya çekilen bu rahip onu heyecanlandırmıştı.<br />
<br />
1937&#8217;ye doğru, danışmak ve aralarına katılıp katılamayacağını öğrenmek üzere Trapistler Cemaatinin bulunduğu manastırda bir süre inzivaya çekildi. Verilen cevap bir kere daha hayal kırıcı oldu. Kendisine, &#8220;Şimdiki bulunduğunuz yerde hayırlı hizmetler ifa ediyorsunuz, ayrıca sizin durumunuz açısından pek uygun olmayan bir hayat şartı ve tarzına sahip cemaatimize girmeniz için sıhhatiniz de elverişli değil&#8221; denildi.  <br />
<br />
On yıl kadar sonra, kendisi bir köy papazı iken, Hıristiyanları birleştirme işiyle uğraşan bir grup tarafından basılmış dinî bir tasvir buldu. Bu tasvirin arkasında Fâtiha sûresinin Fransızcası vardı. İşte o andan itibaren, her gün, Hıristiyanî dualarını yaptıktan sonra bu Fâtiha&#8217;yı ezbere okumayı bir alışkanlık hâline getirdi.<br />
<br />
1957 yılında, artık Müslüman ülkelere bir seyahat gerçekleştirebilme umudunu yitirince, başkente yapılan toplu bir geziden yararlanarak Paris Camii&#8217;ni ziyaret etmek ve Müslümanların cemaatle namaz kıldıkları bu yerde sessizce dua etmek istedi. Aralarına katıldığı turistler rehberin anlattıklarını dinlerken, o, dünya Müslümanlarıyla gönül birliği içinde, bütün ruhuyla sessiz sessiz Allah&#8217;a yakardı. Ve çıkışta, cami avlusunda bir Kur&#8217;ân meali satın aldı Üç gecede bütün Kur&#8217;ân&#8217;ı okudu. İnsanı şaşırtan ve Tevrat veya İnciller&#8217;deki sunuşa hiç benzemeyen Kur&#8217;ân metninin yapısı karşısında fevkalâde etkilendi.  <br />
<br />
Köy yerinde ne Müslümanlarla, ne de İslâm&#8217;ı iyi bilen kimselerle karşılaşma imkânı bulamadığı için, her sene Kur&#8217;ân&#8217;ı bir veya birkaç defa ya baştan sona, ya da farklı farklı sûrelerden hareketle okudu durdu. Üç sene sonra hastalığına yenik düşerek köyden şehre indi. Derken, oradaki şartlar gereği, işçilerin ve çok yoksul kimselerin yardımına koşan bir faaliyet içinde buldu kendisini. Yanına Mağripli veya Afrikalı işçiler geldikleri zaman, kendilerine &#8216;göçmen işçiler&#8217; muamelesi yapmıyor, aksine onlara İslâm&#8217;dan bahsediyor, Kur&#8217;ân âyetlerinden hareketle öğütler veriyordu. Onlarla konuşa konuşa çok çabuk itimatlarını kazandı. Bu arada, toplumdan tecrit edilmiş halde yaşayan ve Fransız ortamının ayartma ve yoldan çıkarmalarına açık bu mü&#8217;minlerin bir camiden mahrum olduklarını farketti. Bu hususta piskoposluğun yardımını istirham etti. Birkaç ay sonunda piskoposluk bu iş için bazı salonlar tahsis etti ve buralar mescit hâline getirildi. <br />
<br />
Gerçi bütün bunlar hayli sıkıntılar ve düş kırıklıkları olmadan da gerçekleşmedi! Hatta Müslüman otoritelerden veya sözde imamlardan tutun da basit Müslüman halk tabakasından insanlara varıncaya kadar, bu teşebbüsünü baltalayanlar çıktı. Yine de, İslâm&#8217;a hürmetini, İslâm inanç ve ahlâkına olan güvenini kaybetmedi. Zaman zaman, kendi kendine, &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;daki ve sûfîlerin kitaplarındaki İslâm harikulâde; ama Müslümanların yaşadıkları İslâm içler acısı&#8221; diyordu. <br />
<br />
Öte yandan, İslâmî inançları ve İslâm&#8217;ın dinî kurallarına bağlılıkları sayesinde bizim Avrupa medeniyetimizin saptırmalarından kendilerini inanılmayacak derecede korumuş Mağrip ülkelerinden ve Siyah Afrikalılardan bazı Müslümanları da tanıyordu. Onun için bütün o güçlüklere göğüs gerdi ve caminin iyi kötü hizmete sokulması için var gücüyle çalışmasını sürdürdü. Neredeyse cesaretini kaybettiği ve &#8220;Acaba Allah bu caminin olmasını istemiyor mu?&#8221; dediği anlar da oldu.<br />
<br />
En kritik bir zamanda, bu şehirde bir caminin olduğunu haber alan Tebliğ Cemaati&#8217;nden bir grup onun yanına geldi. 6 Ocak 1975 tarihiydi. Aralarında hemencecik karşılıklı bir güven doğdu ve onbeş gün sonra Clichy Camiine gitti. Orada, o kardeşler kendisine birlikte dua etmeyi teklif ettikleri zaman son derecede duygulandı. Kendi başına öğrendiği ve Müslümanlar o şehirdeki evine geldikleri zaman arasıra okuduğu Fâtiha&#8217;yı onlarla beraber tekrarladı.<br />
<br />
Pakistan&#8217;a yolculuk<br />
<br />
TEBLİĞ HAREKETİNİN ihvanlarıyla bu temas ona sahih, imanlı, İslâm davasına gönül vermiş ve oldukça dindar birçok Müslümanı tanıma imkânı verdi. 6 Ocak 1976&#8217;da, bir Tebliğ grubuyla Allah rızası için yola koyuldu ve kırk günlüğüne Pakistan&#8217;a gitti. Bedenen oldukça yorucu ve yıpratıcı olmakla birlikte, bu seyahat, orada da onun titiz ve ateşli Müslüman bir cemaatle uzun süreli ilişkiler kurmasını sağladı. Genellikle ifade edersek, hepsi de onun bir Katolik papazı olduğunu bildiği halde, gerek Fransa&#8217;da gerek Pakistan&#8217;da bu Müslümanların kendisini bağırlarına basmalarından, Clermont-Ferrand&#8217;daki Müslüman üniversite öğrencilerinin de aynı şekilde kendisine kucak açmalarından hayli etkilendi. Üç kere ondan camide konuşma yapması istendi. Bu Müslüman kardeşlerinin kendisinin Müslümanlığa geçmesi için asla baskı yapmayarak gösterdikleri nezaket ve kibarlık da onun gönlünü fethetti. Kısacası, Müslümanların sözde hoşgörüsüzlüğü ve sözde fanatikliği konusunda ne düşünmek gerektiğini bizzat kendi tecrübesiyle öğrendi.<br />
<br />
Bütün bu yıllar içinde, &#8216;öteki&#8217;ne saygı duyma kaygısından ve diyalog kurabilme ihtiyacından ötürü, İslâm konusundaki bilgilerini derinleştirdi. Müslüman mü&#8217;minlerle kurduğu kardeşlik sebebiyle 1976&#8217;dan itibaren (Hıristiyan imanını ve Hıristiyan ibadetlerini koruyup devam ettirmekle beraber) Müslümanların beş vakit namazını da muntazaman, hem de tek başına kılar oldu; domuz eti yemeyi bıraktı ve Ramazan aylarında oruç tuttu. Bu esnada, kendisine Hıristiyanlık hakkında sorular yönelten Müslümanlara en doğru cevapları verebilmek için, Hıristiyan akaidi elkitaplarına yeniden müracaat etmeye başladı. Böylece Hz. İsa&#8217;nın öğütlediği ahlâk ile Kur&#8217;ân veya hadislerin öğütlediği ahlâkın özü itibarıyla bir ve aynı olduğunu keşfetti. Allah&#8217;ın tekliği, yaratılış ve insanlığın kaderi konusundaki inançlara gelince, iki din arasında çok sayıda farklılığın olduğunu gözlemledi.<br />
<br />
En büyük güçlük Hz. İsa&#8217;nın şahsında ve misyonunda yatıyordu. Bazılarının dediği gibi, Hz. Muhammed&#8217;in Allah&#8217;a iman esaslarını İnciller öncesi safhaya geri götürdüğü mü söylenmeliydi? Yoksa, başkalarının iddia ettiği gibi, Hz. Muhammed&#8217;in, Kilise ve Hıristiyanlar tarafından gerçek tabiatı üzerine ilave edilmiş şeylerin tümünden Hz. İsa&#8217;nın kişiliğini temizlemiş olduğu mu? Ayrıca, şu sorular da vardı: Tek Allah mı, yoksa Üçlü Tanrı mı sözkonusu? İncillerde ve Kilise dogmalarında Teslis (üç unsurdan oluşan Tanrı) dogmasının temeli nedir? Şaraplı ekmek, günah çıkarma gibi takdis âyinlerinin menşei nedir? Allah&#8217;a ulaşmak için mutlaka Kilisenin aracılığına mı başvurulmalı, yoksa İslâm&#8217;daki gibi aracıya müracaat edilmemeli miydi? Allah engin rahmetiyle bizzat kendisi mi insanlığı affeder? Yoksa oğlu İsa&#8217;nın mecburen kurban edilmesi mi gerekiyordu?<br />
<br />
Yıllar boyu bütün bu meseleleri araştırdı. Sonunda birbiri ardınca gelen nesiller içinde insanların Kitab-ı Mukaddes&#8217;i değiştirmiş olduklarını farketti. Kendi kendine soruyordu: Şimdiki İnciller içinde Hz. İsa&#8217;nın kendi sözleri hangileridir, hepsi de Tarsuslu Pavlus&#8217;tan etkilenmiş olan İncil yazarlarının yorumları hangileridir? İncillerin İsa&#8217;sı ve Aziz Pavlus&#8217;un İsa&#8217;sı ile tarihteki Hz. İsa gerçekten aynı kişi midir? <br />
<br />
&#8216;Sapkın&#8217; mezhepleri incelerken birbirinden çok farklı ve zıt Hıristiyan akidelerinin gelişiminde önce Roma, ardından da Bizans imparatorlarının etkisini farketti. Kim haklıydı? Hakikate sahip olan kimdi? Kendi kendisini yanılmaz ilân eden, fakat bu hususta elinde inandırıcı deliller bulunmayan bir din adamları hiyerarşisi tarafından boğulup susturulan bu değişik akideler üstelik yüzyıllar içinde uzanıp gidiyordu.<br />
<br />
Hıristiyanlığın ve İslâm&#8217;ın yayılışı<br />
<br />
HIRİSTİYANLIĞIN dünyaya hayli katkıda bulunduğu doğrudur. Fakat evrensel bilinci bir tek kendisi oluşturmuş değildir ki...  <br />
<br />
Öte yandan, tek Allah inancına sahip büyük dinlerde bulunan temel bilgilerin ve talimatın yanına, ayrıca İnciller aracılığıyla aktarılan Hz. İsa&#8217;nın mesajının arasına, kitabî de, ilâhî de ciddî dayanakları olmayan ne inanışlar, ne âyinler ilâve edildi! <br />
<br />
Nitekim, İncillere göre Hz. İsa kendisini Allah&#8217;ın &#8216;kulu&#8217; olarak takdim etti. Kendisine bir ilâh gibi tapınılmasını asla istemedi. <br />
<br />
Hıristiyanlığın ilâhî kaynaklı olduğunu ispatlamak için, sık sık, çok çabuk yayılması ile asırlara meydan okuyan sürekliliği delil olarak gösterilir. Halbuki, şöyle bir düşünüldüğünde, bu gelişme ve yayılmanın iki beşerî sebebi görülür: <br />
<br />
a. Roma imparatorluğunda kullanılan iki dil, yani Latince ve Grekçe, çeşitli diller engeliyle karşılaşmak zorunda kalmayan Hıristiyanlığın yayılışını kolaylaştırmıştır. <br />
<br />
b. Bilhassa da İmparator Konstantin&#8217;den (312-337) itibaren Hıristiyanlık &#8216;devletin resmî dini&#8217; olarak ilân edildiğinden, Roma&#8217;ya boyun eğmiş ve &#8216;İlâh Sezar&#8217;a resmî ve dayatmacı bir tapınmayla tapmaya alışmış halkların, elbette Kilise tarafından, ama aynı zamanda da dünyanın efendisi Roma imparatoru tarafından teklif edilmiş yeni Tanrı&#8217;yı kabule hazır görünmeleri tabiî idi (Burada aslında pek önemli olmayan, fakat yine de düzeltilmesi gereken küçük bir hata var. Hıristiyanlık resmî din olarak yukarıda belirtilen tarihlerde değil de, ondan elli-altmış yıl daha sonra ilân edilmiştir&#8212;belgeyi yayınlayan sitenin notu).<br />
<br />
Bir de İslâm&#8217;ın yayılışına bakalım. Bir adam, yani Hz. Muhammed aleyhisselâm insanları bir dine ve bu dini tavizsiz yaşamaya davet ediyor; başlangıçta kendisine mütevazi menşeli sadece bir avuç insan tâbi oluyor ve kudret sahiplerinin eziyetlerine maruz kalıyor.  <br />
<br />
Bir iman ve bir ahlâk getirip teklif ettiğinden, daha sonra bir devlet kurması ve bunu savunması gerekiyor.  <br />
<br />
Kendisi hayatta iken inen vahiy, bazı sahabilerine emanet ediliyor, fakat aynı zamanda birçok mü&#8217;min tarafından ezberleniyor, bir yandan da yazıyla tespit ediliyor. Daha sonra ise vahyin derlenip toparlandığı bu Kur&#8217;ân, lisanlarının farklılığına rağmen pek çok milletlere ilâhî mesajı kendisi ulaştırıyor.  <br />
<br />
Hz. Peygamber&#8217;in vefatından bir asır sonra İslâm, Medine&#8217;den başlayarak Avrupa&#8217;ya varıncaya kadar bütün istikametlerde yayılan dine dayalı bir cihan devleti kuruyor. Ve dine dayalı bu lidersiz ve hiyerarşisiz cihan devleti, (dinî olmaktan ziyade şahsî veya politik) birçok iç anlaşmazlıklara rağmen ayakta kalıyor. Hıristiyan dünyasının kendisine karşı yürüttüğü Haçlı seferlerine direniyor. Hıristiyan misyonerlerin faaliyetleri onu çökertemiyor.<br />
Bugün, İslâm&#8217;ın bütün dünyaya yayıldığını ve inananlarının sayısını da günden güne artırdığını görüyoruz. Şayet Allah bu dinin arkasında olmasaydı, İslâm doğup ilerleyebilir ve bütün bu saldırgan güçlere mukavemet edebilir miydi?<br />
<br />
İhtida<br />
<br />
ÜSTELİK BU İSLÂM, Hz. Peygamber hayatta iken nasıl ise bugün de aynı şekilde hiç bozulmadan olduğu gibi duruyor ve devam ediyor. İnanç sistemi de, ibadet şekli de hiç değişmeden kaldı. Her ikisinde de hiçbir sapma olmadı. Gerek beşerî veya siyasî iktidarlarla, gerekse karşılaşılan medeniyetlerle İslâm&#8217;ın inanç ve ibadetlerinden tavizler vererek uzlaşma yoluna gidilmedi. Şiddetli baskı ve zulümlere rağmen, çok çeşitli milletler ve farklı, hatta zıt kültür, sınıf ve sosyal mevkiden insanlar tarafından benimsenip kabul edilegeldi. Hem de onüç asırdan beri... <br />
<br />
İşte bütün bu ölçülü, iyi düşünülüp taşınılmış mülâhazalar, yavaş yavaş onu [bu satırların yazarını&#8212;çev.] asıl can alıcı ve temel soruyu kendi kendisine sormaya sevketti. Bu manevî güzergâhı ciddiyetle, sükûnetle ve sabırla katedebilmesi için elbette kendisine seneler ve seneler gerekti. Gerçi bu geçiş süreci içinde, büyük şaşkınlıklar, derin ıstıraplar ve sert kırılmalar da yaşadı. Fakat sonunda Allah&#8217;ın dâvetini engin bir gönül rahatlığıyla kabul ve tasdik etti.<br />
<br />
Hıristiyanlığı da, İslâm&#8217;ı da birlikte yaşamış ve dinî hayatında tatbik etmişti. Ama artık bir tercih yapmasının da vakti gelmişti. Sessizce kararını aldı ve gizlice İslâm&#8217;a girdi. Ailesinin, çevresinin ve ortamın esiri olarak, bu hidayetini hemen hemen beş yıl, gizlilik içinde yaşamaya mecbur kaldı. Şartların kendisini daha serbest bir hâle getirdiği şu sıralarda ise, aldığı karardan âmirleri durumundaki Kilise yetkililerini haberdar etmek ve şahitler önünde kelime-i şehadet getirip İslâm&#8217;a girişine dair resmî başvuruyu yapmak için uygun bir zamanı&#8212;ki fazla gecikmeyecektir&#8212;kolluyor. Acaba sonuçlar kendisi için ne olacak? Bakalım dost ve akrabalarının tepkileri ne olacak?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Eğitim ve öğretimle ilgili özlü sözler]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3491</link>
			<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 18:56:48 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3491</guid>
			<description><![CDATA[Akıllı adam aklını kullanır. Daha akıllı adam başkalarının da aklını kullanır. (Bernard Shaw)<br />
<br />
    Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri var; aptal konuşur, zira kendinin bir şeyler söylemek mecburiyetinde olduğunu sanır. (Plato)<br />
<br />
    Altın ateşle, kadın altınla, erkek de kadınla erir.....PİTAGOR <br />
<br />
    Bilgi bir ışık gibidir. Onu kullanırsanız daha parlak olur, kullanmazsanız söner. (Alexander Everett)<br />
<br />
    Bilgi büyük adamı alçak gönüllü yapar, normal adamı şaşırtır, küçük adamı ise kibirlendirir. BRIGITTE <br />
<br />
    Bilgi cesaret verir, cehalet küstahlık. (Terry)<br />
<br />
    Bilgiyle dirilenler ölmez.  (Hz. Ali)<br />
<br />
    Bir çivi yüzünden bir nal,bir nal yüzünden bir at,bir at yüzünden de bir atlı gidiverir.....FRANKLİN <br />
<br />
    Bir gemiyi iki reis batırır. TÜRK ATASÖZÜ <br />
<br />
    Bir şeye ait herşeyi öğrenin; herşeye dair bir şeyler bilin. (var dyke)<br />
<br />
    Bir şeyi gerçekten bilmek, onu anlatmakla olur. SOKRATES <br />
<br />
    Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil, hazmettiklerimizdir. Bizi zengin yapan kazandıklarımız değil, muhafaza ettiklerimizdir. Bizi bilgili yapan okuduklarımız değil, kafamıza yerleştirdiklerimizdir.         (francis bacon)<br />
<br />
    Bugün, hayatınızın geri kalanının ilk günüdür. (1970'lerin Bir Duvar Yazısı)<br />
<br />
    Çok keyifli anınızda kimseye bir şey vaad etmeyin .Çok öfkeli anınızda kimseye yanıt vermeyin.....ÇİN ATASÖZÜ <br />
<br />
    Daha iyi olmaya çalışmayan iyi olarak ta  kalamaz. (oliver cromwell)<br />
<br />
    Durgun su solucan yetiştirir.          (dünya atasözü)<br />
<br />
    Dün yaptığınız şey size hala çok iyi görünüyorsa ,      bugün  yeterli  değilsiniz demektir.            (earle wilson)<br />
<br />
    Dünyayı seller bassın ördeğe vız gelir.....ATASÖZÜ <br />
<br />
    Düşünmeden öğrenmek faydasız, öğrenmeden  düşünmek tehlikelidir. (Konfüçyüs)<br />
<br />
    Düşünmeden öğrenmek faydasızdır, öğrenmeden düşünmek tehlikelidir                   (confuclus)<br />
<br />
    Elmas nasıl yontulmadan mükemmelleşmezse, insan da acı çekmeden olgunlaşmaz.......CONFİCİUS<br />
<br />
    En güçlü hafıza bile en zayıf mürekkepten solgundur. (Meçhul)<br />
<br />
    Erişmek istedikleri bir hedefi olmayanlar, çalışmaktan zevk almazlar    (emile raux)<br />
<br />
    Erkek karısını bir buketle şaşırtabilir.Bir kutu çikolatayla mutlu eder.Bir altın kolye ile de şüpheye düşürür......SAM EWİNG <br />
<br />
    Evinizin eşiğini temizlemeden komşunuzun damındaki karlardan şikayet etmeyiniz....KONFÜÇYÜS <br />
<br />
    Evlilikte başarı yalnız aranan kişiyi bulmakta değil,aranan kişi olmaya da bağlıdır....FOSTER WOOD <br />
<br />
    Ey yaşam senin bunca değerli oluşun ölüm sayesindedir....SENECA <br />
<br />
    Gençken bilgi ağacını dikelim ki, yaşlandığımız zaman gölgesinde barınacak bir yerimiz olsun.        (chesterfield)<br />
<br />
    Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız, vardığınız yerin önemi yoktur.   (peter f.drucker)<br />
<br />
    Güller, laleler, bütün çiçekler solar. Çelik ve demir kırılır ama sağlam dostluk ne solar ne de kırılır. NIETZSCHE <br />
<br />
    Güzel yüz aynaya aşıktır.....MEVLANA <br />
<br />
    Hakikaten insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.     (necm:39)<br />
<br />
    Hava soğuduğunda gölge veren ağaçları unutursun...JAPON ATASÖZÜ <br />
<br />
    Hayat geç kalanları hiç affetmez....GORBACHOV <br />
<br />
    Hayatta bir gayesi olmayan insanlar, bir nehir üzerinde akıp giden saman çöplerine benzerler;  onlar gitmezler, ancak suyun akışına kapılırlar. (Seneca)<br />
<br />
    Hedefi olmayan gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez.   (montaıgne)<br />
<br />
    Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil... CLAVDIUS <br />
<br />
    Her münakaşanın temelinde birisinin cahilliği  yatar.  (Louis D. Brandeis)<br />
<br />
    Herkesi bir defa, bazılarını her zaman aldatabilirsiniz.Ama herkesi her zaman aldatamazsınız.......ABRAHAM LİNCOLN <br />
<br />
    Herşeyin anahtarı sabırdır. Civcivi,yumurtaları kuluçkaya yatırarak elde edersiniz, kırarak  değil.    (arnold closow)<br />
<br />
    Hırs, bir sandalın yelkenini şişiren rüzgara benzer; fazlası gemiyi batırır, azı da gemiyi  olduğu yerde tutar.  (Woltaire)<br />
<br />
    Hiç kimse başarı merdivenine elleri cebinde tırmanmamıştır.       (j.keth moorhead)<br />
<br />
    Hiç kimse duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz....W.SHAKSPEARE <br />
<br />
    Hiçbir zaman çıktığın kapıyı hızlı çarpma. Geri dönmek isteyebilirsin. (Don Herold)<br />
<br />
    İki şey aklın eksikliğini gösterir: Konuşulacak yerde susmak, susulacak yerde  konuşmak. (Sadi)<br />
<br />
    İnsan ne kadar yükselirse, gönlü o kadar alçalmalıdır. CICERO <br />
<br />
    İnsanlar ancak hayalleriyle yaşar ve biraz yaşamaya başlayınca tüm hayallerini kaybederler.....VOLTAİRE <br />
<br />
    İnsanlar yanlış yapabilirler , yalnız büyük insanlar yanlışlarını anlarlar. F.Von KOTZEBUE <br />
<br />
    İnsanları niçin öldürüyorsunuz, biraz bekleyin zaten ölecekler....KONFÜÇYÜS <br />
<br />
    İşlemeyen demiri kendi pası mahveder.  İnsanı tembelliğe alışması mahveder. (hint atasözü)<br />
<br />
    İyiliğin bilgisine sahip olmayana      bütün diğer bilgiler zarar verir         (montaigne)<br />
<br />
    Kaplumbağa başını çıkarıp, önünü görmeden ilerlemez...Kaplumbağayı küçümseme......ANONİM <br />
<br />
    Karanlık geceleri ben uykusuz geçirirken, sen sabaha kadar uyuyorsun.   Ondan sonra da bana yetişmek istiyorsun. Ne gezer          (zemahşeri)<br />
<br />
    Kendine hakim olan başkalarına da hakim olur.  (Konfüçyüs)<br />
<br />
    Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler. (R. Hull)<br />
<br />
    Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe insan yeni okyanuslar keşfedemez               (andre gide)<br />
<br />
    Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası, dostunun yüz karası, düşmanının maskarası.        (m.akif ersoy)<br />
<br />
    Komşunu sev ama bahçe duvarını yıkma. (G. Herbert)<br />
<br />
    Kum üstünde şaton olacağına taş üstünde kulüben olsun....ANONİM <br />
<br />
    Kurbağayı koltuğa oturtsan,o yine çamura atlar....ARTHUR MİLLER <br />
<br />
    Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük is gelmeyenlerdir. EFLATUN <br />
<br />
    Metodu olan topal, metotsuz koşandan daha çabuk ilerler.    (francis bacon)<br />
<br />
    Mutluluğu tatmanın tek çaresi, onu paylaşmaktır. BYRON <br />
<br />
    Ne kadar bilirsen bil,anlatabildiklerin, karşındakinin anlayabileceği kadardır....MEVLANA <br />
<br />
    Okumadan geçen üç günden sonra konuşma tadını kaybeder. (çin atasözü)<br />
<br />
    Öğrenmek, akıntıya karşı yüzmek gibidir ilerleyemediğiniz taktirde gerilersiniz.     (çin atasözü)<br />
<br />
    Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir. RUFFINI <br />
<br />
    Önce doğruyu bilmek gerekir, doğru bilinirse yanlış da bilinir.   Ama önce yanlış bilinirse doğruya ulaşılamaz.   (farabi)<br />
<br />
    Önemli olan yere düşüp düşmemen değil, tekrar  ayağa kalkıp kalkmamandır. (Vince Lombardini)<br />
<br />
    Rüyaları gerçekleştirmenin en kısa yolu uyanmaktır. (Emerson)<br />
<br />
    Sabahleyin kaybedeceğin bir saatin bütün gün zararını çekersin.  (william whately)<br />
<br />
    Savasın iyisi, barısın kötüsü yoktur. BENJAMIN FRANKLIN <br />
<br />
    Taş da yumurtanın üstüne düşse,yumurta da taşın üstüne düşse,olan yine yumurtaya olur....RUM ATASÖZÜ <br />
<br />
    Tüm uzmanların aynı görüşte olmaları, hepsinin yanılmaları anlamına da gelebilir. B.RUSSEL <br />
<br />
    Türkler her şeyini feda eder, ama istiklalini asla. LLOYD GEORGE <br />
<br />
    Türkler öldürülebilir, fakat yenilgiye uğratılamazlar. NAPELEON <br />
<br />
    Üç şey sürekli kalmaz;     ticaretsiz mal,   tekrarsız bilgi,     cesaretsiz iktidar.      (ş.sadi)<br />
<br />
    Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil. (Konfüçyüs)<br />
<br />
    Yanılgı insanlar içindir; ancak silginiz kaleminizden önce bitiyorsa, fazlaca yanlış yapıyorsunuz demektir. (J. Jenkins)<br />
<br />
    Yapabileceğin kadar söz ver.Sonra söz verdiğinden fazlasını yap....ANONİM <br />
<br />
    Yarın sabah,ne sevdiğiniz kişilerin yüzleri ne de kendi yüzünüz aynı olacaktır....LEO BUSCAGLİA <br />
<br />
    Yaşadığımız her an kendi hakkını ister.    (goethe)<br />
<br />
    Yaşamak için yemelisin,yemek için yaşamamalısın.......ÇİÇERO <br />
<br />
    Yaşamın uzunluğu değil, nasıl yaşanıldığı önemlidir. M.L.KING <br />
<br />
    Yıpranmak paslanmaktan iyidir.  (bishop cumberland)<br />
<br />
    Yiğitlik intikam almak değil, tahammül etmektir. SHAEKESPEARE <br />
<br />
    Zamanın değerini yapacak işi olan bilir     (atasözü)<br />
<br />
    Zamanında bir adım atmayan tembel, sonradan yüz adım atmak zorunda kalır...... GİOVİO]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Akıllı adam aklını kullanır. Daha akıllı adam başkalarının da aklını kullanır. (Bernard Shaw)<br />
<br />
    Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri var; aptal konuşur, zira kendinin bir şeyler söylemek mecburiyetinde olduğunu sanır. (Plato)<br />
<br />
    Altın ateşle, kadın altınla, erkek de kadınla erir.....PİTAGOR <br />
<br />
    Bilgi bir ışık gibidir. Onu kullanırsanız daha parlak olur, kullanmazsanız söner. (Alexander Everett)<br />
<br />
    Bilgi büyük adamı alçak gönüllü yapar, normal adamı şaşırtır, küçük adamı ise kibirlendirir. BRIGITTE <br />
<br />
    Bilgi cesaret verir, cehalet küstahlık. (Terry)<br />
<br />
    Bilgiyle dirilenler ölmez.  (Hz. Ali)<br />
<br />
    Bir çivi yüzünden bir nal,bir nal yüzünden bir at,bir at yüzünden de bir atlı gidiverir.....FRANKLİN <br />
<br />
    Bir gemiyi iki reis batırır. TÜRK ATASÖZÜ <br />
<br />
    Bir şeye ait herşeyi öğrenin; herşeye dair bir şeyler bilin. (var dyke)<br />
<br />
    Bir şeyi gerçekten bilmek, onu anlatmakla olur. SOKRATES <br />
<br />
    Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil, hazmettiklerimizdir. Bizi zengin yapan kazandıklarımız değil, muhafaza ettiklerimizdir. Bizi bilgili yapan okuduklarımız değil, kafamıza yerleştirdiklerimizdir.         (francis bacon)<br />
<br />
    Bugün, hayatınızın geri kalanının ilk günüdür. (1970'lerin Bir Duvar Yazısı)<br />
<br />
    Çok keyifli anınızda kimseye bir şey vaad etmeyin .Çok öfkeli anınızda kimseye yanıt vermeyin.....ÇİN ATASÖZÜ <br />
<br />
    Daha iyi olmaya çalışmayan iyi olarak ta  kalamaz. (oliver cromwell)<br />
<br />
    Durgun su solucan yetiştirir.          (dünya atasözü)<br />
<br />
    Dün yaptığınız şey size hala çok iyi görünüyorsa ,      bugün  yeterli  değilsiniz demektir.            (earle wilson)<br />
<br />
    Dünyayı seller bassın ördeğe vız gelir.....ATASÖZÜ <br />
<br />
    Düşünmeden öğrenmek faydasız, öğrenmeden  düşünmek tehlikelidir. (Konfüçyüs)<br />
<br />
    Düşünmeden öğrenmek faydasızdır, öğrenmeden düşünmek tehlikelidir                   (confuclus)<br />
<br />
    Elmas nasıl yontulmadan mükemmelleşmezse, insan da acı çekmeden olgunlaşmaz.......CONFİCİUS<br />
<br />
    En güçlü hafıza bile en zayıf mürekkepten solgundur. (Meçhul)<br />
<br />
    Erişmek istedikleri bir hedefi olmayanlar, çalışmaktan zevk almazlar    (emile raux)<br />
<br />
    Erkek karısını bir buketle şaşırtabilir.Bir kutu çikolatayla mutlu eder.Bir altın kolye ile de şüpheye düşürür......SAM EWİNG <br />
<br />
    Evinizin eşiğini temizlemeden komşunuzun damındaki karlardan şikayet etmeyiniz....KONFÜÇYÜS <br />
<br />
    Evlilikte başarı yalnız aranan kişiyi bulmakta değil,aranan kişi olmaya da bağlıdır....FOSTER WOOD <br />
<br />
    Ey yaşam senin bunca değerli oluşun ölüm sayesindedir....SENECA <br />
<br />
    Gençken bilgi ağacını dikelim ki, yaşlandığımız zaman gölgesinde barınacak bir yerimiz olsun.        (chesterfield)<br />
<br />
    Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız, vardığınız yerin önemi yoktur.   (peter f.drucker)<br />
<br />
    Güller, laleler, bütün çiçekler solar. Çelik ve demir kırılır ama sağlam dostluk ne solar ne de kırılır. NIETZSCHE <br />
<br />
    Güzel yüz aynaya aşıktır.....MEVLANA <br />
<br />
    Hakikaten insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.     (necm:39)<br />
<br />
    Hava soğuduğunda gölge veren ağaçları unutursun...JAPON ATASÖZÜ <br />
<br />
    Hayat geç kalanları hiç affetmez....GORBACHOV <br />
<br />
    Hayatta bir gayesi olmayan insanlar, bir nehir üzerinde akıp giden saman çöplerine benzerler;  onlar gitmezler, ancak suyun akışına kapılırlar. (Seneca)<br />
<br />
    Hedefi olmayan gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez.   (montaıgne)<br />
<br />
    Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil... CLAVDIUS <br />
<br />
    Her münakaşanın temelinde birisinin cahilliği  yatar.  (Louis D. Brandeis)<br />
<br />
    Herkesi bir defa, bazılarını her zaman aldatabilirsiniz.Ama herkesi her zaman aldatamazsınız.......ABRAHAM LİNCOLN <br />
<br />
    Herşeyin anahtarı sabırdır. Civcivi,yumurtaları kuluçkaya yatırarak elde edersiniz, kırarak  değil.    (arnold closow)<br />
<br />
    Hırs, bir sandalın yelkenini şişiren rüzgara benzer; fazlası gemiyi batırır, azı da gemiyi  olduğu yerde tutar.  (Woltaire)<br />
<br />
    Hiç kimse başarı merdivenine elleri cebinde tırmanmamıştır.       (j.keth moorhead)<br />
<br />
    Hiç kimse duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz....W.SHAKSPEARE <br />
<br />
    Hiçbir zaman çıktığın kapıyı hızlı çarpma. Geri dönmek isteyebilirsin. (Don Herold)<br />
<br />
    İki şey aklın eksikliğini gösterir: Konuşulacak yerde susmak, susulacak yerde  konuşmak. (Sadi)<br />
<br />
    İnsan ne kadar yükselirse, gönlü o kadar alçalmalıdır. CICERO <br />
<br />
    İnsanlar ancak hayalleriyle yaşar ve biraz yaşamaya başlayınca tüm hayallerini kaybederler.....VOLTAİRE <br />
<br />
    İnsanlar yanlış yapabilirler , yalnız büyük insanlar yanlışlarını anlarlar. F.Von KOTZEBUE <br />
<br />
    İnsanları niçin öldürüyorsunuz, biraz bekleyin zaten ölecekler....KONFÜÇYÜS <br />
<br />
    İşlemeyen demiri kendi pası mahveder.  İnsanı tembelliğe alışması mahveder. (hint atasözü)<br />
<br />
    İyiliğin bilgisine sahip olmayana      bütün diğer bilgiler zarar verir         (montaigne)<br />
<br />
    Kaplumbağa başını çıkarıp, önünü görmeden ilerlemez...Kaplumbağayı küçümseme......ANONİM <br />
<br />
    Karanlık geceleri ben uykusuz geçirirken, sen sabaha kadar uyuyorsun.   Ondan sonra da bana yetişmek istiyorsun. Ne gezer          (zemahşeri)<br />
<br />
    Kendine hakim olan başkalarına da hakim olur.  (Konfüçyüs)<br />
<br />
    Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler. (R. Hull)<br />
<br />
    Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe insan yeni okyanuslar keşfedemez               (andre gide)<br />
<br />
    Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası, dostunun yüz karası, düşmanının maskarası.        (m.akif ersoy)<br />
<br />
    Komşunu sev ama bahçe duvarını yıkma. (G. Herbert)<br />
<br />
    Kum üstünde şaton olacağına taş üstünde kulüben olsun....ANONİM <br />
<br />
    Kurbağayı koltuğa oturtsan,o yine çamura atlar....ARTHUR MİLLER <br />
<br />
    Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük is gelmeyenlerdir. EFLATUN <br />
<br />
    Metodu olan topal, metotsuz koşandan daha çabuk ilerler.    (francis bacon)<br />
<br />
    Mutluluğu tatmanın tek çaresi, onu paylaşmaktır. BYRON <br />
<br />
    Ne kadar bilirsen bil,anlatabildiklerin, karşındakinin anlayabileceği kadardır....MEVLANA <br />
<br />
    Okumadan geçen üç günden sonra konuşma tadını kaybeder. (çin atasözü)<br />
<br />
    Öğrenmek, akıntıya karşı yüzmek gibidir ilerleyemediğiniz taktirde gerilersiniz.     (çin atasözü)<br />
<br />
    Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir. RUFFINI <br />
<br />
    Önce doğruyu bilmek gerekir, doğru bilinirse yanlış da bilinir.   Ama önce yanlış bilinirse doğruya ulaşılamaz.   (farabi)<br />
<br />
    Önemli olan yere düşüp düşmemen değil, tekrar  ayağa kalkıp kalkmamandır. (Vince Lombardini)<br />
<br />
    Rüyaları gerçekleştirmenin en kısa yolu uyanmaktır. (Emerson)<br />
<br />
    Sabahleyin kaybedeceğin bir saatin bütün gün zararını çekersin.  (william whately)<br />
<br />
    Savasın iyisi, barısın kötüsü yoktur. BENJAMIN FRANKLIN <br />
<br />
    Taş da yumurtanın üstüne düşse,yumurta da taşın üstüne düşse,olan yine yumurtaya olur....RUM ATASÖZÜ <br />
<br />
    Tüm uzmanların aynı görüşte olmaları, hepsinin yanılmaları anlamına da gelebilir. B.RUSSEL <br />
<br />
    Türkler her şeyini feda eder, ama istiklalini asla. LLOYD GEORGE <br />
<br />
    Türkler öldürülebilir, fakat yenilgiye uğratılamazlar. NAPELEON <br />
<br />
    Üç şey sürekli kalmaz;     ticaretsiz mal,   tekrarsız bilgi,     cesaretsiz iktidar.      (ş.sadi)<br />
<br />
    Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil. (Konfüçyüs)<br />
<br />
    Yanılgı insanlar içindir; ancak silginiz kaleminizden önce bitiyorsa, fazlaca yanlış yapıyorsunuz demektir. (J. Jenkins)<br />
<br />
    Yapabileceğin kadar söz ver.Sonra söz verdiğinden fazlasını yap....ANONİM <br />
<br />
    Yarın sabah,ne sevdiğiniz kişilerin yüzleri ne de kendi yüzünüz aynı olacaktır....LEO BUSCAGLİA <br />
<br />
    Yaşadığımız her an kendi hakkını ister.    (goethe)<br />
<br />
    Yaşamak için yemelisin,yemek için yaşamamalısın.......ÇİÇERO <br />
<br />
    Yaşamın uzunluğu değil, nasıl yaşanıldığı önemlidir. M.L.KING <br />
<br />
    Yıpranmak paslanmaktan iyidir.  (bishop cumberland)<br />
<br />
    Yiğitlik intikam almak değil, tahammül etmektir. SHAEKESPEARE <br />
<br />
    Zamanın değerini yapacak işi olan bilir     (atasözü)<br />
<br />
    Zamanında bir adım atmayan tembel, sonradan yüz adım atmak zorunda kalır...... GİOVİO]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[buda benim tiramisum]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3490</link>
			<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 11:24:17 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3490</guid>
			<description><![CDATA[[Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.]<br />
<br />
<br />
Mazemeler:<br />
1 paket kedi dili bisküvisi<br />
1 litre süt<br />
Yarım su bardağı su ve yarım su bardağı süt<br />
2 kaşık şeker<br />
2 çay bardağı şeker , 5 yemek kaşığı kaşık un<br />
Vanilya<br />
1 pk labne peyniri<br />
2 kaşık nescafe. 1 yumurta sarısı<br />
Kakao<br />
<br />
Yapılışı:<br />
Kedi dili bisküvileri tepsiye dizilir.<br />
Yarım bardak su ve süt karıştırılıp ocağa alınır içine nescafe ve 2 kaşık şeker eklenip pişirilir.<br />
Bu karışımla bisküviler ıslanır ben her birine 2 yemek kaşığı döküyorum yeterli oluyor.<br />
<br />
Un ve 2 bardak şeker karıştırılır. 1 litre sütte ilave edilir.<br />
Yumurtanın sarısını da içine koyup muhallebi pişirilir.<br />
Pişen muhallebiye vanilya eklenir ve soğumaya bırakılır.<br />
Soğuyan muhallebiye labne peyniri eklenir ve karıştırılır.<br />
<br />
Borcama muhallebinin yarıdan biraz azı sürülür ve üzerine kedi dillerini düzeriz.<br />
Geri kalan muhallebiyide üzerine tekrar yayarız.<br />
En son üzerine kakao dan arzuya göre elek yardımıyla serperiz.<br />
<br />
Borcamınız küçük ise bu malzemelerle 2 kat şeklinde bisküvileri düzerek yapabilirsiniz.<br />
Afiyet olsun.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[[Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.]<br />
<br />
<br />
Mazemeler:<br />
1 paket kedi dili bisküvisi<br />
1 litre süt<br />
Yarım su bardağı su ve yarım su bardağı süt<br />
2 kaşık şeker<br />
2 çay bardağı şeker , 5 yemek kaşığı kaşık un<br />
Vanilya<br />
1 pk labne peyniri<br />
2 kaşık nescafe. 1 yumurta sarısı<br />
Kakao<br />
<br />
Yapılışı:<br />
Kedi dili bisküvileri tepsiye dizilir.<br />
Yarım bardak su ve süt karıştırılıp ocağa alınır içine nescafe ve 2 kaşık şeker eklenip pişirilir.<br />
Bu karışımla bisküviler ıslanır ben her birine 2 yemek kaşığı döküyorum yeterli oluyor.<br />
<br />
Un ve 2 bardak şeker karıştırılır. 1 litre sütte ilave edilir.<br />
Yumurtanın sarısını da içine koyup muhallebi pişirilir.<br />
Pişen muhallebiye vanilya eklenir ve soğumaya bırakılır.<br />
Soğuyan muhallebiye labne peyniri eklenir ve karıştırılır.<br />
<br />
Borcama muhallebinin yarıdan biraz azı sürülür ve üzerine kedi dillerini düzeriz.<br />
Geri kalan muhallebiyide üzerine tekrar yayarız.<br />
En son üzerine kakao dan arzuya göre elek yardımıyla serperiz.<br />
<br />
Borcamınız küçük ise bu malzemelerle 2 kat şeklinde bisküvileri düzerek yapabilirsiniz.<br />
Afiyet olsun.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İsraf ve yoksulluk]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3489</link>
			<pubDate>Sun, 31 Jan 2010 21:57:03 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3489</guid>
			<description><![CDATA[[img][Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.][/img]<br />
<br />
<br />
[Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.]<br />
<br />
[img][Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.][/img]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[[img][Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.][/img]<br />
<br />
<br />
[Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.]<br />
<br />
[img][Linki görmek için lütfen üye iseniz giriş yapınız değilseniz üye olunuz.][/img]]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KAHRAMAN ER]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3488</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 21:48:04 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3488</guid>
			<description><![CDATA[Erler sabah yoklamasında, çavuş içlerinden birine soruyor;<br />
     - Söyle bakalım nerdensin ?<br />
     - Maraş'lıyım komutanım..<br />
     Çavuş sinirleniyor ve askere okkalı bir tokat atıyor. Ardından tekrar soruyor<br />
     - bir daha söyle bakalım nerdensin ?<br />
     - Maraş'lıyım komutanım..<br />
     Çavuş bu sefer iyice hiddetleniyor ve askere okkalı bir tokat daha atıyor. Ardından tekrar soruyor<br />
     - ulan sona son defa soruyorum nerelisin ?<br />
     - Kahramanmaraş'lıyım komutanım..<br />
     - Hah şimdi oldu diyor çavuş ve yanındakine soruyor,<br />
     - Oğlum sen nerelisin ?<br />
     - Kahramansinop'luyum komutanım !]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Erler sabah yoklamasında, çavuş içlerinden birine soruyor;<br />
     - Söyle bakalım nerdensin ?<br />
     - Maraş'lıyım komutanım..<br />
     Çavuş sinirleniyor ve askere okkalı bir tokat atıyor. Ardından tekrar soruyor<br />
     - bir daha söyle bakalım nerdensin ?<br />
     - Maraş'lıyım komutanım..<br />
     Çavuş bu sefer iyice hiddetleniyor ve askere okkalı bir tokat daha atıyor. Ardından tekrar soruyor<br />
     - ulan sona son defa soruyorum nerelisin ?<br />
     - Kahramanmaraş'lıyım komutanım..<br />
     - Hah şimdi oldu diyor çavuş ve yanındakine soruyor,<br />
     - Oğlum sen nerelisin ?<br />
     - Kahramansinop'luyum komutanım !]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[NÛR-U MUHAMMEDÎ]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3487</link>
			<pubDate>Wed, 27 Jan 2010 16:45:49 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3487</guid>
			<description><![CDATA[Bismillahirrahmanirrahim<br />
Elhamdülillahillezi sallâ binefsihî alennebiyyi aleyhi ekmelüs salâti vetteslîmi. Ve ahbarenâ bi salâtil melâiketi aleyhi efdalüs salâti vetteslîmi ve emrel mü´minîne minel insi vel cinni bissalâte aleyhi vetteslîmi. Vesselâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedillezî emrenâ bisselâti aleyhi vetteslîmi ve alâ âlihî ve eshâbihillezîne sallû aleyhi ve sellimû biesnâfis salâti vetteslîmi.<br />
<br />
Hamd olsun O Allaha ki kendisi Peygamberine salavat ve selamın en güzelini göndermiştir. Ve bize de meleklerin O Peygambere en faziletli salavat ve selamlarını götürdüklerini bildirmiştir. İnsanlara ve cinlerden mü'min olanlara O Peygambere salavat ve selam getirmeleri emeredilmiştir. Peygamberimiz ve Efendimiz Muhammed -sallallahü aleyhi vesellem-e salavat ve selam olsunki bizi salavat ve selam getirmeye buyurmuştur. Ve Onun ev halkına (aline) ve ashabına salavatın ve selamın türlü ve çeşidi olsun, sizde onlara salavat ve selam getirin..<br />
<br />
 &#8220;De ki: &#8220;Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.&#8221; (Al-i İmran, 3/31)<br />
<br />
Muhakkak Allah, ve Melekleri  Peygambere salat eder.  Ey iman edenler siz de ona salât ve selamda bulunun ve ona tam bir teslimiyetle boyun eğin. (Ahzab56)<br />
<br />
Allah teala bu âyet- i kerimede, Peygamberi Hz. Muhammedin kendi nezdinde ve yüce varlıklar olan Melekler katında üstün bir makamı olduğunu bildiriyor. Kendisinin Hz. Muhammed -sallallahü aleyhi vesellem-i övdüğünü, Meleklerin de onun için duada bulundurklannı bildiriyor ve yeryüzünde yaşayan biz insanların da onu övmemizi emrediyor.<br />
<br />
&#8220;Peygamber (SAV) şöyle buyurmaktadır: &#8220;Sizden biriniz beni annesinden-babasından, çoluk-çocuğunuzdan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.&#8221;(Buhari, İman, 2/8 )<br />
<br />
	Allah ve Peygamber sevgisi imandandır, belki imanın ta kendisidir.Nitekim Hz. Ömer: <br />
-Ey Allah'ın Rasûlü! Ben sizi canımdan başka herşeyden daha çok severim" dedi. Peygamberimiz: <br />
-Ey Ömer, canımı kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, beni canından daha çok sevmedikçe olgun mü'min olamazsın, buyurdu. <br />
Peygamberimizi dikkatle dinleyen Hz.Ömer: <br />
-Ey Allah'ın Resûlü, vallahi ben şimdi sizi canımdan da daha çok seviyorum, deyince Peygamberimiz: <br />
-İşte Ya Ömer, şimdi olgun mü'min oldun buyurdular.<br />
(Aynî, Umdetü'l-Kârî,1/144.)<br />
<br />
*********************** ***********************<br />
Selamün aleyküm<br />
Allah cc 'ın Rahmeti, Bereketi ve Selamı üzerinize olsun kardeşlerim.<br />
Yukarıdaki ayet ve hadislerdeki önemine binaen Peygamberimiz -sallallahü aleyhi vesellem-'e salavat okumak için her hafta pazartesi günleri akşam 20:00 (8) de salavat okumalarında aynı saatte buluşuyoruz. <br />
Dünyanın neresinde olursanız olun sizde bizimle aynı gün ve aynı saatte salavat okumaya davet ediyoruz.<br />
Saat 20:00 de başlıyor ve 15 dakika salavat okuyor ve sonunda duamızı yapıyoruz<br />
evet önemle sizide bu okumalara davet ediyor ve bu davetimize icabet edeceğinizi  ümit ediyoruz.<br />
<br />
Biz daveti yaptık Sen Şahid Ol YaRab]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bismillahirrahmanirrahim<br />
Elhamdülillahillezi sallâ binefsihî alennebiyyi aleyhi ekmelüs salâti vetteslîmi. Ve ahbarenâ bi salâtil melâiketi aleyhi efdalüs salâti vetteslîmi ve emrel mü´minîne minel insi vel cinni bissalâte aleyhi vetteslîmi. Vesselâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedillezî emrenâ bisselâti aleyhi vetteslîmi ve alâ âlihî ve eshâbihillezîne sallû aleyhi ve sellimû biesnâfis salâti vetteslîmi.<br />
<br />
Hamd olsun O Allaha ki kendisi Peygamberine salavat ve selamın en güzelini göndermiştir. Ve bize de meleklerin O Peygambere en faziletli salavat ve selamlarını götürdüklerini bildirmiştir. İnsanlara ve cinlerden mü'min olanlara O Peygambere salavat ve selam getirmeleri emeredilmiştir. Peygamberimiz ve Efendimiz Muhammed -sallallahü aleyhi vesellem-e salavat ve selam olsunki bizi salavat ve selam getirmeye buyurmuştur. Ve Onun ev halkına (aline) ve ashabına salavatın ve selamın türlü ve çeşidi olsun, sizde onlara salavat ve selam getirin..<br />
<br />
 &#8220;De ki: &#8220;Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.&#8221; (Al-i İmran, 3/31)<br />
<br />
Muhakkak Allah, ve Melekleri  Peygambere salat eder.  Ey iman edenler siz de ona salât ve selamda bulunun ve ona tam bir teslimiyetle boyun eğin. (Ahzab56)<br />
<br />
Allah teala bu âyet- i kerimede, Peygamberi Hz. Muhammedin kendi nezdinde ve yüce varlıklar olan Melekler katında üstün bir makamı olduğunu bildiriyor. Kendisinin Hz. Muhammed -sallallahü aleyhi vesellem-i övdüğünü, Meleklerin de onun için duada bulundurklannı bildiriyor ve yeryüzünde yaşayan biz insanların da onu övmemizi emrediyor.<br />
<br />
&#8220;Peygamber (SAV) şöyle buyurmaktadır: &#8220;Sizden biriniz beni annesinden-babasından, çoluk-çocuğunuzdan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.&#8221;(Buhari, İman, 2/8 )<br />
<br />
	Allah ve Peygamber sevgisi imandandır, belki imanın ta kendisidir.Nitekim Hz. Ömer: <br />
-Ey Allah'ın Rasûlü! Ben sizi canımdan başka herşeyden daha çok severim" dedi. Peygamberimiz: <br />
-Ey Ömer, canımı kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, beni canından daha çok sevmedikçe olgun mü'min olamazsın, buyurdu. <br />
Peygamberimizi dikkatle dinleyen Hz.Ömer: <br />
-Ey Allah'ın Resûlü, vallahi ben şimdi sizi canımdan da daha çok seviyorum, deyince Peygamberimiz: <br />
-İşte Ya Ömer, şimdi olgun mü'min oldun buyurdular.<br />
(Aynî, Umdetü'l-Kârî,1/144.)<br />
<br />
*********************** ***********************<br />
Selamün aleyküm<br />
Allah cc 'ın Rahmeti, Bereketi ve Selamı üzerinize olsun kardeşlerim.<br />
Yukarıdaki ayet ve hadislerdeki önemine binaen Peygamberimiz -sallallahü aleyhi vesellem-'e salavat okumak için her hafta pazartesi günleri akşam 20:00 (8) de salavat okumalarında aynı saatte buluşuyoruz. <br />
Dünyanın neresinde olursanız olun sizde bizimle aynı gün ve aynı saatte salavat okumaya davet ediyoruz.<br />
Saat 20:00 de başlıyor ve 15 dakika salavat okuyor ve sonunda duamızı yapıyoruz<br />
evet önemle sizide bu okumalara davet ediyor ve bu davetimize icabet edeceğinizi  ümit ediyoruz.<br />
<br />
Biz daveti yaptık Sen Şahid Ol YaRab]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İlahi bir selam ile...]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3486</link>
			<pubDate>Wed, 27 Jan 2010 16:38:03 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3486</guid>
			<description><![CDATA[Büyüklerin en büyüğü, sevgililerin üstün sevgilisi, gizliliklerin kaldırıcısı, örnek olmadan her şeyi keşif ve icad eden, her şekle benzemekten ezeli ve ebedi değişimden uzak ve münezzeh olan. Güzel söz ve sıfatlarla anılan, ezelden beri varlığı sabit ve belirli olan, kendi hikmet güç ve kudretiyle yükseklikleri var edip aşağı, süfli alemleri yayıp genişleten, hicap nurları arkasında varlığını gizleyen ve örten, varlığı, samadaniyyeti, bir tek olan azametli ALLAH cc'ın adıyla selamlıyorum.<br />
<br />
selamün aleyküm<br />
<br />
ALLAH cc'ın rahmeti bereketi selamı üzerinize olsun <br />
<br />
Konusur Forum sakinleri kardeşlerim aranıza yeni katıldım sizlerin önemli ve güzel paylaşımlarınızdan, islamdaki kardeşlik hukuku çerçevesinde yararlanacağımı ümit ediyorum.<br />
Bu güzel siteyi kuran ve yaşatan sizlerden ALLAH cc razı olsun.<br />
<br />
<br />
selam ve dua ile.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Büyüklerin en büyüğü, sevgililerin üstün sevgilisi, gizliliklerin kaldırıcısı, örnek olmadan her şeyi keşif ve icad eden, her şekle benzemekten ezeli ve ebedi değişimden uzak ve münezzeh olan. Güzel söz ve sıfatlarla anılan, ezelden beri varlığı sabit ve belirli olan, kendi hikmet güç ve kudretiyle yükseklikleri var edip aşağı, süfli alemleri yayıp genişleten, hicap nurları arkasında varlığını gizleyen ve örten, varlığı, samadaniyyeti, bir tek olan azametli ALLAH cc'ın adıyla selamlıyorum.<br />
<br />
selamün aleyküm<br />
<br />
ALLAH cc'ın rahmeti bereketi selamı üzerinize olsun <br />
<br />
Konusur Forum sakinleri kardeşlerim aranıza yeni katıldım sizlerin önemli ve güzel paylaşımlarınızdan, islamdaki kardeşlik hukuku çerçevesinde yararlanacağımı ümit ediyorum.<br />
Bu güzel siteyi kuran ve yaşatan sizlerden ALLAH cc razı olsun.<br />
<br />
<br />
selam ve dua ile.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İmam Rabbani'den Günümüze Hikmetli Mesajlar:Zamanı Boşa Harcamak Büyük Kayıptır]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3484</link>
			<pubDate>Sat, 16 Jan 2010 02:15:32 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3484</guid>
			<description><![CDATA[<br />
<br />
&#8220;Hadîs-i şerifte, &#8220;Bir kimsenin iyi Müslüman olduğu, lüzûmlu şeylerle uğraşıp, fâidesiz şeylerden uzaklaşması ile belli olur&#8221; buyuruldu. Bunun için, zamânları kıymetlendirmek lâzımdır. Böylece, fâidesiz, boş yere vakit öldürmekten kurtulmuş olursunuz. Şiir, kasîde yanî mevlid-i nebî okumayı başkalarına bırakıp, sessizce, bâtındaki nisbeti muhâfaza etmeye çalışmalıdır. Arkadaşların toplanmaları, bâtının dağılmaması içindir. Öteden beriden konuşmak için değildir. Bunun için, bir köşeye çekilmeyip, birlikte bulunmayı beğenmişlerdir. Bâtının toparlanmasını, toplulukta aramışlardır. Gönül topluluğunu bozan toplantılardan kaçınmak lâzımdır. Bâtının topluluğunu bozmayan herşey mubârektir. Bozanlar ise, uğursuz ve bereketsizdirler. Öyle yaşamalıdır ki, yanında bulunanların bâtınları toparlansın. Onları gönül dağınıklığına düşürmemelidir. Kendini toparlamalı, konuşmamalıdır. Nutuk çekecek, dedikodu yapacak zamân değildir.&#8221; (Mektubat, 76. Mektup) <br />
<br />
Değerli İslam alimi İmam Rabbani, bu örnekleri ve açıklamalarıyla Müslümanlar için boş vakit geçirmenin ne denli büyük bir tehlike olduğu konusunda hatırlatmada bulunmuştur. Boş vakit geçirmeyi güzel görmek, şeytanın insanlara verdiği bir telkindir. Din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda insanlar için boş vakit geçirmek, onların kullandığı ifadeyle "zaman öldürmek" çok yaygındır. Fakat mümin, Allah'ın ona lütfettiği vaktini, her anını Allah'a yakınlığını arttırarak, daha derin düşünerek, Müslümanlara, İslam'a hizmet ederek geçirmelidir. <br />
<br />
Allah'a samimi olarak inanan bir kişi, şeytanın dünya hayatında insanlara süslü gösterdiği boş uğraşlardan kendini tamamen uzak tutmalıdır. İnsan ancak bu şekilde berrak bir zihinle gereği gibi derin düşünebilir. Kuran'da müminlerin boş işlerden yüz çevirdikleri şöyle bildirilmiştir: <br />
<br />
 "Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir." (Müminun Suresi, 3)  <br />
<br />
Dünyadaki vakit insanlar için çok değerlidir. İnsan yaşadığı her an, Allah'ın rızasının en çoğunu aramalıdır. Vaktini boşa geçiren bir insan gereği gibi ölümü, cenneti, cehennemi derin düşünemez. Halbuki mümin, herkes gibi kendisinin de süratle ölüme doğru gittiğini, dünyadaki her şeyin imtihanın bir gereği olarak yaratıldığını kesinlikle aklından çıkarmaz. Allah'ın gün içinde kendisine gösterdiği sayısız aczini düşünüp kendisini Allah'a yaklaştıracak konulara yönelir. <br />
<br />
Boş düşünce ve davranışlardan yüz çevirmek, Allah'ın izniyle çok kolaydır. Şeytan bunu zor ve çok uzun zaman alacak bir süreç gibi göstermeye çalışabilir. Ancak bu üstün ahlak özelliği, samimi bir dua ve kararla, Allah'ın dilemesiyle, hemen kavuşulabilecek bir mümin vasfıdır. Yapılması gereken tek şey, <br />
<br />
&#8220;Şayet sana şeytandan bir kışkırtma gelecek olursa, hemen Allah'a sığın&#8230;&#8221; (Fussilet Suresi, 36) ayetinde bildirildiği üzere, şeytanın telkinlerinden Allah'a sığınmak ve her anı O'nun hoşnutluğunu kazanacağı umulan şekilde geçirmektir. <br />
<br />
Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 66. sayı  56. sayfada yayınlanmıştır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<br />
<br />
&#8220;Hadîs-i şerifte, &#8220;Bir kimsenin iyi Müslüman olduğu, lüzûmlu şeylerle uğraşıp, fâidesiz şeylerden uzaklaşması ile belli olur&#8221; buyuruldu. Bunun için, zamânları kıymetlendirmek lâzımdır. Böylece, fâidesiz, boş yere vakit öldürmekten kurtulmuş olursunuz. Şiir, kasîde yanî mevlid-i nebî okumayı başkalarına bırakıp, sessizce, bâtındaki nisbeti muhâfaza etmeye çalışmalıdır. Arkadaşların toplanmaları, bâtının dağılmaması içindir. Öteden beriden konuşmak için değildir. Bunun için, bir köşeye çekilmeyip, birlikte bulunmayı beğenmişlerdir. Bâtının toparlanmasını, toplulukta aramışlardır. Gönül topluluğunu bozan toplantılardan kaçınmak lâzımdır. Bâtının topluluğunu bozmayan herşey mubârektir. Bozanlar ise, uğursuz ve bereketsizdirler. Öyle yaşamalıdır ki, yanında bulunanların bâtınları toparlansın. Onları gönül dağınıklığına düşürmemelidir. Kendini toparlamalı, konuşmamalıdır. Nutuk çekecek, dedikodu yapacak zamân değildir.&#8221; (Mektubat, 76. Mektup) <br />
<br />
Değerli İslam alimi İmam Rabbani, bu örnekleri ve açıklamalarıyla Müslümanlar için boş vakit geçirmenin ne denli büyük bir tehlike olduğu konusunda hatırlatmada bulunmuştur. Boş vakit geçirmeyi güzel görmek, şeytanın insanlara verdiği bir telkindir. Din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda insanlar için boş vakit geçirmek, onların kullandığı ifadeyle "zaman öldürmek" çok yaygındır. Fakat mümin, Allah'ın ona lütfettiği vaktini, her anını Allah'a yakınlığını arttırarak, daha derin düşünerek, Müslümanlara, İslam'a hizmet ederek geçirmelidir. <br />
<br />
Allah'a samimi olarak inanan bir kişi, şeytanın dünya hayatında insanlara süslü gösterdiği boş uğraşlardan kendini tamamen uzak tutmalıdır. İnsan ancak bu şekilde berrak bir zihinle gereği gibi derin düşünebilir. Kuran'da müminlerin boş işlerden yüz çevirdikleri şöyle bildirilmiştir: <br />
<br />
 "Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir." (Müminun Suresi, 3)  <br />
<br />
Dünyadaki vakit insanlar için çok değerlidir. İnsan yaşadığı her an, Allah'ın rızasının en çoğunu aramalıdır. Vaktini boşa geçiren bir insan gereği gibi ölümü, cenneti, cehennemi derin düşünemez. Halbuki mümin, herkes gibi kendisinin de süratle ölüme doğru gittiğini, dünyadaki her şeyin imtihanın bir gereği olarak yaratıldığını kesinlikle aklından çıkarmaz. Allah'ın gün içinde kendisine gösterdiği sayısız aczini düşünüp kendisini Allah'a yaklaştıracak konulara yönelir. <br />
<br />
Boş düşünce ve davranışlardan yüz çevirmek, Allah'ın izniyle çok kolaydır. Şeytan bunu zor ve çok uzun zaman alacak bir süreç gibi göstermeye çalışabilir. Ancak bu üstün ahlak özelliği, samimi bir dua ve kararla, Allah'ın dilemesiyle, hemen kavuşulabilecek bir mümin vasfıdır. Yapılması gereken tek şey, <br />
<br />
&#8220;Şayet sana şeytandan bir kışkırtma gelecek olursa, hemen Allah'a sığın&#8230;&#8221; (Fussilet Suresi, 36) ayetinde bildirildiği üzere, şeytanın telkinlerinden Allah'a sığınmak ve her anı O'nun hoşnutluğunu kazanacağı umulan şekilde geçirmektir. <br />
<br />
Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 66. sayı  56. sayfada yayınlanmıştır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Derin İmanın Kazandırdığı Akıl Ve Feraset]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3483</link>
			<pubDate>Sat, 16 Jan 2010 02:12:21 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3483</guid>
			<description><![CDATA[Akıl, iman edenlerle inkarcıları birbirlerinden ayıran en önemli özelliklerdendir. Allah&#8217;ın iman eden kullarına ait bir özellik olarak yarattığı akıl, kişinin imanı, Allah korkusu ve teslimiyeti ölçüsünde gelişir. Allah korkusu ve samimi iman, kişiye hayatının her anında Allah&#8217;ın rızasına uygun hareket etmesini sağlayan bir anlayış kazandırır. Böyle bir kişi vicdanını kullanarak Kuran ahlakına en uygun olan tavrı seçer ve bunun sonucunda tüm hayatına hakim olan bir tavır mükemmelliği elde etmiş olur. Yüce Allah&#8217;ın sadece mümin kullarına verdiği bu üstün özelliğe Kuran&#8217;ın pek çok kıssasında dikkat çekilmiştir. <br />
<br />
Akıl, zekanın çok üstünde ve çok daha derin bir kavrayış şeklidir. Zeka, en bilinen anlamıyla insanın düşünme, gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamıdır. İnsana zekanın çok üstünde bir anlayış kazandıran akıl ise, derin düşünebilme, doğruyu bulabilme ve her konuda çözüm getirebilme yeteneğidir. İnsana bu yeteneği kazandıran yegane özellik ise imandır. Allah, &#8220;Ey iman edenler, Allah&#8217;tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.&#8221; (Enfal Suresi, 29) ayetiyle iman edip Kendisi&#8217;nden korkup sakınmalarına karşılık kullarına Katından özel bir anlayış verdiğini bildirmiştir. Kuran&#8217;da bildirilen peygamber kıssalarında yer alan akılcı davranışlar, bu gerçeğin en açık delilleri ve müminler için hikmetli birer örnektir. Yüce Allah akıl sahibi kullarına, Kuran&#8217;da anlatılan kıssalar üzerinde düşünüp ibret almalarını bildirmiştir. Yusuf Suresi&#8217;nde şöyle buyrulmaktadır: <br />
<br />
 &#8220;Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kuran) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin &#8216;çeşitli biçimlerde açıklaması&#8217; ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.&#8221; (Yusuf Suresi, 111) <br />
<br />
Kuran&#8217;da bildirilen bu hatırlatma doğrultusunda ilerleyen satırlarda değerli Peygamberlerimizin kıssalarında anlatılan akılcı davranışlardan ve samimi imanları doğrultusunda Allah&#8217;ın kullarına verdiği &#8216;üstün kavrayış&#8217;tan bazı örnekler vereceğiz. <br />
<br />
Hz. Muhammed (s.a.v.) Kıssası: Erken Hareket Etmenin Önemi <br />
<br />
Allah Kuran&#8217;da, &#8220;Hani sen, mü&#8217;minleri savaşmak için elverişli yerlere yerleştirmek için evinden erkenden ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir.&#8221; (Al-i İmran Suresi, 121) ayetiyle Hz. Muhammed (s.a.v.) üzerinde tecelli eden akılcı tavrı bildirmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.) o dönemin mücadele ortamı içinde, müminlerin güvenliğini ve başarısını sağlayabilmek amacıyla evinden erkenden ayrılmıştır. Kuşkusuz Peygamberimiz (s.a.v.)&#8217;in yaptığı bu uygulama, tüm inananlar için aklın ön plana çıktığı önemli bir örnektir. <br />
<br />
Erken Hareket Etmek Neden Önemlidir? <br />
<br />
Bu kıssadan da anlaşıldığı üzere önemli bir olay söz konusu olduğunda çabuk ve akıllıca harekette bulunmak gerekmektedir. Zira erken davranan bir insan yapılması gereken tüm faaliyetleri zamanından önce organize ederek, önceden fark edilmemiş olan ihtiyaçları ve detayları tespit edebilme imkanını kazanmış olur. <br />
<br />
Geniş bir süre olduğunu bilmek, kişilerin sakin ve akılcı düşünebilmeleri için elverişli bir zemin hazırlar. Ayrıca toplu hareket edilmesi gereken bir olayda, kişiler arasında istişare edilmesi ve fikir birliğine varılması için de zaman kazanılmış olur. <br />
<br />
Bunun yanında erken davranmak, son anda ortaya çıkabilecek bir pürüze veya beklenmedik olaya karşı önemli bir avantaj sağlar. Erken hareket edildiğinde, ortaya çıkan bir sorunu telafi etme imkanı olur. <br />
<br />
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) de Allah&#8217;ın ona tecelli eden üstün aklı kullanıp, öngörülü davranmış ve erken harekette bulunmuştur. Mücadelenin gerçekleşeceği ortama erkenden giderek, burada müminler arasında bir görev dağılımı yapmış ve onları Allah&#8217;ın izniyle en elverişli yerlere yerleştirmiştir. <br />
<br />
Hz. İbrahim Kıssası: Tebliğ Yaparken Birkaç Aşama Sonrasini Düşünmek <br />
<br />
Kuran&#8217;da Hz. İbrahim&#8217;in gösterdiği birçok akıl örneğine yer verilmiştir. Bunlardan biri, puta tapan kavmi uyarmak ve onlara doğru yolu göstermek için uyguladığı bir plana ilişkindir. <br />
<br />
Hz. İbrahim&#8217;in Kavmine Hasta Olduğunu Söylemesi <br />
<br />
Hz. İbrahim, kavminin ilah edindiği putların (Allah&#8217;ı tenzih ederiz.) hiçbir şeye güç yetiremeyecek taş yığınları olduğunu ortaya çıkarmak için hazırladığı plan doğrultusunda ilk olarak bu kişileri putlardan uzaklaştırmak istemiştir. Bunun için kavmine hasta olduğunu söylemiştir. Hz. İbrahim&#8217;in bu yöntemi, Kuran ayetlerinde şu şekilde haber verilmiştir: <br />
<br />
 &#8220;Ben, doğrusu hastayım&#8221; dedi. Böylelikle arkalarını çevirip ondan kaçmaya başladılar. Bunun üzerine onların ilahlarına sokulup: &#8220;Yemek yemiyor musunuz?&#8221; dedi. &#8220;Size ne oluyor ki konuşmuyorsunuz?&#8221; Derken onların üstüne yürüyüp sağ eliyle bir darbe indirdi.&#8221; (Saffat Suresi, 89-93) <br />
<br />
Sadece Büyük Putu Sağlam Bırakması <br />
<br />
Kavminin putların çevresinden uzaklaşmasının ardından, Hz. İbrahim büyük put dışında tüm putları kırmıştır. Bu davranışı, Kuran&#8217;da şöyle haber verilmiştir: <br />
<br />
 &#8220;Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye.&#8221; (Enbiya Suresi, 58)  <br />
<br />
Şüphesiz Hz. İbrahim&#8217;in tüm putları kırıp geriye sadece büyük olan putu bırakmasının bir hikmeti vardı. Bu gerçek, kavmi putların başına geriye döndüğünde ortaya çıkmıştır. Tapındıkları putların yerle bir olduğunu gören kavmin bunu yapanın kim olduğunu sorgulamaya başladıkları ayetlerde şöyle bildirilmiştir: <br />
<br />
 &#8220;Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir&#8221; dediler. &#8220;Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik&#8221; dediler. Dediler ki: &#8220;Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar.&#8221; (Enbiya Suresi, 59-61) <br />
<br />
Hz. İbrahim&#8217;in Kavmine Putları Büyük Putun Kırdığını Söylemesi <br />
<br />
Kavmi Hz. İbrahim&#8217;e putların durumunu sorduğunda, O, büyük putu işaret ederek bu durumu büyük puta sormalarını söylemiştir. Taşın konuşamayacağını ve olup biten olayları açıklayamayacağını düşünüp anlayan kavmin, bu taşların hiçbir güce sahip olamayacağını da kendilerine itiraf etmek durumunda kaldığı Kuran&#8217;da şöyle haber verilmiştir: <br />
<br />
&#8220;Dediler ki: &#8220;Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?&#8221;&#8220;Hayır&#8221; dedi. &#8220;Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin.&#8221;Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; &#8220;Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)&#8221; dediler.Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: &#8220;Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin.&#8221;&#8220; (Enbiya Suresi, 62-65) <br />
<br />
Kuran&#8217;da Hz. İbrahim&#8217;in, bu konuşma üzerine şunları söylediği bildirilmiştir: <br />
<br />
 Dedi ki: &#8220;O halde, Allah&#8217;ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?&#8221; (Enbiya Suresi, 66) <br />
<br />
Hz. İbrahim&#8217;in kavmine ilah edindikleri putların (Allah&#8217;ı tenzih ederiz.) hiçbir gücü olmadığını göstermesi üzerine, kavmin müşrikleri bir anlık vicdanlı düşünme sonrasında içinde bulundukları durumun ne denli aşağılayıcı olduğunu görmüşlerdir. Yüce Allah, samimi imanı ve gönülden O&#8217;na dönüp yönelen bir kul olmasıyla sebebiyle Hz. İbrahim&#8217;e üstün bir akıl ve anlayış vermiştir. Bu sayede Allah&#8217;ın kendisine nasip ettiği akıl ile onlara gerçekleri göstermiş, yanlış yolda olduklarını kendi kendilerine itiraf ettirmiştir. <br />
<br />
Hz. Zülkarneyn Kıssası: Sağlam Tedbirler Almanin Önemi <br />
<br />
Kuran&#8217;da Allah&#8217;ın kendisine sapasağlam bir iktidar verdiği ve &#8220;özü kapsayan bir bilgi&#8221;ye sahip olduğu bildirilen (Kehf Suresi, 83-84) Hz. Zülkarneyn&#8217;in kıssası şöyle haber verilir: <br />
<br />
 &#8220;İşte böyle, onun yanında &#8220;özü kapsayan bilgi olduğunu&#8221; (veya yanında olup-biten herşeyi) Biz (ilmimizle) büsbütün kuşatmıştık. Sonra bir yol (daha) tuttu. İki seddin arasına kadar ulaştı, onların (sedlerin) önünde hemen hemen hiçbir sözü kavramayan bir kavim buldu. Dediler ki: &#8220;Ey Zülkarneyn, gerçekten Ye&#8217;cuc ve Me&#8217;cuc, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlar, bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi verelim mi?&#8221; Dedi ki: &#8220;Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik kıldığı (güç, nimet ve imkan), daha hayırlıdır. Madem öyle, bana (insani) güçle yardım edin de, sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel kılayım.&#8221;&#8220; (Kehf Suresi, 91-95)  <br />
<br />
Ayetlerde haber verildiği üzere halkın -yeryüzünde bozgunculuk çıkaran bir kavim olan- Yecüc ve Mecüc&#8217;den korunmak için talep ettiği &#8220;seddi&#8221; inşa etmeyi kabul eden Hz. Zülkarneyn bunu alışılmışın dışında bir yöntemle gerçekleştirmiştir. Halkı korumak için gerekli olan bu seddi Allah&#8217;ın izniyle öylesine akılcı bir yöntemle inşa etmiştir ki, set bir daha ne aşılabilmiş ne de delinebilmiştir. Bu gerçek, Kuran&#8217;da şöyle bildirilmiştir: <br />
<br />
 &#8220;Bana demir kütleleri getirin&#8221;, iki dağın arası eşit düzeye gelince, &#8220;Körükleyin&#8221; dedi. Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:) dedi ki: &#8220;Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim.&#8221; Böylelikle, ne onu aşabildiler, ne onu delmeye güç yetirebildiler. (Kehf Suresi, 96-97) <br />
<br />
Hz. Zülkarneyn&#8217;in İnşa Ettirdiği Setin Sağlamlığının Sırrı Nedir? <br />
<br />
Hz. Zülkarneyn&#8217;in bu başarısı kuşku yok ki Allah&#8217;ın lütfuyla üstün bir akla sahip olması sayesinde gerçekleşmiştir. Hz. Zülkarneyn aşılamayacak bir set oluşturabilmek için; <br />
<br />
En sağlam malzemelerden demiri seçmiş, bu malzemeyi de olabilecek en etkili şekilde kullanmıştır. <br />
<br />
Önce demir kütlelerini yerleştirtmiş, ardından bunları ateş haline gelinceye kadar körüklettirmiştir. <br />
<br />
Son derece sağlam bir hale gelen seti bu haliyle de bırakmamış, ciddi bir tedbir daha alarak üzerine eritilmiş bakır döktürtmüştür. Böylece seddi, Allah&#8217;ın dilemesi dışında delinemeyecek, aşılamayacak kadar dayanıklı hale getirmiştir. <br />
<br />
Samimi bir imana sahip olan kişiler, Allah&#8217;ın onlara lütfettiği akıl vesilesiyle her zaman Allah rızasının en çoğunu kazanmaya yönelik kararlar verirler. Akıl sahibi bir insanın en dikkat çeken özelliklerinden biri, bir tehlike karşısında geçici, zayıf çözümlere başvurmaması, aksine eldeki imkanlar dahilinde olabilecek en sağlam tedbirleri almasıdır. Bu vesileyle kişi bir tehlikeyi bir daha asla insanları tehdit edemeyecek, tek bir kişinin dahi zarar görmesine sebep vermeyecek şekilde ortadan kaldırmış olur. Hz. Zülkarneyn&#8217;in inşa ettiği sette de bu akıl alameti açıkça görülmektedir. <br />
<br />
Hz. Yakup Kıssası: Önemli Bir Bilgiyi Kötü Niyetli Kişilerden Saklamak <br />
<br />
Kuran&#8217;da bu konudaki akılcı tavrına dikkat çekilen peygamberlerden biri de Hz. Yakup&#8217;tur. <br />
<br />
Hz. Yakup&#8217;un, Hz. Yusuf&#8217;un Kıskanıldığını Fark Etmesi <br />
<br />
Hz. Yakup, oğullarından bazılarının, kendisinin Hz. Yusuf&#8217;a duyduğu sevgiyi kıskanmakta olduklarını Allah&#8217;ın izniyle fark etmiş ve bu nedenle de onların Hz. Yusuf&#8217;a bir kötülük yapabileceklerinden endişe etmiştir. Nitekim Allah, Hz. Yakup&#8217;un bu endişesinde haklı olduğunu, Kuran ayetlerinde haber vermiştir. Yusuf Suresi&#8217;nde Hz. Yakup&#8217;un oğullarının kardeşleri Hz. Yusuf için şöyle dedikleri bildirilir: <br />
<br />
 &#8220;Onlar şöyle demişti: &#8220;Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir; oysaki biz, birbirini pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir.&#8221;&#8221; (Yusuf Suresi, 8) <br />
<br />
 Hz. Yusuf&#8217;a Gördüğü Rüyayı Kardeşlerinden Gizlemesini Öğütlemesi <br />
<br />
Allah Katından kendisine özel bir ilim verilmiş olan Hz. Yakup (Yusuf Suresi, 68), oğlu Hz. Yusuf&#8217;un rüyasını kendisine anlatması üzerine ona bu rüyayı kardeşleriyle paylaşmamasını öğütlemiştir. Hz. Yakup, rüyasında yıldızların, Güneş&#8217;in ve Ay&#8217;ın kendisine secde ettiklerini gördüğünü anlattığında, bu rüyanın Hz. Yusuf&#8217;un Allah&#8217;ın seçtiği özel bir kimse olabileceğine işaret ettiğini anlamıştır. Zira Hz. Yakup bu bilginin oğullarının kıskançlıklarını daha da artırabileceğini ve bundan dolayı da onların Hz. Yusuf&#8217;a zarar vermeye kalkışabileceklerini düşünmüştür. <br />
<br />
Kuran&#8217;da Hz. Yakup ile oğlu Hz. Yusuf arasında geçen bu konuşma şöyle haber verilmiştir: <br />
<br />
 &#8220;Hani Yusuf babasına: &#8220;Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) onbir yıldız, Güneş&#8217;i ve Ay&#8217;ı gördüm; bana secde etmektelerken gördüm&#8221; demişti.(Babası) Demişti ki: &#8220;Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.&#8221;&#8220;Böylece Rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak&#8217;a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.&#8221; (Yusuf Suresi, 4-6) <br />
<br />
Görüldüğü gibi Hz. Yakup kıskançlığın doğurabileceği muhtemel sonuçları önceden tespit etmiş, bu yönde önlem almış ve kötü niyetli olabilecek kişilerden önemli bir bilgiyi saklamıştır. Müminler, bu kıssada anlatılan akıl alametlerinden de ders almalıdırlar. Ayrıca kendileri de bu akla sahip olmak ve Allah&#8217;a yakınlıklarını artırmak için dua etmeli ve samimi bir çaba harcamalıdırlar. <br />
<br />
Yazıda bahsettiğimiz ve tüm müminlerin örnek alması gereken bu akıl örneklerini, kullarına ilham eden Yüce Allah&#8217;tır. İnsan, Allah tarafından yaratılmış bir varlıktır. Müstakil bir güce veya akla sahip değildir. Ona sahip olduğu zekayı veren üstün aklını tecelli ettiren Allah, sonsuz ve sınırsız bir aklın sahibidir ve dilediği an dilediği kimseye, imanı ölçüsünde bu nimeti vermektedir. <br />
<br />
Allah&#8217;ın üstün aklını üzerinde tecelli ettiği müminler bu sayede içinde bulundukları dünyayı çok daha ince yönleriyle değerlendirebilirler. Evrenin hangi köşesine dönüp baksalar karşılaştıkları her detayın Allah&#8217;ın sonsuz aklının örnekleriyle dolu olduğunu görürler. Kuran&#8217;da Allah&#8217;ın bu üstün aklı ve sanatı karşısında insanın nasıl aciz kaldığı şöyle bir örnekle haber verilmiştir: <br />
<br />
 &#8220;O, biri diğeriyle &#8216;tam bir uyum&#8217; (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir &#8216;çelişki ve uygunsuzluk&#8217; (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.&#8221; (Mülk Suresi, 3-4) <br />
<br />
Bu ayetlerde bildirildiği üzere Allah&#8217;ın kusursuz yaratmasında hiçbir eksiklik yoktur. Allah&#8217;ın sonsuz aklı, insanın sınırlı aklı ile kıyaslanmayacak kadar üstün ve eşsizdir. Evrendeki her sistemde karşılaşılan kusursuz yaratılış, bu üstün aklın bir göstergesidir. Allah&#8217;ın, insanlara böylesine kusursuz sistemler göstermesinin bir sebebi de, insanın aklın gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmesi, Rabbimiz&#8217;in büyüklüğünü kavraması ve O&#8217;na teslim olup iman etmesidir. <br />
<br />
Allah, Kuran ile insanlara doğruyu, yanlışı, iyiyi, kötüyü açıklamıştır. Insanın aklını nasıl kullanabileceğini, bu kavramlar arasındaki farkı nasıl görebileceğini ve nasıl düşünmesi gerektiğini ayetlerle bildirmiştir. Kuran&#8217;ı kendisine rehber edinen insane, bu bilgiler doğrultusunda yaşadığı için, gerçek akla ve dürüst bir vicdana sahip olur. <br />
<br />
Allah&#8217;ın kendilerine &#8220;akıl&#8221; gibi böylesine üstün bir nimet verdiği kişiler, içinde bulundukları dünyayı çok daha ince yönleriyle değerlendirebilirler. Evrenin hangi köşesine dönüp baksalar karşılaştıkları her detayın Allah&#8217;ın sonsuz aklının örnekleriyle dolu olduğunu görürler. <br />
<br />
Zeka ve akıl çoğu zaman aynı anlamda kullanılsa da tamamen farklı iki kavramdır. Zeka, sebep ile sonuç arasındaki bağlılıkları bulmak, benzerlik ve farklılıkları anlamaktır. Akıllı bir insane, zekanın sağladığı tüm avantajları kullanmasının yanında, zeki bir insanın sahip olmadığı bir kavrayış ve yeteneğe de sahiptir.<br />
<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Akıl, iman edenlerle inkarcıları birbirlerinden ayıran en önemli özelliklerdendir. Allah&#8217;ın iman eden kullarına ait bir özellik olarak yarattığı akıl, kişinin imanı, Allah korkusu ve teslimiyeti ölçüsünde gelişir. Allah korkusu ve samimi iman, kişiye hayatının her anında Allah&#8217;ın rızasına uygun hareket etmesini sağlayan bir anlayış kazandırır. Böyle bir kişi vicdanını kullanarak Kuran ahlakına en uygun olan tavrı seçer ve bunun sonucunda tüm hayatına hakim olan bir tavır mükemmelliği elde etmiş olur. Yüce Allah&#8217;ın sadece mümin kullarına verdiği bu üstün özelliğe Kuran&#8217;ın pek çok kıssasında dikkat çekilmiştir. <br />
<br />
Akıl, zekanın çok üstünde ve çok daha derin bir kavrayış şeklidir. Zeka, en bilinen anlamıyla insanın düşünme, gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamıdır. İnsana zekanın çok üstünde bir anlayış kazandıran akıl ise, derin düşünebilme, doğruyu bulabilme ve her konuda çözüm getirebilme yeteneğidir. İnsana bu yeteneği kazandıran yegane özellik ise imandır. Allah, &#8220;Ey iman edenler, Allah&#8217;tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.&#8221; (Enfal Suresi, 29) ayetiyle iman edip Kendisi&#8217;nden korkup sakınmalarına karşılık kullarına Katından özel bir anlayış verdiğini bildirmiştir. Kuran&#8217;da bildirilen peygamber kıssalarında yer alan akılcı davranışlar, bu gerçeğin en açık delilleri ve müminler için hikmetli birer örnektir. Yüce Allah akıl sahibi kullarına, Kuran&#8217;da anlatılan kıssalar üzerinde düşünüp ibret almalarını bildirmiştir. Yusuf Suresi&#8217;nde şöyle buyrulmaktadır: <br />
<br />
 &#8220;Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kuran) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin &#8216;çeşitli biçimlerde açıklaması&#8217; ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.&#8221; (Yusuf Suresi, 111) <br />
<br />
Kuran&#8217;da bildirilen bu hatırlatma doğrultusunda ilerleyen satırlarda değerli Peygamberlerimizin kıssalarında anlatılan akılcı davranışlardan ve samimi imanları doğrultusunda Allah&#8217;ın kullarına verdiği &#8216;üstün kavrayış&#8217;tan bazı örnekler vereceğiz. <br />
<br />
Hz. Muhammed (s.a.v.) Kıssası: Erken Hareket Etmenin Önemi <br />
<br />
Allah Kuran&#8217;da, &#8220;Hani sen, mü&#8217;minleri savaşmak için elverişli yerlere yerleştirmek için evinden erkenden ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir.&#8221; (Al-i İmran Suresi, 121) ayetiyle Hz. Muhammed (s.a.v.) üzerinde tecelli eden akılcı tavrı bildirmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.) o dönemin mücadele ortamı içinde, müminlerin güvenliğini ve başarısını sağlayabilmek amacıyla evinden erkenden ayrılmıştır. Kuşkusuz Peygamberimiz (s.a.v.)&#8217;in yaptığı bu uygulama, tüm inananlar için aklın ön plana çıktığı önemli bir örnektir. <br />
<br />
Erken Hareket Etmek Neden Önemlidir? <br />
<br />
Bu kıssadan da anlaşıldığı üzere önemli bir olay söz konusu olduğunda çabuk ve akıllıca harekette bulunmak gerekmektedir. Zira erken davranan bir insan yapılması gereken tüm faaliyetleri zamanından önce organize ederek, önceden fark edilmemiş olan ihtiyaçları ve detayları tespit edebilme imkanını kazanmış olur. <br />
<br />
Geniş bir süre olduğunu bilmek, kişilerin sakin ve akılcı düşünebilmeleri için elverişli bir zemin hazırlar. Ayrıca toplu hareket edilmesi gereken bir olayda, kişiler arasında istişare edilmesi ve fikir birliğine varılması için de zaman kazanılmış olur. <br />
<br />
Bunun yanında erken davranmak, son anda ortaya çıkabilecek bir pürüze veya beklenmedik olaya karşı önemli bir avantaj sağlar. Erken hareket edildiğinde, ortaya çıkan bir sorunu telafi etme imkanı olur. <br />
<br />
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) de Allah&#8217;ın ona tecelli eden üstün aklı kullanıp, öngörülü davranmış ve erken harekette bulunmuştur. Mücadelenin gerçekleşeceği ortama erkenden giderek, burada müminler arasında bir görev dağılımı yapmış ve onları Allah&#8217;ın izniyle en elverişli yerlere yerleştirmiştir. <br />
<br />
Hz. İbrahim Kıssası: Tebliğ Yaparken Birkaç Aşama Sonrasini Düşünmek <br />
<br />
Kuran&#8217;da Hz. İbrahim&#8217;in gösterdiği birçok akıl örneğine yer verilmiştir. Bunlardan biri, puta tapan kavmi uyarmak ve onlara doğru yolu göstermek için uyguladığı bir plana ilişkindir. <br />
<br />
Hz. İbrahim&#8217;in Kavmine Hasta Olduğunu Söylemesi <br />
<br />
Hz. İbrahim, kavminin ilah edindiği putların (Allah&#8217;ı tenzih ederiz.) hiçbir şeye güç yetiremeyecek taş yığınları olduğunu ortaya çıkarmak için hazırladığı plan doğrultusunda ilk olarak bu kişileri putlardan uzaklaştırmak istemiştir. Bunun için kavmine hasta olduğunu söylemiştir. Hz. İbrahim&#8217;in bu yöntemi, Kuran ayetlerinde şu şekilde haber verilmiştir: <br />
<br />
 &#8220;Ben, doğrusu hastayım&#8221; dedi. Böylelikle arkalarını çevirip ondan kaçmaya başladılar. Bunun üzerine onların ilahlarına sokulup: &#8220;Yemek yemiyor musunuz?&#8221; dedi. &#8220;Size ne oluyor ki konuşmuyorsunuz?&#8221; Derken onların üstüne yürüyüp sağ eliyle bir darbe indirdi.&#8221; (Saffat Suresi, 89-93) <br />
<br />
Sadece Büyük Putu Sağlam Bırakması <br />
<br />
Kavminin putların çevresinden uzaklaşmasının ardından, Hz. İbrahim büyük put dışında tüm putları kırmıştır. Bu davranışı, Kuran&#8217;da şöyle haber verilmiştir: <br />
<br />
 &#8220;Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye.&#8221; (Enbiya Suresi, 58)  <br />
<br />
Şüphesiz Hz. İbrahim&#8217;in tüm putları kırıp geriye sadece büyük olan putu bırakmasının bir hikmeti vardı. Bu gerçek, kavmi putların başına geriye döndüğünde ortaya çıkmıştır. Tapındıkları putların yerle bir olduğunu gören kavmin bunu yapanın kim olduğunu sorgulamaya başladıkları ayetlerde şöyle bildirilmiştir: <br />
<br />
 &#8220;Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir&#8221; dediler. &#8220;Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik&#8221; dediler. Dediler ki: &#8220;Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar.&#8221; (Enbiya Suresi, 59-61) <br />
<br />
Hz. İbrahim&#8217;in Kavmine Putları Büyük Putun Kırdığını Söylemesi <br />
<br />
Kavmi Hz. İbrahim&#8217;e putların durumunu sorduğunda, O, büyük putu işaret ederek bu durumu büyük puta sormalarını söylemiştir. Taşın konuşamayacağını ve olup biten olayları açıklayamayacağını düşünüp anlayan kavmin, bu taşların hiçbir güce sahip olamayacağını da kendilerine itiraf etmek durumunda kaldığı Kuran&#8217;da şöyle haber verilmiştir: <br />
<br />
&#8220;Dediler ki: &#8220;Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?&#8221;&#8220;Hayır&#8221; dedi. &#8220;Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin.&#8221;Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; &#8220;Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)&#8221; dediler.Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: &#8220;Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin.&#8221;&#8220; (Enbiya Suresi, 62-65) <br />
<br />
Kuran&#8217;da Hz. İbrahim&#8217;in, bu konuşma üzerine şunları söylediği bildirilmiştir: <br />
<br />
 Dedi ki: &#8220;O halde, Allah&#8217;ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?&#8221; (Enbiya Suresi, 66) <br />
<br />
Hz. İbrahim&#8217;in kavmine ilah edindikleri putların (Allah&#8217;ı tenzih ederiz.) hiçbir gücü olmadığını göstermesi üzerine, kavmin müşrikleri bir anlık vicdanlı düşünme sonrasında içinde bulundukları durumun ne denli aşağılayıcı olduğunu görmüşlerdir. Yüce Allah, samimi imanı ve gönülden O&#8217;na dönüp yönelen bir kul olmasıyla sebebiyle Hz. İbrahim&#8217;e üstün bir akıl ve anlayış vermiştir. Bu sayede Allah&#8217;ın kendisine nasip ettiği akıl ile onlara gerçekleri göstermiş, yanlış yolda olduklarını kendi kendilerine itiraf ettirmiştir. <br />
<br />
Hz. Zülkarneyn Kıssası: Sağlam Tedbirler Almanin Önemi <br />
<br />
Kuran&#8217;da Allah&#8217;ın kendisine sapasağlam bir iktidar verdiği ve &#8220;özü kapsayan bir bilgi&#8221;ye sahip olduğu bildirilen (Kehf Suresi, 83-84) Hz. Zülkarneyn&#8217;in kıssası şöyle haber verilir: <br />
<br />
 &#8220;İşte böyle, onun yanında &#8220;özü kapsayan bilgi olduğunu&#8221; (veya yanında olup-biten herşeyi) Biz (ilmimizle) büsbütün kuşatmıştık. Sonra bir yol (daha) tuttu. İki seddin arasına kadar ulaştı, onların (sedlerin) önünde hemen hemen hiçbir sözü kavramayan bir kavim buldu. Dediler ki: &#8220;Ey Zülkarneyn, gerçekten Ye&#8217;cuc ve Me&#8217;cuc, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlar, bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi verelim mi?&#8221; Dedi ki: &#8220;Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik kıldığı (güç, nimet ve imkan), daha hayırlıdır. Madem öyle, bana (insani) güçle yardım edin de, sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel kılayım.&#8221;&#8220; (Kehf Suresi, 91-95)  <br />
<br />
Ayetlerde haber verildiği üzere halkın -yeryüzünde bozgunculuk çıkaran bir kavim olan- Yecüc ve Mecüc&#8217;den korunmak için talep ettiği &#8220;seddi&#8221; inşa etmeyi kabul eden Hz. Zülkarneyn bunu alışılmışın dışında bir yöntemle gerçekleştirmiştir. Halkı korumak için gerekli olan bu seddi Allah&#8217;ın izniyle öylesine akılcı bir yöntemle inşa etmiştir ki, set bir daha ne aşılabilmiş ne de delinebilmiştir. Bu gerçek, Kuran&#8217;da şöyle bildirilmiştir: <br />
<br />
 &#8220;Bana demir kütleleri getirin&#8221;, iki dağın arası eşit düzeye gelince, &#8220;Körükleyin&#8221; dedi. Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:) dedi ki: &#8220;Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim.&#8221; Böylelikle, ne onu aşabildiler, ne onu delmeye güç yetirebildiler. (Kehf Suresi, 96-97) <br />
<br />
Hz. Zülkarneyn&#8217;in İnşa Ettirdiği Setin Sağlamlığının Sırrı Nedir? <br />
<br />
Hz. Zülkarneyn&#8217;in bu başarısı kuşku yok ki Allah&#8217;ın lütfuyla üstün bir akla sahip olması sayesinde gerçekleşmiştir. Hz. Zülkarneyn aşılamayacak bir set oluşturabilmek için; <br />
<br />
En sağlam malzemelerden demiri seçmiş, bu malzemeyi de olabilecek en etkili şekilde kullanmıştır. <br />
<br />
Önce demir kütlelerini yerleştirtmiş, ardından bunları ateş haline gelinceye kadar körüklettirmiştir. <br />
<br />
Son derece sağlam bir hale gelen seti bu haliyle de bırakmamış, ciddi bir tedbir daha alarak üzerine eritilmiş bakır döktürtmüştür. Böylece seddi, Allah&#8217;ın dilemesi dışında delinemeyecek, aşılamayacak kadar dayanıklı hale getirmiştir. <br />
<br />
Samimi bir imana sahip olan kişiler, Allah&#8217;ın onlara lütfettiği akıl vesilesiyle her zaman Allah rızasının en çoğunu kazanmaya yönelik kararlar verirler. Akıl sahibi bir insanın en dikkat çeken özelliklerinden biri, bir tehlike karşısında geçici, zayıf çözümlere başvurmaması, aksine eldeki imkanlar dahilinde olabilecek en sağlam tedbirleri almasıdır. Bu vesileyle kişi bir tehlikeyi bir daha asla insanları tehdit edemeyecek, tek bir kişinin dahi zarar görmesine sebep vermeyecek şekilde ortadan kaldırmış olur. Hz. Zülkarneyn&#8217;in inşa ettiği sette de bu akıl alameti açıkça görülmektedir. <br />
<br />
Hz. Yakup Kıssası: Önemli Bir Bilgiyi Kötü Niyetli Kişilerden Saklamak <br />
<br />
Kuran&#8217;da bu konudaki akılcı tavrına dikkat çekilen peygamberlerden biri de Hz. Yakup&#8217;tur. <br />
<br />
Hz. Yakup&#8217;un, Hz. Yusuf&#8217;un Kıskanıldığını Fark Etmesi <br />
<br />
Hz. Yakup, oğullarından bazılarının, kendisinin Hz. Yusuf&#8217;a duyduğu sevgiyi kıskanmakta olduklarını Allah&#8217;ın izniyle fark etmiş ve bu nedenle de onların Hz. Yusuf&#8217;a bir kötülük yapabileceklerinden endişe etmiştir. Nitekim Allah, Hz. Yakup&#8217;un bu endişesinde haklı olduğunu, Kuran ayetlerinde haber vermiştir. Yusuf Suresi&#8217;nde Hz. Yakup&#8217;un oğullarının kardeşleri Hz. Yusuf için şöyle dedikleri bildirilir: <br />
<br />
 &#8220;Onlar şöyle demişti: &#8220;Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir; oysaki biz, birbirini pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir.&#8221;&#8221; (Yusuf Suresi, 8) <br />
<br />
 Hz. Yusuf&#8217;a Gördüğü Rüyayı Kardeşlerinden Gizlemesini Öğütlemesi <br />
<br />
Allah Katından kendisine özel bir ilim verilmiş olan Hz. Yakup (Yusuf Suresi, 68), oğlu Hz. Yusuf&#8217;un rüyasını kendisine anlatması üzerine ona bu rüyayı kardeşleriyle paylaşmamasını öğütlemiştir. Hz. Yakup, rüyasında yıldızların, Güneş&#8217;in ve Ay&#8217;ın kendisine secde ettiklerini gördüğünü anlattığında, bu rüyanın Hz. Yusuf&#8217;un Allah&#8217;ın seçtiği özel bir kimse olabileceğine işaret ettiğini anlamıştır. Zira Hz. Yakup bu bilginin oğullarının kıskançlıklarını daha da artırabileceğini ve bundan dolayı da onların Hz. Yusuf&#8217;a zarar vermeye kalkışabileceklerini düşünmüştür. <br />
<br />
Kuran&#8217;da Hz. Yakup ile oğlu Hz. Yusuf arasında geçen bu konuşma şöyle haber verilmiştir: <br />
<br />
 &#8220;Hani Yusuf babasına: &#8220;Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) onbir yıldız, Güneş&#8217;i ve Ay&#8217;ı gördüm; bana secde etmektelerken gördüm&#8221; demişti.(Babası) Demişti ki: &#8220;Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.&#8221;&#8220;Böylece Rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak&#8217;a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.&#8221; (Yusuf Suresi, 4-6) <br />
<br />
Görüldüğü gibi Hz. Yakup kıskançlığın doğurabileceği muhtemel sonuçları önceden tespit etmiş, bu yönde önlem almış ve kötü niyetli olabilecek kişilerden önemli bir bilgiyi saklamıştır. Müminler, bu kıssada anlatılan akıl alametlerinden de ders almalıdırlar. Ayrıca kendileri de bu akla sahip olmak ve Allah&#8217;a yakınlıklarını artırmak için dua etmeli ve samimi bir çaba harcamalıdırlar. <br />
<br />
Yazıda bahsettiğimiz ve tüm müminlerin örnek alması gereken bu akıl örneklerini, kullarına ilham eden Yüce Allah&#8217;tır. İnsan, Allah tarafından yaratılmış bir varlıktır. Müstakil bir güce veya akla sahip değildir. Ona sahip olduğu zekayı veren üstün aklını tecelli ettiren Allah, sonsuz ve sınırsız bir aklın sahibidir ve dilediği an dilediği kimseye, imanı ölçüsünde bu nimeti vermektedir. <br />
<br />
Allah&#8217;ın üstün aklını üzerinde tecelli ettiği müminler bu sayede içinde bulundukları dünyayı çok daha ince yönleriyle değerlendirebilirler. Evrenin hangi köşesine dönüp baksalar karşılaştıkları her detayın Allah&#8217;ın sonsuz aklının örnekleriyle dolu olduğunu görürler. Kuran&#8217;da Allah&#8217;ın bu üstün aklı ve sanatı karşısında insanın nasıl aciz kaldığı şöyle bir örnekle haber verilmiştir: <br />
<br />
 &#8220;O, biri diğeriyle &#8216;tam bir uyum&#8217; (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir &#8216;çelişki ve uygunsuzluk&#8217; (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.&#8221; (Mülk Suresi, 3-4) <br />
<br />
Bu ayetlerde bildirildiği üzere Allah&#8217;ın kusursuz yaratmasında hiçbir eksiklik yoktur. Allah&#8217;ın sonsuz aklı, insanın sınırlı aklı ile kıyaslanmayacak kadar üstün ve eşsizdir. Evrendeki her sistemde karşılaşılan kusursuz yaratılış, bu üstün aklın bir göstergesidir. Allah&#8217;ın, insanlara böylesine kusursuz sistemler göstermesinin bir sebebi de, insanın aklın gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmesi, Rabbimiz&#8217;in büyüklüğünü kavraması ve O&#8217;na teslim olup iman etmesidir. <br />
<br />
Allah, Kuran ile insanlara doğruyu, yanlışı, iyiyi, kötüyü açıklamıştır. Insanın aklını nasıl kullanabileceğini, bu kavramlar arasındaki farkı nasıl görebileceğini ve nasıl düşünmesi gerektiğini ayetlerle bildirmiştir. Kuran&#8217;ı kendisine rehber edinen insane, bu bilgiler doğrultusunda yaşadığı için, gerçek akla ve dürüst bir vicdana sahip olur. <br />
<br />
Allah&#8217;ın kendilerine &#8220;akıl&#8221; gibi böylesine üstün bir nimet verdiği kişiler, içinde bulundukları dünyayı çok daha ince yönleriyle değerlendirebilirler. Evrenin hangi köşesine dönüp baksalar karşılaştıkları her detayın Allah&#8217;ın sonsuz aklının örnekleriyle dolu olduğunu görürler. <br />
<br />
Zeka ve akıl çoğu zaman aynı anlamda kullanılsa da tamamen farklı iki kavramdır. Zeka, sebep ile sonuç arasındaki bağlılıkları bulmak, benzerlik ve farklılıkları anlamaktır. Akıllı bir insane, zekanın sağladığı tüm avantajları kullanmasının yanında, zeki bir insanın sahip olmadığı bir kavrayış ve yeteneğe de sahiptir.<br />
<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Müslümanlar, Hıristiyanlar Ve Museviler Aynı Allah'a İnanırlar]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3482</link>
			<pubDate>Sat, 16 Jan 2010 02:05:20 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3482</guid>
			<description><![CDATA[<br />
<br />
Rabbimiz&#8217;in hak peygamberler ve hak kitaplarla insanlığa rahmet olarak indirdiği üç kutsal dinin; İslam ve tahrif olmamış gerçek halleriyle Hıristiyanlık ve Museviliğin pek çok inançları ortaktır. Tevrat ve İncil zaman içinde bazı bozulmalara uğramış olmakla birlikte, Allah Katı'nda inen bu kitaplarda hak dinin inanç esasları ve ahlaki değerleri büyük ölçüde muhafaza edilmiştir. Kuran'ı ve hadisleri rehber edinerek incelendiğinde, bozulmamış bu kısımlar açıkça görülmektedir. Bu üç kutsal dinde de, Allah'ın mutlak varlığına, ezeli ve ebedi olduğuna, tüm kainatı yoktan yarattığına ve tüm maddeye sonsuz kudretiyle hakim olduğuna inanılır. Müslümanların, Hıristiyanların ve Musevilerin karşı çıktıkları fikri yanılgılar da ortaktır. Ateizme, dinsizliğe, ırkçılığa, faşizme ve ahlaki dejenerasyona karşı yaptıkları fikri mücadeleler aynıdır. Her üç dinde de Allah'ın varlığını tebliğ etme konusundaki çaba ortaktır. Üç kutsal dinin mensupları, tüm insanların Allah'ı tanıyacakları, Rabbimiz'e gönülden iman edip teslim olacakları, barış, hoşgörü ve huzur içinde yaşayacakları adalet dolu bir dünyayı hedeflemektedirler. Her üç dinin mensupları da Allah korkusu ve Allah sevgisiyle hareket etmekte, Allah'ın elçilerinin yolundan gitmekte ve Rabbimiz&#8217;in vahyine uymaktadırlar. <br />
<br />
Temelinde bu üç dinin mensupları, tek ve aynı Allah&#8217;a inanır ve aynı Allah&#8217;a ibadet eder. Her üç dinde de, Yüce Rabbimiz Kendi kudretini, gücünü, yaratma sanatını, üstünlüğünü, tüm alemlerin Rabbi olduğunu, her şeye kadir ve muktedir olduğunu, tüm varlıkların tek Yaratıcısı olduğunu bildirmiştir. O, göklerin ve yerin Hakimidir, mülkün tümü O&#8217;na aittir, her şeyi bilen, her şeye güç yetiren, her şeyin Sahibi olandır. Üstün kudretiyle, üstün güç ve ihtişamıyla her şeyi ve her yeri kaplamıştır. O, tüm eksiklik ve noksanlıklardan münezzehtir, her varlığın muhtaç olduğudur. <br />
<br />
Yüce Rabbimiz, Kendi dinini bizlere Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın hanif dini ile bildirmiştir: <br />
<br />
 Sonra sana vahyettik: "Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dinine uy. O, müşriklerden değildi." (Nahl Suresi, 123)  <br />
<br />
Hanif kelimesi, "Sadece Allah'a inanıp, yalnızca O'na kulluk eden kişi" anlamındadır. Hz. İbrahim (a.s.)'ın hanif olarak vurgulanan özelliği, sadece Allah'a bir ve tek olarak iman etmesi ve teslim olmasıdır. O putperest olan kavminin batıl inanışlarından uzaklaşmış, sadece Allah'a yönelmiş, muvahhid (eşsiz olan bir tek İlahı kabul eden ve yalnızca O&#8217;na ibadet eden kimse), samimi bir kuldur. Kavmini de putperest inanışlarını terk etmeleri, putlara ibadet etmekten vazgeçmeleri için uyarmış, onları Allah&#8217;a iman etmeye çağırmıştır. <br />
<br />
Allah'ın Hz. İbrahim (a.s.)'a vahyettiği hak din, onun soyundan gelen diğer peygamberler ve salih müminler tarafından ayakta tutulmuştur. Kuran&#8217;da bu gerçek şöyle haber verilmiştir: <br />
<br />
 Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de o salihlerdendir. Rabbi ona: "Teslim ol" dediğinde (O:) "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti. Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: "Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak Müslüman olarak can verin" (diye benzer bir vasiyette bulundu.) Yoksa siz, Yakub'un ölüm anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediğinde, onlar: "Senin İlahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın İlahı olan tek bir İlaha ibadet edeceğiz; bizler O'na teslim olduk" demişlerdi. (Bakara Suresi, 130-133) <br />
<br />
Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın "hanif" dini, Müslümanlar, Museviler ve Hıristiyanlar arasında ortak bir dindir. Hz. İbrahim (a.s.), Allah&#8217;a bir tek İlah olarak iman eden, O&#8217;nu saygıyla yücelten, O&#8217;na gönülden, içten ve kalpten kul olan samimi bir peygamberdir. Rabbimiz, Kuran&#8217;da Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın hanif dinine uyanları yüceltmiş ve övmüştür: <br />
<br />
 İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel dinli kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir. (Nisa Suresi, 125) <br />
<br />
Allah&#8217;ın övdüğü ve insanlara bir yol gösterici olarak gönderdiği Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın hanif dini ve bu dinin temelini oluşturan tek Allah inancı, sonra gönderilen hak dinler olan Müslümanlık, Musevilik ve Hıristiyanlığın ortak değeridir. Dolayısıyla her üç dinin mensupları, bir olan, her şeyin Hakim&#8217;i olan ve her yerde her şeye muktedir olan, tüm varlıkların Yaratıcısı tek Allah&#8217;a ibadet etmekle yükümlüdürler. <br />
<br />
İşte bu ortak değer, üç kutsal dinin mensuplarının Kelime-i tevhid inancında birleşerek, ortak bir amaç için birlikte hareket etmelerini gerektirmektedir. Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın dinine uyan ve tek Allah&#8217;a inanan salih iman sahipleri, güçlerini birleştirerek, imanda derinleşerek, birlikte daha da kuvvetlenerek, dünyaya hakim olmaya çalışan ateist, Darwinist sisteme karşı fikri bir mücadele içinde olmalıdırlar. Birbirlerine karşı suni bir mücadele içine girmek yerine asıl tehlikelerin; ateist, Darwinist deccal sisteminin farkında olmalı, iman edenleri birbirine düşürmek için aleyhte faaliyet içinde olan bir takım odakları görmezden gelmemelidirler. Allah inancının tüm dünyada yayılması için birlikte hareket etmeli, Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın hanif dinini birlikte tüm dünyaya tebliğ etmelidirler. Böyle bir güç, Allah&#8217;ın izniyle şu anda tüm dünyada hakim hale gelmiş olan deccali sistemin tamamen ortadan kalkması ve ateizmin tümüyle çöküşe uğraması için en büyük güç olacaktır. <br />
<br />
Yüce Rabbimiz, kalpten bağlılar olarak Allah adına çaba gösterenleri, birlik olup tevhid inancını yüceltenleri ve Allah inancını hakim kılmak için güçlerini birleştirenleri, Kendisi&#8217;nden güzel bir ecir ile mükafatlandıracak ve Kendi dinini tüm dünyada hakim kılacaktır. Bu güçlü hakimiyet Allah&#8217;ın izniyle Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.)&#8217;ın zuhur döneminde kesin olarak gerçekleşecektir. Bu dönem çok yaklaşmıştır. Hz. Mehdi (a.s.)&#8217;ın çıkışı, Peygamberimiz (sav)&#8217;den rivayet edilen hadislerde ve din alimlerinin açıklamalarında işaret edildiği üzere, vuku bulmuştur. Hz. Mehdi (a.s.) şu anda tanınmamaktadır, fakat aramızdadır. Hz. İsa (a.s.)&#8217;ın zuhuru ise, hadislerde yer alan bilgilere, Kuran ayetlerinin işaretine ve İslam alimlerinin açıklamalarına göre, önümüzdeki 10-20 yıl gibi yakın bir zaman içinde gerçekleşecektir. Bu dönem, deccaliyetin tam anlamıyla yenilgiye uğradığı, tüm dünyada refah, barış, huzur, kardeşlik, zenginlik ve dostluğun hakim olduğu Altın Çağ dönemi olacaktır. İşte bu dönemde, Allah inancı tüm dünyaya hakim olacak, Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın hanif dini, tüm dünyada tüm ihtişamı ve güzelliği ile yaşanacaktır. Müslümanların, Musevilerin ve Hıristiyanların, Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.)&#8217;ın önderliği altında bir arada, kardeşçe yaşayacakları bu döneme güzel bir hazırlık yapmak, iman eden her kişinin üzerine düşen yükümlülüktür. İşte bu sebeple, dünyada tüm inananlar, kardeşce duygular içinde, birbirlerine sevgiyle bağlanarak Allah&#8217;ın şanını birlikte yüceltmeyi hedeflemeli ve dinsizliğe karşı güzel ve güçlü bir beraberlik oluşturmalıdırlar. <br />
<br />
Hıristiyanlıkta Tek Allah İnancı Zaman İçinde Yanlış Yorumlanmıştır <br />
<br />
Hıristiyanlıkta Allah inancı, İNCİL&#8217;İN GERÇEK YORUMUNA GÖRE, İslam&#8217;da ve Musevilikteki tek Allah inancı ile aynıdır. Fakat zaman içinde İncil&#8217;deki bazı ifadeler gerçek anlamından farklı yorumlanmış, çeşitli tanımlamalar, Rabbimiz&#8217;in yüce kudretini gereği gibi takdir edememekten kaynaklanan bazı izahlar Hıristiyanlık inancına dahil edilmiştir. Bu yanlış inanç, üçleme yanılgısıdır. <br />
<br />
Üçleme yanılgısı, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz'e batıl bir anlayışla bakan, Allah'ın insanlara peygamber olarak gönderdiği Hz. İsa (a.s.)'a ilahlık atfeden (Allah'ı tenzih ederiz) son derece yanlış, sapkın bir inanıştır. Ancak, kendi içinde birçok çelişkiler barındırmasına ve tevhid inancının tamamen karşısında yer almasına rağmen, zaman içinde Hıristiyan inanışlarında önemli bir yere getirilmiştir. Öyle ki üçleme yanılgısına, dolayısıyla Hz. İsa (a.s.)'ın Allah'ın oğlu olduğuna (Allah'ı tenzih ederiz) inanmayan bir kişi, üçlemeyi savunanlar tarafından gerçek bir Hıristiyan olarak kabul edilmez. <br />
<br />
Üçleme, tamamen Hz. İsa (a.s)'ın tebliğ ettiği, Allah Katı'nda hak olan tevhid inancına ters bir batıl inanç olmasına, İNCİL&#8217;İN İÇİNDE YER ALAN HÜKÜMLERE BİLE MUHALİF olmasına rağmen, zaman içinde Hıristiyanların asla reddetmemeleri gereken bir saplantı haline getirilmiştir. Tarih boyunca üçleme inancına karşı çıkıp, Hz. İsa (a.s.)'ın sadece Allah'ın peygamberi olan bir beşer olduğunu savunan çeşitli kişi ve topluluklar, şiddetli baskılara maruz kalmışlardır. Bu kişilerin İncil'den ve Hz. İsa (a.s.)'ın hayatından getirdikleri deliller her zaman göz ardı edilmiş, insanlar bu konularda konuşmaktan menedilmişlerdir. Sırf bu nedenle tevhid inancını savunanlar, söz konusu Hıristiyanlar tarafından "kafir", "sapkın" (heretik) ve hatta "din düşmanı" gibi tanıtılmış, onlara destek verenler de aynı tepkilerle karşılaşmışlardır. Tarihte sırf bu sebeple kimileri yurtlarından sürülmüş, kimileri de engizisyon mahkemelerince yakılarak öldürülmüş veya asılmışlardır. İNCİL&#8217;E GÖRE DEĞİL,yalnızca ÇARPIK YORUMLARA DAYANARAK geliştirilen bu baskı yöntemi ile üçleme gibi suni bir inanç, zorlama ve dayatma ile hakim hale gelmiş ve Hıristiyanlığın bir parçası şeklini almıştır. Şu an, bu dayatma politikasından haberdar olmayan pek çok samimi Hıristiyan, İncil&#8217;e uyduklarını düşünerek, üçleme inancına körü körüne sahip çıkmaktadırlar. Yanılgılarının farkında değildirler. Bu inancın tümüyle Kuran&#8217;da, Tevrat&#8217;ta ve İncil&#8217;de bildirilen Allah inancına ters düştüğünü bilmemektedirler. İşte bu, çok ciddi bir yanılgıdır. <br />
<br />
Şunu önemle belirtmek gerekir ki, ÜÇLEME İNANCINA KİTAB-I MUKADDES'İN HİÇBİR BÖLÜMÜNDE RASTLANAMAMAKTADIR. Ne Yahudilerin Kutsal Kitapları olan Eski Ahit'te, ne de Hıristiyanların kutsal metni olan İncil'de bu inanç yer almamaktadır. Üçleme inancı İncil'de yer alan bazı ifadelerin yanlış yorumlarına dayanmaktadır ve bu kelime ilk kez 2. yüzyılın sonlarında Antakyalı Theophilus tarafından kullanılmıştır. Söz konusu inancın kabul görmesi ise çok daha sonraları gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, İNCİL'DE YER ALMAYAN VE İLK HIRİSTİYANLAR TARAFINDAN DA BİLİNMEYEN BİR İNANÇ, ELBETTE Kİ HIRİSTİYANLIĞIN TEMELİ OLAMAZ. Bu inanç, Hz. İsa (a.s.)'ın ardından ve dönemin yerleşik Yunan kültürünün etkisiyle oluşturulan büyük ve ciddi bir yanılgıdır. <br />
<br />
Hz. İsa (a.s.), Hıristiyanlıkta suni olarak geliştirilmiş olan bu yanlış inançtan tamamen münezzehtir. Tüm peygamberler gibi Hz. İsa (a.s.) da, Allah'ın yarattığı bir kuldur. Allah&#8217;a kalpten ibadet eden, Allah&#8217;ın rızasını kazanmaya çalışan samimi ve değerli bir peygamberdir. O'nun seçkin, onurlu ve saygın kıldığı (Al-i İmran Suresi, 45) değerli bir elçisidir. Allah Hz. İsa (a.s.) için şöyle buyurmaktadır: <br />
<br />
Mesih ve yakınlaştırılmış (yüksek derece sahibi) melekler, Allah'a kul olmaktan kesinlikle çekimser kalmazlar. Kim O'na ibadet etmeye 'karşı çekimser' davranırsa ve büyüklenme gösterirse (bilmeli ki,) onların tümünü huzurunda toplayacaktır. (Nisa Suresi, 172) <br />
<br />
Ayette de bildirildiği gibi Hz. İsa (a.s.), Allah'a kulluk görevini yerine getirmekten derin haz duyan, Rabbimiz'e teslim olmuş çok samimi bir insandır. Onun sözde ilahlık iddiasında bulunduğu yönündeki tüm açıklamalar sonradan üretilmiş birer hezeyandır. Yüce Rabbimiz tüm varlıklar üzerinde mutlak hakimiyete sahiptir. O'NUN DIŞINDAKİ HERŞEY, VAR OLMAK VE VARLIĞINI DEVAM ETTİREBİLMEK İÇİN RABBİMİZ'E MUHTAÇTIR. Hz. İsa (a.s.), elbette ki bu gerçeği gereği gibi takdir etmiş ve hayatı boyunca Cenab-ı Allah&#8217;a kalpten tabi bir kul olmak için güzel çaba içinde olmuştur. <br />
<br />
Allah Kendisi'nden başka hiçbir İlah olmadığını Kuran ayetlerindeki hikmetli örneklerle bizlere şu şekilde haber vermektedir: <br />
<br />
Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. O'nun yanında olanlar, O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk duymazlar. Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler. Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler de, onlar mı (ölüleri) diriltecekler? Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah'ın dışında ilahlar olsaydı, elbette, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın Rabbi olan Allah onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir. O, yaptıklarından sorulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler. Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: "Kesin-kanıt (burhan)ınızı getirin. İşte benimle birlikte olanların zikri (Kitab'ı) ve benden öncekilerin de zikri." Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 19-24) <br />
<br />
 İncil&#8217;de Allah&#8217;ın Bir Olduğu Bildirilmektedir <br />
<br />
Üçleme yanılgısı Hz. İsa (a.s.)'a ilahlık atfederken (Allah'ı tenzih ederiz), gerçekte İncil açıklamalarında Allah'ın birliği, herşey üzerinde sonsuz hakimiyeti olduğu çok detaylı olarak tarif edilmektedir. Hem Hz. İsa (a.s.)'ın kavmine ve talebelerine yaptığı tebliğde, hem de havarilerin konuşmalarında insanlar hep tevhid inancına çağırılmaktadır. HZ. İSA (a.s.) İncil&#8217;de, HER YAPTIĞINI GERÇEKTE ALLAH'IN SONSUZ GÜÇ VE KUDRETİYLE YAPTIĞINI, HER SÖYLEDİĞİNİ ALLAH'IN KENDİSİNE SÖYLETTİĞİNİ, MUCİZELERİ ALLAH'IN DİLEMESİYLE GERÇEKLEŞTİRDİĞİNİ sürekli olarak dile getirmektedir.Kendisini yücelten kişileri Allah'ı yüceltmeye, Allah'ın sonsuz gücünü anmaya ve O'na teslim olmaya davet etmektedir. <br />
<br />
Hz. İsa (a.s.)'ın insanları tevhide çağıran ifadeleri, aksi yönden tahriflere maruz kalmış olan Yeni Ahit'in İncillerinde de bugün hala mevcuttur. Örneğin Hz. İsa (a.s.), Markos İncili'ne göre, kendisine gelerek "tüm buyrukların en önemlisi hangisidir?" diye soran bir Yahudi din bilginine şöyle cevap vermiştir: <br />
<br />
En önemlisi şudur: 'Dinle, ey İsrail! Allah'ımız olan Rab tek Rab'dir. Allah'ın olan Rab'bi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün aklınla ve bütün gücünle sev'. (Markos, 12/29-30) <br />
<br />
Yine Markos İncili'nde yer alan aşağıdaki ifade, Hz. İsa (a.s.)'ın kendisinin sözde ilahlaştırılması bir yana, övülmesine bile engel olduğunu göstermektedir: <br />
<br />
İsa yola çıkarken, biri koşarak yanına geldi. Önünde diz çöküp ona, "İyi öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için ne yapmalıyım?" diye sordu. İsa ona, "Bana neden iyi diyorsun?" dedi, "iyi olan tek biri var, O da Allah'tır." (Markos, 10/17-18) <br />
<br />
Hz. İsa (a.s.), övgü kabul etmeyip övülmeye layık olanın sadece Allah olduğunu vurgulayarak, kendisinin Allah'ın bir kulu olduğunu çok açık bir biçimde ifade etmektedir. <br />
<br />
İncil&#8217;de pek çok yerde, Allah'ın dışında ilahlar edinenler tevhid inancına davet edilmektedirler. Bu açıklamalardan bazıları şu şekildedir: <br />
<br />
İsa ona dedi... "Allah'ımız Bir olan Rab'dir"... Yazıcı ona dedi: "Çok iyi öğretmen, hakikat üzere dedin ki, O Birdir; O'ndan başkası yoktur". (Markos, 12/29-32) <br />
<br />
... Allah birdir. (Galatyalılara Mektup, 3/20) <br />
<br />
Ölümsüz Allah'ın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler. Onlar Allah'la ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Allah sonsuza dek övülmeye layıktır. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 1/23-25) <br />
<br />
... Bizim için tek Allah vardır: Herşeyin Kendisi'nden oluştuğu Allah. Bizler de O'nun için yaşamaktayız... (Korintoslulara 1. Mektup, 8/6) <br />
<br />
...Biliyoruz ki put, dünyada gerçekte var olmayan bir şeydir ve birden fazla Tanrı yoktur. (Pavlus'un Korintlilere Birinci Mektubu, 8/4) <br />
<br />
... Tahtları üzerinde oturan yirmi dört ihtiyar, yüzüstü yere kapandı. Allah'a tapınarak şöyle dediler: "Gücü herşeye yeten, var olan ve var olmuş olan Rab Tanrı! Sana şükrediyoruz..." (Yuhanna'ya Gelen Esinleme, 11/16-17) <br />
<br />
Sonsuz çağların hükümranı, ölümsüz, göze görünmez tek Allah'a çağlar çağı onur ve yücelik olsun. (Timoteos'a 1. Mektup, 1/17) <br />
Tek bir Allah vardır... (Timoteos'a 1. Mektup, 2/5) <br />
<br />
Sen Allah'ın Bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun... (Yakup'un Mektubu, 2/19) <br />
<br />
Kurtarıcımız Tek Allah'a yücelik olsun... (Yahuda'nın Mektubu, 24) <br />
<br />
Birbirinizi yücelten ve tek olan Allah'tan gelen yüceliği aramayan sizler, bana nasıl iman edebilirsiniz? (Yuhanna, 5/44) <br />
<br />
Allah'ın yapamayacağı hiçbir şey yoktur. (Luka, 1/37) <br />
<br />
İncil'de ayrıca, Hz. İsa (a.s.)&#8217;ın öğrencilerinin kasaba kasaba, köy köy dolaşarak tebliğ yaptıkları insanları Allah'a bir ve tek olarak iman eden Hıristiyanlar olmaya çağırdıkları şöyle aktarılmaktadır: <br />
<br />
Ne var ki elçiler, Barnaba'yla Pavlus, bunu duyunca giysilerini yırtarak kalabalığın içine daldılar. "Efendiler, neden böyle şeyler yapıyorsunuz?" diye bağırdılar. "Biz de sizin gibi insanız, aynı yaradılışa sahibiz. Size müjde getiriyoruz. Sizi bu boş şeylerden vazgeçmeye, göğü, yeri, denizi ve bunların içindekilerin hepsini yaratmış olan... Allah'a dönmeye çağırıyoruz... Size iyilik ediyor. Gökten yağmur yağdırıyor, çeşitli ürünleriyle mevsimleri düzenliyor, sizi yiyecekle doyurup yüreklerinizi sevinçle dolduruyor." (Elçilerin İşleri, 14/14-17) <br />
<br />
Dünyayı ve içindekilerin tümünü yaratan, göğün ve yerin Rabbi olan Allah, elle yapılmış tapınaklarda oturmaz. Herkese yaşam, soluk ve herşeyi veren Kendisi olduğuna göre, bir şeye gereksinmesi varmış gibi O'na insan eliyle hizmet edilmez. Allah, tüm ulusları bir tek insandan türetti ve onları yeryüzünün dört bir bucağına yerleştirdi. Ulusların var olacağı belirli süreleri ve yerleşecekleri bölgelerin sınırlarını önceden saptadı. Bunu, Kendisi'ni arasınlar... diye yaptı. Aslında Allah hiçbirimizden uzak değildir. Nitekim, O'nda yaşıyor ve hareket ediyoruz, O'nda varız... (Elçilerin İşleri, 17/24-28) <br />
<br />
Hz. İsa (a.s.), konuşmalarında hep Allah'ın şanını yüceltmiş, "Allah'ın bana verdiği buyruk uyarınca iş görüyorum." (Yuhanna, 14/31); "Size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemiyorum." (Yuhanna, 14/10) ve "Size önemle belirtirim ki, elçi kendiliğinden hiçbir şey yapamaz" (Yuhanna, 5/19) gibi ifadelerle tüm gücün Allah'a ait olduğunu belirtmiştir. <br />
<br />
Allah'ın sonsuz güç ve kudretinin ifade edildiği İnci&#8217;den bazı sözler şu şekildedir: <br />
<br />
Herşeyin kaynağı O'dur; herşey O'nun aracılığıyla ve O'nun için var oldu. Sonsuza dek O'na yücelik olsun. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 11/36) <br />
<br />
Beş serçe iki meteliğe satılmıyor mu? Ama bunların bir teki bile Allah Katı'nda unutulmuş değildir. Nitekim başınızdaki saçlar bile tek tek sayılıdır... (Luka, 12/6-7) <br />
<br />
İsa onlara bakarak, "İnsanlar için bu imkansız, ama Allah için herşey mümkün" dedi. (Matta, 19/26) <br />
<br />
... O, herşeyin üzerinde hüküm süren, sonsuza dek övülecek Allah'tır. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 9/5) <br />
<br />
Allah'ın zenginliği, bilgeliği ve bilgisi ne derindir!.. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 11/33) <br />
<br />
Allah'tan korkun! O'nu yüceltin! Çünkü O'nun yargılama saati geldi. Göğü, yeri, denizi ve su pınarlarını yaratana tapının! (Vahiy, 14/7) <br />
<br />
...Gücü herşeye yeten Rab Tanrı, senin işlerin büyük ve şaşılacak işlerdir. Ey ulusların Kralı, senin yolların doğru ve adildir. Rab, Sen'den korkmayıp adını yüceltmeyecek olan kim var? Çünkü kutsal olan yalnız Sensin. Bütün uluslar gelip senin önünde tapınacaklar. Çünkü senin adil işlerin açıkça görüldü. (Vahiy, 15/3-4) <br />
<br />
...Herşey Allah'tandır. (Pavlus'un Korintlilere Birinci Mektubu, 11/12) <br />
<br />
...Kurtarış, yücelik ve güç Allah'ımıza özgüdür. Çünkü O'nun yargıları doğru ve adildir... Çünkü gücü herşeye yeten Rab Tanrımız egemenlik sürüyor. (Vahiy, 19/1-6) <br />
<br />
... Allah'tan olmayan yönetim yoktur. Var olanlar Allah tarafından kurulmuştur. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 13/1) <br />
<br />
...Rab şöyle diyor: "Varlığım hakkı için her diz önümde çökecek ve her dil Allah olduğumu açıkça söyleyecek." (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 14/11) <br />
<br />
Mübarek ve tek Hükümdar, kralların Kralı, Rablerin Rabbi, ölümsüzlüğün tek sahibi, yaklaşılmaz ışıkta yaşayan, hiçbir insanın görmediği ve göremeyeceği Allah, Mesih'i belirlenen zamanda ortaya çıkaracaktır. Onur ve kudret sonsuza dek O'nun olsun. (Pavlus'un Timoteus'a Birinci Mektubu, 6/15-16) <br />
<br />
Nitekim Kuran&#8217;da, Hz. İsa (a.s.)&#8217;ın bazı kimseler tarafından sapkınlıkla kendisine yöneltilen ilahlık iddiasından Allah&#8217;a sığındığı ve insanları BİR VE TEK OLAN ALLAH İNANCINA DAVET ETTİĞİ açıkça belirtilmiştir: <br />
<br />
 Allah: "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve annemi Allah'ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?" dediğinde: "Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka Sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen. Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiçbir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) 'Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sen'din. Sen herşeyin üzerine şahid olansın. Eğer onları azaplandırırsan, şüphesiz onlar Senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Aziz olan, hakim olan Sen'sin Sen." (Maide Suresi, 116-118) <br />
<br />
 ...Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin... (Maide Suresi, 72) <br />
<br />
Açıkça görüldüğü gibi İncil'de, Yüce Rabbimiz&#8217;i bir ve tek olarak yücelten, O&#8217;nun gücünü, kudretini ve üstünlüğünü en mükemmel şekilde haber veren hak ifadeler yer almaktadır. Hıristiyanlığa sonradan dahil edilmiş sapkın bir inanç olan üçleme inancı, İncil&#8217;in indirilmesinden yıllar sonra geliştirilmiş son derece yanlış bir yorumdan ibarettir. <br />
<br />
Elbette asıl olan şudur: Rabbimiz&#8217;in yüceliğini ve büyüklüğünü gereği gibi takdir edebilen bir iman sahibinin, Hıristiyanlık tarihi hakkındaki bilgilere sahip olmasa bile, kendi vicdanı ile söz konusu üçleme yanılgısından ciddi bir şüphe duyması gerekir. Çünkü bu batıl inanç, Allah&#8217;ın kadrini hakkıyla takdir edememektir, Allah&#8217;ı tanımamak, yüceliğini fark edememek anlamına gelir. Nitekim İncil ve Tevrat&#8217;ı doğrulayıcı olarak indirilmiş olan Kuran'da da, Hıristiyanlar arasında yaygınlaştırılan bu sapkın inancın Allah&#8217;a karşı &#8220;şirk&#8221; olduğunu haber verilmiş ve samimi Hıristiyanları bu konuda uyarılmıştır. <br />
<br />
Dediler ki: "Allah oğul edindi." O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir. Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 116-117) <br />
<br />
"Rahman çocuk edinmiştir" dediler. Andolsun, siz oldukça çirkin bir cesarette bulunup-geldiniz. Neredeyse bundan dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp göçüverecekti. Rahman adına çocuk öne sürdüklerinden (ötürü bunlar olacaktı.) Rahman (olan Allah)a çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde olan (herkesin ve herşeyin) tümü Rahman (olan Allah)a, yalnızca kul olarak gelecektir. Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak saymış bulunmaktadır. Ve onların hepsi, kıyamet günü O'na, 'yapayalnız, tek başlarına' geleceklerdir. (Meryem Suresi, 88-95) <br />
<br />
Tevrat&#8217;da Allah, Bir ve Tek İlah Olarak Yüceltilmiştir <br />
<br />
Hz. Musa (a.s.)&#8217;a indirilen Tevrat&#8217;da tarif edilen Musevilik de, tıpkı Müslümanlık gibi tevhid dinidir. Samimi Museviler, Yüce Rabbimiz&#8217;i bir ve tek İlah olarak yüceltir, Allah&#8217;ın tüm varlıkların Sahibi olduğuna, Allah&#8217;tan başka Yaratıcı olmadığına ve tüm varlıkların O&#8217;na muhtaç olduğuna kalpten iman ederler. <br />
<br />
Eski Ahid&#8217;te Rabbimiz yüceltilmiş ve yegane kuvvet ve güç Sahibi, üstünlük ve kudret Sahibi Yüce Allah bir ve tek İlah olarak anılmıştır. Yeni Ahitle birlikte Eski Ahit'e de inanan Hıristiyanların bu gerçeği göz ardı etmemesi gerekir: <br />
<br />
Rab, Kendisi Allah'tır, O'ndan başkası yoktur... Bugün bil ve yüreğine koy ki, yukarıda göklerde ve aşağıda yerde, Rab, O Allah'tır, başka yoktur. (Tesniye, 4/35-39) <br />
<br />
...Benden önce Allah olmadı ve Benden sonra olmayacak. Ben Rabbim ve Benden başka kurtarıcı yoktur... (Yeşeya, 43/10-11) <br />
<br />
Çünkü gökleri yaratan Rab, dünyaya şekil veren, ve onu yaratan, onu pekiştiren, ve onu boşuna yaratmayan, üzerinde oturulsun diye ona şekil veren Allah şöyle diyor: Rab Benim; ve başkası yoktur. (Yeşeya, 45/18) <br />
<br />
Ve Benden başka Allah, hak Allah ve Kurtarıcı yok; Benden başkası yoktur. (Yeşeya, 45/22) <br />
<br />
... Allah'ımız Rab bir olan Rab'dir ve Allah'ın Rab'bi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin. (Tesniye, 6/4-5) <br />
<br />
Allah Benim, başkası yok. Allah Benim, benzerim yok. (Yeşaya, 46:9) <br />
<br />
Sonunda dünyanın bütün ulusları bilsinler ki, tek Allah Rab'dir ve O'ndan başka Allah yoktur. (1. Krallar, 8:60) <br />
<br />
Rab diyor ki, "... Allah yalnız sizinledir, başkası, başka Allah yok." (Yeşaya, 45:14) <br />
<br />
Allah'ımız Rab tek Rab'dir. (Yasa'nın Tekrarı, 6:4) <br />
<br />
Ya Rab, eşsizdir işlerin. Yarattığın bütün uluslar gelip Sana tapınacaklar, ya Rab, adını yüceltecekler. Çünkü Sen ulusun, harikalar yaratırsın, Tek Allah Sensin. (Mezmurlar, 86:8-10) <br />
<br />
Herşeye egemen Rab, bütün dünya krallıklarının tek Allah'ı Sensin. Yeri, göğü Sen yarattın. (Yeşaya, 37:16) <br />
<br />
...bütün dünya krallıkları Senin tek Rab olduğunu anlasın. (Yeşaya, 37:20) <br />
<br />
Sizi kurtaran, size rahimde biçim veren Rab diyor ki, "Herşeyi yaratan, gökleri yalnız başına geren, yeryüzünü tek başına seren." (Yeşaya, 44:24-24) <br />
<br />
Çünkü Kendisi'ne umut bağlayanlar için etkin olan tek Allah Sensin; Senden başkasını hiçbir zaman hiç kimse işitmedi, hiçbir kulak duymadı, hiçbir göz görmedi. (Yeşaya, 64:4) <br />
<br />
Çünkü gökleri yaratan Rab, dünyayı yaratıp biçimlendiren, pekiştiren, üzerinde yaşanmasın diye değil, yaşansın diye biçimlendiren Rab -Allah O'dur- şöyle diyor: "Rab Benim, başkası yok." (Yeşaya, 45:18) <br />
<br />
... Ben Rab, bildirmedim mi? Benden başka Allah yok, adil Allah ve kurtarıcı Benim. Yok Benden başkası. (Yeşaya, 45:21) <br />
<br />
Artık anlayın ki, Ben, evet Ben O'yum, Benden başka Allah yoktur! Öldüren de, yaşatan da, yaralayan da, iyileştiren de Benim... (Yasa'nın Tekrarı, 32:39) <br />
<br />
Böylece bileceksin ki, Allah'ımız Rab gibisi yoktur. (Mısır'dan Çıkış, 8:10) <br />
<br />
Ya Rab. Yerde ve gökte Sana benzer başka Allah yoktur. (1. Krallar, 8:23; 2. Tarihler, 6:14) <br />
<br />
Asa, Allah'ı Rab'be, "Ya Rab, güçlünün karşısında güçsüze yardım edebilecek Senden başka kimse yoktur" diye yakardı. (2. Tarihler, 14:11) <br />
<br />
Konuyla ilgili detaylı açıklamaları buradan okuyabilirsiniz. <br />
<br />
Tek Allah&#8217;a İnanan Samimi İman Sahipleri, Yüce Rabbimiz&#8217;in Şanını Yaymak İçin Fikir Birliği İçinde Olmalıdırlar <br />
<br />
Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler; aynı Allah&#8217;a inanan, Rabbimiz&#8217;in Yüce Şanını yaymak için çaba gösteren ve dünyada dinsizliği ortadan kaldırma amacında olan, Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın imanlı torunlarıdır. Ateizmin, dejenerasyonun, Darwinizm&#8217;in, anarşinin, zulmün, savaşların dünya çapında böylesine yaygın olduğu içinde bulunduğumuz dönemde; bir ve tek Allah&#8217;a inanan, Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın hanif dinine uyarak Yüce Rabbimiz&#8217;i yüceltmek için gayret ve istek içinde olan iman sahiplerinin bulunması, Allah&#8217;tan büyük bir lütuf ve destektir. Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.)&#8217;ın zuhurunun gerçekleşeceği bu değerli dönemde Yüce Rabbimiz&#8217;in bizlere bahşettiği bu lütfa yaraşır şekilde davranmak ve Allah&#8217;ın ismini yüceltmek için bir fikir birlikteliği içinde hareket etmek gerekmektedir. Eğer samimi dindarlar, mason Evanjeliklerin veya mason Müslümanların oyununa gelerek birbirlerine karşı hasmane tutum içinde olurlarsa, ateistlerle, Darwinistlerle uğraşacaklarına birbirleriyle uğraşırlarsa, bu Allah&#8217;ın bahşettiği güzel nimeti gereği gibi değerlendirememek anlamına gelebilir. Rabbimiz, iman edenlerin birlik olmaları gerektiğini haber vermişken, özellikle iman edenlerin arasını ayırmaya çalışmak, Allah&#8217;ın bereketini engelleyebilir. Allah, nimet ve zafer verecekken, bu tutumlarından dolayı iman edenlerden nimetlerini engelleyebilir. İşte bu gerçeği bilerek davranmak ve Allah&#8217;ın dinini gönülden kalpten yüceltmek gerekmektedir. Bunun için en önemli şart, masonların çirkin tuzaklarına kanmamak, vicdana, akla ve imana göre düşünerek doğruyu bulmak ve ona göre davranmak olacaktır. <br />
<br />
Cenab-ı Allah tüm varlıkların Hakimi&#8217;dir, mutlak güç ve zafer kuşkusuz ki O&#8217;na aittir. Rabbimiz&#8217;in şanını yüceltmek için gösterilen her çaba, Allah&#8217;a yakınlaşmak, cenneti kazanabilmek için kulun ihtiyacı olan bir ibadettir. Kuşkusuz ki Allah, hiçbir sebep olmaksızın Kendi dinini hakim kılmaya muktedirdir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<br />
<br />
Rabbimiz&#8217;in hak peygamberler ve hak kitaplarla insanlığa rahmet olarak indirdiği üç kutsal dinin; İslam ve tahrif olmamış gerçek halleriyle Hıristiyanlık ve Museviliğin pek çok inançları ortaktır. Tevrat ve İncil zaman içinde bazı bozulmalara uğramış olmakla birlikte, Allah Katı'nda inen bu kitaplarda hak dinin inanç esasları ve ahlaki değerleri büyük ölçüde muhafaza edilmiştir. Kuran'ı ve hadisleri rehber edinerek incelendiğinde, bozulmamış bu kısımlar açıkça görülmektedir. Bu üç kutsal dinde de, Allah'ın mutlak varlığına, ezeli ve ebedi olduğuna, tüm kainatı yoktan yarattığına ve tüm maddeye sonsuz kudretiyle hakim olduğuna inanılır. Müslümanların, Hıristiyanların ve Musevilerin karşı çıktıkları fikri yanılgılar da ortaktır. Ateizme, dinsizliğe, ırkçılığa, faşizme ve ahlaki dejenerasyona karşı yaptıkları fikri mücadeleler aynıdır. Her üç dinde de Allah'ın varlığını tebliğ etme konusundaki çaba ortaktır. Üç kutsal dinin mensupları, tüm insanların Allah'ı tanıyacakları, Rabbimiz'e gönülden iman edip teslim olacakları, barış, hoşgörü ve huzur içinde yaşayacakları adalet dolu bir dünyayı hedeflemektedirler. Her üç dinin mensupları da Allah korkusu ve Allah sevgisiyle hareket etmekte, Allah'ın elçilerinin yolundan gitmekte ve Rabbimiz&#8217;in vahyine uymaktadırlar. <br />
<br />
Temelinde bu üç dinin mensupları, tek ve aynı Allah&#8217;a inanır ve aynı Allah&#8217;a ibadet eder. Her üç dinde de, Yüce Rabbimiz Kendi kudretini, gücünü, yaratma sanatını, üstünlüğünü, tüm alemlerin Rabbi olduğunu, her şeye kadir ve muktedir olduğunu, tüm varlıkların tek Yaratıcısı olduğunu bildirmiştir. O, göklerin ve yerin Hakimidir, mülkün tümü O&#8217;na aittir, her şeyi bilen, her şeye güç yetiren, her şeyin Sahibi olandır. Üstün kudretiyle, üstün güç ve ihtişamıyla her şeyi ve her yeri kaplamıştır. O, tüm eksiklik ve noksanlıklardan münezzehtir, her varlığın muhtaç olduğudur. <br />
<br />
Yüce Rabbimiz, Kendi dinini bizlere Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın hanif dini ile bildirmiştir: <br />
<br />
 Sonra sana vahyettik: "Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dinine uy. O, müşriklerden değildi." (Nahl Suresi, 123)  <br />
<br />
Hanif kelimesi, "Sadece Allah'a inanıp, yalnızca O'na kulluk eden kişi" anlamındadır. Hz. İbrahim (a.s.)'ın hanif olarak vurgulanan özelliği, sadece Allah'a bir ve tek olarak iman etmesi ve teslim olmasıdır. O putperest olan kavminin batıl inanışlarından uzaklaşmış, sadece Allah'a yönelmiş, muvahhid (eşsiz olan bir tek İlahı kabul eden ve yalnızca O&#8217;na ibadet eden kimse), samimi bir kuldur. Kavmini de putperest inanışlarını terk etmeleri, putlara ibadet etmekten vazgeçmeleri için uyarmış, onları Allah&#8217;a iman etmeye çağırmıştır. <br />
<br />
Allah'ın Hz. İbrahim (a.s.)'a vahyettiği hak din, onun soyundan gelen diğer peygamberler ve salih müminler tarafından ayakta tutulmuştur. Kuran&#8217;da bu gerçek şöyle haber verilmiştir: <br />
<br />
 Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de o salihlerdendir. Rabbi ona: "Teslim ol" dediğinde (O:) "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti. Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: "Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak Müslüman olarak can verin" (diye benzer bir vasiyette bulundu.) Yoksa siz, Yakub'un ölüm anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediğinde, onlar: "Senin İlahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın İlahı olan tek bir İlaha ibadet edeceğiz; bizler O'na teslim olduk" demişlerdi. (Bakara Suresi, 130-133) <br />
<br />
Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın "hanif" dini, Müslümanlar, Museviler ve Hıristiyanlar arasında ortak bir dindir. Hz. İbrahim (a.s.), Allah&#8217;a bir tek İlah olarak iman eden, O&#8217;nu saygıyla yücelten, O&#8217;na gönülden, içten ve kalpten kul olan samimi bir peygamberdir. Rabbimiz, Kuran&#8217;da Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın hanif dinine uyanları yüceltmiş ve övmüştür: <br />
<br />
 İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel dinli kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir. (Nisa Suresi, 125) <br />
<br />
Allah&#8217;ın övdüğü ve insanlara bir yol gösterici olarak gönderdiği Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın hanif dini ve bu dinin temelini oluşturan tek Allah inancı, sonra gönderilen hak dinler olan Müslümanlık, Musevilik ve Hıristiyanlığın ortak değeridir. Dolayısıyla her üç dinin mensupları, bir olan, her şeyin Hakim&#8217;i olan ve her yerde her şeye muktedir olan, tüm varlıkların Yaratıcısı tek Allah&#8217;a ibadet etmekle yükümlüdürler. <br />
<br />
İşte bu ortak değer, üç kutsal dinin mensuplarının Kelime-i tevhid inancında birleşerek, ortak bir amaç için birlikte hareket etmelerini gerektirmektedir. Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın dinine uyan ve tek Allah&#8217;a inanan salih iman sahipleri, güçlerini birleştirerek, imanda derinleşerek, birlikte daha da kuvvetlenerek, dünyaya hakim olmaya çalışan ateist, Darwinist sisteme karşı fikri bir mücadele içinde olmalıdırlar. Birbirlerine karşı suni bir mücadele içine girmek yerine asıl tehlikelerin; ateist, Darwinist deccal sisteminin farkında olmalı, iman edenleri birbirine düşürmek için aleyhte faaliyet içinde olan bir takım odakları görmezden gelmemelidirler. Allah inancının tüm dünyada yayılması için birlikte hareket etmeli, Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın hanif dinini birlikte tüm dünyaya tebliğ etmelidirler. Böyle bir güç, Allah&#8217;ın izniyle şu anda tüm dünyada hakim hale gelmiş olan deccali sistemin tamamen ortadan kalkması ve ateizmin tümüyle çöküşe uğraması için en büyük güç olacaktır. <br />
<br />
Yüce Rabbimiz, kalpten bağlılar olarak Allah adına çaba gösterenleri, birlik olup tevhid inancını yüceltenleri ve Allah inancını hakim kılmak için güçlerini birleştirenleri, Kendisi&#8217;nden güzel bir ecir ile mükafatlandıracak ve Kendi dinini tüm dünyada hakim kılacaktır. Bu güçlü hakimiyet Allah&#8217;ın izniyle Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.)&#8217;ın zuhur döneminde kesin olarak gerçekleşecektir. Bu dönem çok yaklaşmıştır. Hz. Mehdi (a.s.)&#8217;ın çıkışı, Peygamberimiz (sav)&#8217;den rivayet edilen hadislerde ve din alimlerinin açıklamalarında işaret edildiği üzere, vuku bulmuştur. Hz. Mehdi (a.s.) şu anda tanınmamaktadır, fakat aramızdadır. Hz. İsa (a.s.)&#8217;ın zuhuru ise, hadislerde yer alan bilgilere, Kuran ayetlerinin işaretine ve İslam alimlerinin açıklamalarına göre, önümüzdeki 10-20 yıl gibi yakın bir zaman içinde gerçekleşecektir. Bu dönem, deccaliyetin tam anlamıyla yenilgiye uğradığı, tüm dünyada refah, barış, huzur, kardeşlik, zenginlik ve dostluğun hakim olduğu Altın Çağ dönemi olacaktır. İşte bu dönemde, Allah inancı tüm dünyaya hakim olacak, Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın hanif dini, tüm dünyada tüm ihtişamı ve güzelliği ile yaşanacaktır. Müslümanların, Musevilerin ve Hıristiyanların, Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.)&#8217;ın önderliği altında bir arada, kardeşçe yaşayacakları bu döneme güzel bir hazırlık yapmak, iman eden her kişinin üzerine düşen yükümlülüktür. İşte bu sebeple, dünyada tüm inananlar, kardeşce duygular içinde, birbirlerine sevgiyle bağlanarak Allah&#8217;ın şanını birlikte yüceltmeyi hedeflemeli ve dinsizliğe karşı güzel ve güçlü bir beraberlik oluşturmalıdırlar. <br />
<br />
Hıristiyanlıkta Tek Allah İnancı Zaman İçinde Yanlış Yorumlanmıştır <br />
<br />
Hıristiyanlıkta Allah inancı, İNCİL&#8217;İN GERÇEK YORUMUNA GÖRE, İslam&#8217;da ve Musevilikteki tek Allah inancı ile aynıdır. Fakat zaman içinde İncil&#8217;deki bazı ifadeler gerçek anlamından farklı yorumlanmış, çeşitli tanımlamalar, Rabbimiz&#8217;in yüce kudretini gereği gibi takdir edememekten kaynaklanan bazı izahlar Hıristiyanlık inancına dahil edilmiştir. Bu yanlış inanç, üçleme yanılgısıdır. <br />
<br />
Üçleme yanılgısı, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz'e batıl bir anlayışla bakan, Allah'ın insanlara peygamber olarak gönderdiği Hz. İsa (a.s.)'a ilahlık atfeden (Allah'ı tenzih ederiz) son derece yanlış, sapkın bir inanıştır. Ancak, kendi içinde birçok çelişkiler barındırmasına ve tevhid inancının tamamen karşısında yer almasına rağmen, zaman içinde Hıristiyan inanışlarında önemli bir yere getirilmiştir. Öyle ki üçleme yanılgısına, dolayısıyla Hz. İsa (a.s.)'ın Allah'ın oğlu olduğuna (Allah'ı tenzih ederiz) inanmayan bir kişi, üçlemeyi savunanlar tarafından gerçek bir Hıristiyan olarak kabul edilmez. <br />
<br />
Üçleme, tamamen Hz. İsa (a.s)'ın tebliğ ettiği, Allah Katı'nda hak olan tevhid inancına ters bir batıl inanç olmasına, İNCİL&#8217;İN İÇİNDE YER ALAN HÜKÜMLERE BİLE MUHALİF olmasına rağmen, zaman içinde Hıristiyanların asla reddetmemeleri gereken bir saplantı haline getirilmiştir. Tarih boyunca üçleme inancına karşı çıkıp, Hz. İsa (a.s.)'ın sadece Allah'ın peygamberi olan bir beşer olduğunu savunan çeşitli kişi ve topluluklar, şiddetli baskılara maruz kalmışlardır. Bu kişilerin İncil'den ve Hz. İsa (a.s.)'ın hayatından getirdikleri deliller her zaman göz ardı edilmiş, insanlar bu konularda konuşmaktan menedilmişlerdir. Sırf bu nedenle tevhid inancını savunanlar, söz konusu Hıristiyanlar tarafından "kafir", "sapkın" (heretik) ve hatta "din düşmanı" gibi tanıtılmış, onlara destek verenler de aynı tepkilerle karşılaşmışlardır. Tarihte sırf bu sebeple kimileri yurtlarından sürülmüş, kimileri de engizisyon mahkemelerince yakılarak öldürülmüş veya asılmışlardır. İNCİL&#8217;E GÖRE DEĞİL,yalnızca ÇARPIK YORUMLARA DAYANARAK geliştirilen bu baskı yöntemi ile üçleme gibi suni bir inanç, zorlama ve dayatma ile hakim hale gelmiş ve Hıristiyanlığın bir parçası şeklini almıştır. Şu an, bu dayatma politikasından haberdar olmayan pek çok samimi Hıristiyan, İncil&#8217;e uyduklarını düşünerek, üçleme inancına körü körüne sahip çıkmaktadırlar. Yanılgılarının farkında değildirler. Bu inancın tümüyle Kuran&#8217;da, Tevrat&#8217;ta ve İncil&#8217;de bildirilen Allah inancına ters düştüğünü bilmemektedirler. İşte bu, çok ciddi bir yanılgıdır. <br />
<br />
Şunu önemle belirtmek gerekir ki, ÜÇLEME İNANCINA KİTAB-I MUKADDES'İN HİÇBİR BÖLÜMÜNDE RASTLANAMAMAKTADIR. Ne Yahudilerin Kutsal Kitapları olan Eski Ahit'te, ne de Hıristiyanların kutsal metni olan İncil'de bu inanç yer almamaktadır. Üçleme inancı İncil'de yer alan bazı ifadelerin yanlış yorumlarına dayanmaktadır ve bu kelime ilk kez 2. yüzyılın sonlarında Antakyalı Theophilus tarafından kullanılmıştır. Söz konusu inancın kabul görmesi ise çok daha sonraları gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, İNCİL'DE YER ALMAYAN VE İLK HIRİSTİYANLAR TARAFINDAN DA BİLİNMEYEN BİR İNANÇ, ELBETTE Kİ HIRİSTİYANLIĞIN TEMELİ OLAMAZ. Bu inanç, Hz. İsa (a.s.)'ın ardından ve dönemin yerleşik Yunan kültürünün etkisiyle oluşturulan büyük ve ciddi bir yanılgıdır. <br />
<br />
Hz. İsa (a.s.), Hıristiyanlıkta suni olarak geliştirilmiş olan bu yanlış inançtan tamamen münezzehtir. Tüm peygamberler gibi Hz. İsa (a.s.) da, Allah'ın yarattığı bir kuldur. Allah&#8217;a kalpten ibadet eden, Allah&#8217;ın rızasını kazanmaya çalışan samimi ve değerli bir peygamberdir. O'nun seçkin, onurlu ve saygın kıldığı (Al-i İmran Suresi, 45) değerli bir elçisidir. Allah Hz. İsa (a.s.) için şöyle buyurmaktadır: <br />
<br />
Mesih ve yakınlaştırılmış (yüksek derece sahibi) melekler, Allah'a kul olmaktan kesinlikle çekimser kalmazlar. Kim O'na ibadet etmeye 'karşı çekimser' davranırsa ve büyüklenme gösterirse (bilmeli ki,) onların tümünü huzurunda toplayacaktır. (Nisa Suresi, 172) <br />
<br />
Ayette de bildirildiği gibi Hz. İsa (a.s.), Allah'a kulluk görevini yerine getirmekten derin haz duyan, Rabbimiz'e teslim olmuş çok samimi bir insandır. Onun sözde ilahlık iddiasında bulunduğu yönündeki tüm açıklamalar sonradan üretilmiş birer hezeyandır. Yüce Rabbimiz tüm varlıklar üzerinde mutlak hakimiyete sahiptir. O'NUN DIŞINDAKİ HERŞEY, VAR OLMAK VE VARLIĞINI DEVAM ETTİREBİLMEK İÇİN RABBİMİZ'E MUHTAÇTIR. Hz. İsa (a.s.), elbette ki bu gerçeği gereği gibi takdir etmiş ve hayatı boyunca Cenab-ı Allah&#8217;a kalpten tabi bir kul olmak için güzel çaba içinde olmuştur. <br />
<br />
Allah Kendisi'nden başka hiçbir İlah olmadığını Kuran ayetlerindeki hikmetli örneklerle bizlere şu şekilde haber vermektedir: <br />
<br />
Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. O'nun yanında olanlar, O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk duymazlar. Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler. Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler de, onlar mı (ölüleri) diriltecekler? Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah'ın dışında ilahlar olsaydı, elbette, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın Rabbi olan Allah onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir. O, yaptıklarından sorulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler. Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: "Kesin-kanıt (burhan)ınızı getirin. İşte benimle birlikte olanların zikri (Kitab'ı) ve benden öncekilerin de zikri." Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 19-24) <br />
<br />
 İncil&#8217;de Allah&#8217;ın Bir Olduğu Bildirilmektedir <br />
<br />
Üçleme yanılgısı Hz. İsa (a.s.)'a ilahlık atfederken (Allah'ı tenzih ederiz), gerçekte İncil açıklamalarında Allah'ın birliği, herşey üzerinde sonsuz hakimiyeti olduğu çok detaylı olarak tarif edilmektedir. Hem Hz. İsa (a.s.)'ın kavmine ve talebelerine yaptığı tebliğde, hem de havarilerin konuşmalarında insanlar hep tevhid inancına çağırılmaktadır. HZ. İSA (a.s.) İncil&#8217;de, HER YAPTIĞINI GERÇEKTE ALLAH'IN SONSUZ GÜÇ VE KUDRETİYLE YAPTIĞINI, HER SÖYLEDİĞİNİ ALLAH'IN KENDİSİNE SÖYLETTİĞİNİ, MUCİZELERİ ALLAH'IN DİLEMESİYLE GERÇEKLEŞTİRDİĞİNİ sürekli olarak dile getirmektedir.Kendisini yücelten kişileri Allah'ı yüceltmeye, Allah'ın sonsuz gücünü anmaya ve O'na teslim olmaya davet etmektedir. <br />
<br />
Hz. İsa (a.s.)'ın insanları tevhide çağıran ifadeleri, aksi yönden tahriflere maruz kalmış olan Yeni Ahit'in İncillerinde de bugün hala mevcuttur. Örneğin Hz. İsa (a.s.), Markos İncili'ne göre, kendisine gelerek "tüm buyrukların en önemlisi hangisidir?" diye soran bir Yahudi din bilginine şöyle cevap vermiştir: <br />
<br />
En önemlisi şudur: 'Dinle, ey İsrail! Allah'ımız olan Rab tek Rab'dir. Allah'ın olan Rab'bi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün aklınla ve bütün gücünle sev'. (Markos, 12/29-30) <br />
<br />
Yine Markos İncili'nde yer alan aşağıdaki ifade, Hz. İsa (a.s.)'ın kendisinin sözde ilahlaştırılması bir yana, övülmesine bile engel olduğunu göstermektedir: <br />
<br />
İsa yola çıkarken, biri koşarak yanına geldi. Önünde diz çöküp ona, "İyi öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için ne yapmalıyım?" diye sordu. İsa ona, "Bana neden iyi diyorsun?" dedi, "iyi olan tek biri var, O da Allah'tır." (Markos, 10/17-18) <br />
<br />
Hz. İsa (a.s.), övgü kabul etmeyip övülmeye layık olanın sadece Allah olduğunu vurgulayarak, kendisinin Allah'ın bir kulu olduğunu çok açık bir biçimde ifade etmektedir. <br />
<br />
İncil&#8217;de pek çok yerde, Allah'ın dışında ilahlar edinenler tevhid inancına davet edilmektedirler. Bu açıklamalardan bazıları şu şekildedir: <br />
<br />
İsa ona dedi... "Allah'ımız Bir olan Rab'dir"... Yazıcı ona dedi: "Çok iyi öğretmen, hakikat üzere dedin ki, O Birdir; O'ndan başkası yoktur". (Markos, 12/29-32) <br />
<br />
... Allah birdir. (Galatyalılara Mektup, 3/20) <br />
<br />
Ölümsüz Allah'ın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler. Onlar Allah'la ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Allah sonsuza dek övülmeye layıktır. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 1/23-25) <br />
<br />
... Bizim için tek Allah vardır: Herşeyin Kendisi'nden oluştuğu Allah. Bizler de O'nun için yaşamaktayız... (Korintoslulara 1. Mektup, 8/6) <br />
<br />
...Biliyoruz ki put, dünyada gerçekte var olmayan bir şeydir ve birden fazla Tanrı yoktur. (Pavlus'un Korintlilere Birinci Mektubu, 8/4) <br />
<br />
... Tahtları üzerinde oturan yirmi dört ihtiyar, yüzüstü yere kapandı. Allah'a tapınarak şöyle dediler: "Gücü herşeye yeten, var olan ve var olmuş olan Rab Tanrı! Sana şükrediyoruz..." (Yuhanna'ya Gelen Esinleme, 11/16-17) <br />
<br />
Sonsuz çağların hükümranı, ölümsüz, göze görünmez tek Allah'a çağlar çağı onur ve yücelik olsun. (Timoteos'a 1. Mektup, 1/17) <br />
Tek bir Allah vardır... (Timoteos'a 1. Mektup, 2/5) <br />
<br />
Sen Allah'ın Bir olduğuna inanıyorsun, iyi ediyorsun... (Yakup'un Mektubu, 2/19) <br />
<br />
Kurtarıcımız Tek Allah'a yücelik olsun... (Yahuda'nın Mektubu, 24) <br />
<br />
Birbirinizi yücelten ve tek olan Allah'tan gelen yüceliği aramayan sizler, bana nasıl iman edebilirsiniz? (Yuhanna, 5/44) <br />
<br />
Allah'ın yapamayacağı hiçbir şey yoktur. (Luka, 1/37) <br />
<br />
İncil'de ayrıca, Hz. İsa (a.s.)&#8217;ın öğrencilerinin kasaba kasaba, köy köy dolaşarak tebliğ yaptıkları insanları Allah'a bir ve tek olarak iman eden Hıristiyanlar olmaya çağırdıkları şöyle aktarılmaktadır: <br />
<br />
Ne var ki elçiler, Barnaba'yla Pavlus, bunu duyunca giysilerini yırtarak kalabalığın içine daldılar. "Efendiler, neden böyle şeyler yapıyorsunuz?" diye bağırdılar. "Biz de sizin gibi insanız, aynı yaradılışa sahibiz. Size müjde getiriyoruz. Sizi bu boş şeylerden vazgeçmeye, göğü, yeri, denizi ve bunların içindekilerin hepsini yaratmış olan... Allah'a dönmeye çağırıyoruz... Size iyilik ediyor. Gökten yağmur yağdırıyor, çeşitli ürünleriyle mevsimleri düzenliyor, sizi yiyecekle doyurup yüreklerinizi sevinçle dolduruyor." (Elçilerin İşleri, 14/14-17) <br />
<br />
Dünyayı ve içindekilerin tümünü yaratan, göğün ve yerin Rabbi olan Allah, elle yapılmış tapınaklarda oturmaz. Herkese yaşam, soluk ve herşeyi veren Kendisi olduğuna göre, bir şeye gereksinmesi varmış gibi O'na insan eliyle hizmet edilmez. Allah, tüm ulusları bir tek insandan türetti ve onları yeryüzünün dört bir bucağına yerleştirdi. Ulusların var olacağı belirli süreleri ve yerleşecekleri bölgelerin sınırlarını önceden saptadı. Bunu, Kendisi'ni arasınlar... diye yaptı. Aslında Allah hiçbirimizden uzak değildir. Nitekim, O'nda yaşıyor ve hareket ediyoruz, O'nda varız... (Elçilerin İşleri, 17/24-28) <br />
<br />
Hz. İsa (a.s.), konuşmalarında hep Allah'ın şanını yüceltmiş, "Allah'ın bana verdiği buyruk uyarınca iş görüyorum." (Yuhanna, 14/31); "Size söylediğim sözleri kendiliğimden söylemiyorum." (Yuhanna, 14/10) ve "Size önemle belirtirim ki, elçi kendiliğinden hiçbir şey yapamaz" (Yuhanna, 5/19) gibi ifadelerle tüm gücün Allah'a ait olduğunu belirtmiştir. <br />
<br />
Allah'ın sonsuz güç ve kudretinin ifade edildiği İnci&#8217;den bazı sözler şu şekildedir: <br />
<br />
Herşeyin kaynağı O'dur; herşey O'nun aracılığıyla ve O'nun için var oldu. Sonsuza dek O'na yücelik olsun. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 11/36) <br />
<br />
Beş serçe iki meteliğe satılmıyor mu? Ama bunların bir teki bile Allah Katı'nda unutulmuş değildir. Nitekim başınızdaki saçlar bile tek tek sayılıdır... (Luka, 12/6-7) <br />
<br />
İsa onlara bakarak, "İnsanlar için bu imkansız, ama Allah için herşey mümkün" dedi. (Matta, 19/26) <br />
<br />
... O, herşeyin üzerinde hüküm süren, sonsuza dek övülecek Allah'tır. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 9/5) <br />
<br />
Allah'ın zenginliği, bilgeliği ve bilgisi ne derindir!.. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 11/33) <br />
<br />
Allah'tan korkun! O'nu yüceltin! Çünkü O'nun yargılama saati geldi. Göğü, yeri, denizi ve su pınarlarını yaratana tapının! (Vahiy, 14/7) <br />
<br />
...Gücü herşeye yeten Rab Tanrı, senin işlerin büyük ve şaşılacak işlerdir. Ey ulusların Kralı, senin yolların doğru ve adildir. Rab, Sen'den korkmayıp adını yüceltmeyecek olan kim var? Çünkü kutsal olan yalnız Sensin. Bütün uluslar gelip senin önünde tapınacaklar. Çünkü senin adil işlerin açıkça görüldü. (Vahiy, 15/3-4) <br />
<br />
...Herşey Allah'tandır. (Pavlus'un Korintlilere Birinci Mektubu, 11/12) <br />
<br />
...Kurtarış, yücelik ve güç Allah'ımıza özgüdür. Çünkü O'nun yargıları doğru ve adildir... Çünkü gücü herşeye yeten Rab Tanrımız egemenlik sürüyor. (Vahiy, 19/1-6) <br />
<br />
... Allah'tan olmayan yönetim yoktur. Var olanlar Allah tarafından kurulmuştur. (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 13/1) <br />
<br />
...Rab şöyle diyor: "Varlığım hakkı için her diz önümde çökecek ve her dil Allah olduğumu açıkça söyleyecek." (Pavlus'un Romalılara Mektubu, 14/11) <br />
<br />
Mübarek ve tek Hükümdar, kralların Kralı, Rablerin Rabbi, ölümsüzlüğün tek sahibi, yaklaşılmaz ışıkta yaşayan, hiçbir insanın görmediği ve göremeyeceği Allah, Mesih'i belirlenen zamanda ortaya çıkaracaktır. Onur ve kudret sonsuza dek O'nun olsun. (Pavlus'un Timoteus'a Birinci Mektubu, 6/15-16) <br />
<br />
Nitekim Kuran&#8217;da, Hz. İsa (a.s.)&#8217;ın bazı kimseler tarafından sapkınlıkla kendisine yöneltilen ilahlık iddiasından Allah&#8217;a sığındığı ve insanları BİR VE TEK OLAN ALLAH İNANCINA DAVET ETTİĞİ açıkça belirtilmiştir: <br />
<br />
 Allah: "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve annemi Allah'ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?" dediğinde: "Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka Sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen. Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiçbir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) 'Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sen'din. Sen herşeyin üzerine şahid olansın. Eğer onları azaplandırırsan, şüphesiz onlar Senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Aziz olan, hakim olan Sen'sin Sen." (Maide Suresi, 116-118) <br />
<br />
 ...Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin... (Maide Suresi, 72) <br />
<br />
Açıkça görüldüğü gibi İncil'de, Yüce Rabbimiz&#8217;i bir ve tek olarak yücelten, O&#8217;nun gücünü, kudretini ve üstünlüğünü en mükemmel şekilde haber veren hak ifadeler yer almaktadır. Hıristiyanlığa sonradan dahil edilmiş sapkın bir inanç olan üçleme inancı, İncil&#8217;in indirilmesinden yıllar sonra geliştirilmiş son derece yanlış bir yorumdan ibarettir. <br />
<br />
Elbette asıl olan şudur: Rabbimiz&#8217;in yüceliğini ve büyüklüğünü gereği gibi takdir edebilen bir iman sahibinin, Hıristiyanlık tarihi hakkındaki bilgilere sahip olmasa bile, kendi vicdanı ile söz konusu üçleme yanılgısından ciddi bir şüphe duyması gerekir. Çünkü bu batıl inanç, Allah&#8217;ın kadrini hakkıyla takdir edememektir, Allah&#8217;ı tanımamak, yüceliğini fark edememek anlamına gelir. Nitekim İncil ve Tevrat&#8217;ı doğrulayıcı olarak indirilmiş olan Kuran'da da, Hıristiyanlar arasında yaygınlaştırılan bu sapkın inancın Allah&#8217;a karşı &#8220;şirk&#8221; olduğunu haber verilmiş ve samimi Hıristiyanları bu konuda uyarılmıştır. <br />
<br />
Dediler ki: "Allah oğul edindi." O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir. Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 116-117) <br />
<br />
"Rahman çocuk edinmiştir" dediler. Andolsun, siz oldukça çirkin bir cesarette bulunup-geldiniz. Neredeyse bundan dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp göçüverecekti. Rahman adına çocuk öne sürdüklerinden (ötürü bunlar olacaktı.) Rahman (olan Allah)a çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde olan (herkesin ve herşeyin) tümü Rahman (olan Allah)a, yalnızca kul olarak gelecektir. Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak saymış bulunmaktadır. Ve onların hepsi, kıyamet günü O'na, 'yapayalnız, tek başlarına' geleceklerdir. (Meryem Suresi, 88-95) <br />
<br />
Tevrat&#8217;da Allah, Bir ve Tek İlah Olarak Yüceltilmiştir <br />
<br />
Hz. Musa (a.s.)&#8217;a indirilen Tevrat&#8217;da tarif edilen Musevilik de, tıpkı Müslümanlık gibi tevhid dinidir. Samimi Museviler, Yüce Rabbimiz&#8217;i bir ve tek İlah olarak yüceltir, Allah&#8217;ın tüm varlıkların Sahibi olduğuna, Allah&#8217;tan başka Yaratıcı olmadığına ve tüm varlıkların O&#8217;na muhtaç olduğuna kalpten iman ederler. <br />
<br />
Eski Ahid&#8217;te Rabbimiz yüceltilmiş ve yegane kuvvet ve güç Sahibi, üstünlük ve kudret Sahibi Yüce Allah bir ve tek İlah olarak anılmıştır. Yeni Ahitle birlikte Eski Ahit'e de inanan Hıristiyanların bu gerçeği göz ardı etmemesi gerekir: <br />
<br />
Rab, Kendisi Allah'tır, O'ndan başkası yoktur... Bugün bil ve yüreğine koy ki, yukarıda göklerde ve aşağıda yerde, Rab, O Allah'tır, başka yoktur. (Tesniye, 4/35-39) <br />
<br />
...Benden önce Allah olmadı ve Benden sonra olmayacak. Ben Rabbim ve Benden başka kurtarıcı yoktur... (Yeşeya, 43/10-11) <br />
<br />
Çünkü gökleri yaratan Rab, dünyaya şekil veren, ve onu yaratan, onu pekiştiren, ve onu boşuna yaratmayan, üzerinde oturulsun diye ona şekil veren Allah şöyle diyor: Rab Benim; ve başkası yoktur. (Yeşeya, 45/18) <br />
<br />
Ve Benden başka Allah, hak Allah ve Kurtarıcı yok; Benden başkası yoktur. (Yeşeya, 45/22) <br />
<br />
... Allah'ımız Rab bir olan Rab'dir ve Allah'ın Rab'bi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin. (Tesniye, 6/4-5) <br />
<br />
Allah Benim, başkası yok. Allah Benim, benzerim yok. (Yeşaya, 46:9) <br />
<br />
Sonunda dünyanın bütün ulusları bilsinler ki, tek Allah Rab'dir ve O'ndan başka Allah yoktur. (1. Krallar, 8:60) <br />
<br />
Rab diyor ki, "... Allah yalnız sizinledir, başkası, başka Allah yok." (Yeşaya, 45:14) <br />
<br />
Allah'ımız Rab tek Rab'dir. (Yasa'nın Tekrarı, 6:4) <br />
<br />
Ya Rab, eşsizdir işlerin. Yarattığın bütün uluslar gelip Sana tapınacaklar, ya Rab, adını yüceltecekler. Çünkü Sen ulusun, harikalar yaratırsın, Tek Allah Sensin. (Mezmurlar, 86:8-10) <br />
<br />
Herşeye egemen Rab, bütün dünya krallıklarının tek Allah'ı Sensin. Yeri, göğü Sen yarattın. (Yeşaya, 37:16) <br />
<br />
...bütün dünya krallıkları Senin tek Rab olduğunu anlasın. (Yeşaya, 37:20) <br />
<br />
Sizi kurtaran, size rahimde biçim veren Rab diyor ki, "Herşeyi yaratan, gökleri yalnız başına geren, yeryüzünü tek başına seren." (Yeşaya, 44:24-24) <br />
<br />
Çünkü Kendisi'ne umut bağlayanlar için etkin olan tek Allah Sensin; Senden başkasını hiçbir zaman hiç kimse işitmedi, hiçbir kulak duymadı, hiçbir göz görmedi. (Yeşaya, 64:4) <br />
<br />
Çünkü gökleri yaratan Rab, dünyayı yaratıp biçimlendiren, pekiştiren, üzerinde yaşanmasın diye değil, yaşansın diye biçimlendiren Rab -Allah O'dur- şöyle diyor: "Rab Benim, başkası yok." (Yeşaya, 45:18) <br />
<br />
... Ben Rab, bildirmedim mi? Benden başka Allah yok, adil Allah ve kurtarıcı Benim. Yok Benden başkası. (Yeşaya, 45:21) <br />
<br />
Artık anlayın ki, Ben, evet Ben O'yum, Benden başka Allah yoktur! Öldüren de, yaşatan da, yaralayan da, iyileştiren de Benim... (Yasa'nın Tekrarı, 32:39) <br />
<br />
Böylece bileceksin ki, Allah'ımız Rab gibisi yoktur. (Mısır'dan Çıkış, 8:10) <br />
<br />
Ya Rab. Yerde ve gökte Sana benzer başka Allah yoktur. (1. Krallar, 8:23; 2. Tarihler, 6:14) <br />
<br />
Asa, Allah'ı Rab'be, "Ya Rab, güçlünün karşısında güçsüze yardım edebilecek Senden başka kimse yoktur" diye yakardı. (2. Tarihler, 14:11) <br />
<br />
Konuyla ilgili detaylı açıklamaları buradan okuyabilirsiniz. <br />
<br />
Tek Allah&#8217;a İnanan Samimi İman Sahipleri, Yüce Rabbimiz&#8217;in Şanını Yaymak İçin Fikir Birliği İçinde Olmalıdırlar <br />
<br />
Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler; aynı Allah&#8217;a inanan, Rabbimiz&#8217;in Yüce Şanını yaymak için çaba gösteren ve dünyada dinsizliği ortadan kaldırma amacında olan, Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın imanlı torunlarıdır. Ateizmin, dejenerasyonun, Darwinizm&#8217;in, anarşinin, zulmün, savaşların dünya çapında böylesine yaygın olduğu içinde bulunduğumuz dönemde; bir ve tek Allah&#8217;a inanan, Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;ın hanif dinine uyarak Yüce Rabbimiz&#8217;i yüceltmek için gayret ve istek içinde olan iman sahiplerinin bulunması, Allah&#8217;tan büyük bir lütuf ve destektir. Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.)&#8217;ın zuhurunun gerçekleşeceği bu değerli dönemde Yüce Rabbimiz&#8217;in bizlere bahşettiği bu lütfa yaraşır şekilde davranmak ve Allah&#8217;ın ismini yüceltmek için bir fikir birlikteliği içinde hareket etmek gerekmektedir. Eğer samimi dindarlar, mason Evanjeliklerin veya mason Müslümanların oyununa gelerek birbirlerine karşı hasmane tutum içinde olurlarsa, ateistlerle, Darwinistlerle uğraşacaklarına birbirleriyle uğraşırlarsa, bu Allah&#8217;ın bahşettiği güzel nimeti gereği gibi değerlendirememek anlamına gelebilir. Rabbimiz, iman edenlerin birlik olmaları gerektiğini haber vermişken, özellikle iman edenlerin arasını ayırmaya çalışmak, Allah&#8217;ın bereketini engelleyebilir. Allah, nimet ve zafer verecekken, bu tutumlarından dolayı iman edenlerden nimetlerini engelleyebilir. İşte bu gerçeği bilerek davranmak ve Allah&#8217;ın dinini gönülden kalpten yüceltmek gerekmektedir. Bunun için en önemli şart, masonların çirkin tuzaklarına kanmamak, vicdana, akla ve imana göre düşünerek doğruyu bulmak ve ona göre davranmak olacaktır. <br />
<br />
Cenab-ı Allah tüm varlıkların Hakimi&#8217;dir, mutlak güç ve zafer kuşkusuz ki O&#8217;na aittir. Rabbimiz&#8217;in şanını yüceltmek için gösterilen her çaba, Allah&#8217;a yakınlaşmak, cenneti kazanabilmek için kulun ihtiyacı olan bir ibadettir. Kuşkusuz ki Allah, hiçbir sebep olmaksızın Kendi dinini hakim kılmaya muktedirdir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mısır Yönetiminin Gazze Konusundaki Tutumunun Nedeni Darwinizm'dir]]></title>
			<link>http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3481</link>
			<pubDate>Sat, 16 Jan 2010 01:58:09 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.konusur.com/showthread.php?tid=3481</guid>
			<description><![CDATA[Uzun zamandır Gazze&#8217;de güç şartlar altında yaşayan Filistin halkına yönelik geçtiğimiz günlerde Türkiye&#8217;nin de katılımıyla bir yardım girişimi gerçekleştirildi. İngiltere&#8217;nin başkenti Londra&#8217;dan yola çıkan 500 kişilik Özgürlük Konvoyu, Fransa, İtalya ve Yunanistan üzerinden Türkiye&#8217;ye geldi. Bir araya gelen konvoy, Türkiye&#8217;den yola devam ederek Mısır üzerinden Gazze&#8217;ye geçiş yapacaktı. Ancak Mısır hükümetinin engellemeleri konvoya büyük zorluklar yaşattı. 500 kişilik ekibin yalnızca tek bir güzergahtan ve Türk bayraklarıyla geçiş yapmasına izin veren Mısır hükümeti, sınırda bu kararından da vazgeçti ve konvoy, El Ariş limanında günlerce bekletildi. Ardından yönetimin emriyle limanda bekleyen konvoya sürekli zorluk çıkaran, pasaportlara el koyan Mısır polisi Türk Dışişlerinin girişimi ile biraz yumuşama gösterdi. Ancak birkaç gün sonra sivil kıyafetli 100 Mısır polisi tarafından taşlanan ve yine Mısır polisi tarafından biber gazı ile saldırıya uğrayan konvoyda yaklaşık 40 kişi yaralandı. Üstelik Mısır yönetimi yaralananların hastaneye gitmesine dahi izin vermedi. Yaralılara müdahale ancak eldeki imkanlarla yapılabildi. 10 gün boyunca Mısır yönetimi tarafından engellenen konvoy Türkiye&#8217;den gelen milletvekillerini, siyasetçilerin ve bürokratların girişimiyle Gazze&#8217;ye ancak kısa bir süre için girme izni alabildi. <br />
<br />
Yapılan bu uygulama, oldukça düşündürücü bir gerçegi tekrar gözler önüne sermiştir. Geçtiğimiz aylarda uluslararası bir evrim konferansına evsahipliği yapan ilk Müslüman ülke olan Mısır&#8217;ın Gazze&#8217;ye yardımları engelleme yönündeki bu dikkat çekici ve şaşırtıcı tavrı, ülkedeki Darwinist odakların faaliyetleriyle kuşkusuz ki yakından bağlantılıdır. <br />
<br />
Mısır&#8217;da Yıllar Süren Darwinist Diktatörlük <br />
<br />
1950&#8217;lerde ve 60&#8217;larda Arap dünyasını derinden etkiyelen &#8220;Arap sosyalizmi&#8221;, aşırı milliyetçiliği, fanatik bir üçüncü dünya solculuğu ile birleştiren, esas olarak da dönemin komünist Sovyetler Birliği&#8217;nden destek görmüş olan bir harekettir. Koyu bir Arap ulusçuluğu ile birleşen Arap sosyalizmi, önce Mısır&#8217;da iktidara gelmiştir. Mısır Kralı'nı deviren subaylar arasından yükselen Cemal Abdül Nasır, kısa zaman içerisinde Müslüman halka baskı yapan bir yönetim anlayışı ortaya koymuştur. Mısır'ı, Suriye ve Irak izlemiş ve tüm bu ülkelerde solcu rejimler kanlı darbelerle iktidarı ele geçirmişlerdir. <br />
<br />
Arap sosyalistlerinin programında barış, sükunet, ılımlılık gibi kavramlar yer almamaktadır. Aksine, Marksist ve Darwinist ideolojinin temelinde yer alan &#8220;çatışma&#8221; kavramı onlar için çok daha önemlidir. Bu ortam içinde o yıllarda Arap dünyasındaki gerilim giderek artmıştır. <br />
<br />
Mısır&#8217;da, General Abdül Nasır, &#8220;Özgür Subaylar Komitesi&#8221; adı altında 1952 yılında 9 subayla birlikte ihtilal yapmış, Kral Faruk&#8217;u devirmiş ve 20 yıl boyunca ülkeyi şiddete dayalı bir komünist diktatörlükle yönetmiştir. Nasır, Arap sosyalist hareketinin ihtilalci üyelerindendir. Nasırizm adında Darwinist-Stalinist bir miliyetçilik ideolojisi geliştirmiştir. Üyesi bulunduğu Özgür Subaylar Komitesi de komünist bir örgütlenmedir, ihtilal öncesinde ve sonrasında Komünist Parti ile çok yakın ilişkiler içinde olmuştur. <br />
<br />
Nasır dönemi tam bir dikta ve zulüm dönemidir. Nasır, kurduğu istihbarat teşkilatı aracılığıyla tüm muhaliflerini ortadan kaldırmış, çok kısa sürede zalim bir diktatör haline gelmiş, Darwinist sistemin tüm sapkınlığını devlet işlerinde uygulamıştır. Nasır döneminde eğitim müfredatında komünist ve Darwinist görüşler ağırlık kazanmıştır. Özellikle 1962 yılından itibaren komünizme kayış ve Nasır tarafından dile getirilen komünist söylemler çok büyük bir hız kazanmıştır. Milli Birlik Partisinin adı Arap Sosyalist Birliği&#8217;ne dönüştürülmüştür. Nasır, dönemin komünist Sovyetlerinden gelen istek üzerine hapisteki tüm komünist eşkiyaları affetmiş, Mısır basınını bu kişilerin kontrolüne vermiştir. <br />
<br />
Komünistlerin kontrolüne geçen Mısır basını uzun yıllar boyunca İslam dinine, İslam alimlerine ve İslami cemaatlere karşı çok büyük bir saldırı, iftira kampanyası yürütmüştür. Nasır, SSCB&#8217;nin en yüksek dereceli onur madalyalarından olan ve milyonlarca insanı vahşice katleden komünist lider Stalin&#8217;e de verilen Sovyetler Birliği Kahramanı madalyasının da sahibidir.&#8232;&#8232; 1965 yılında tek aday olarak seçimlere katılan Nasır, baskı ve şiddet altında gerçekleşen, şaibeli bir seçimin sonucunda oyların yüzde 99&#8217;unu aldıktan sonra Müslüman Kardeşler Cemiyetine karşı baskısını daha da artırmıştır. Çok sayıda İslam alimi tutuklanmış, idam edilmiştir. Hasan-el Benna, Seyyid Kutup, Muhammed Kutup, Abdülkadir Udeh gibi İslam alimleri idam edilenler arasındadır. Binlerce Müslüman işkence görmüş, şehit edilmiştir. O dönemde tutuklanan Müslümanlar ancak Nasır&#8217;ın ölümünden sonra hapisten çıkabilmişlerdir. Nasır&#8217;ın komünist diktası altında 50.000 Müslüman Kardeşler Cemiyeti üyesi zindanlarda ağır işkence görmüştür. Onun dönemi birçok Müslüman tarihçi tarafından Mussolini&#8217;nin İtalyasına benzetilmektedir. <br />
<br />
Nasır döneminde gerçekleştirilen ve Sina&#8217;nın İsrail&#8217;e teslim edildiği Altı Gün savaşlarında, Nasır&#8217;ın Müslümanlara ihanet ettiği birçok tarihçi tarafından bugün açık bir şekilde dile getirilmektedir. <br />
<br />
Nasır Sonrası Mısır Değişti mi? <br />
<br />
1970&#8217;li yıllardan sonra İslami bilinç Mısır&#8217;da büyük bir yükseliş göstermiş olsa da, ülke yönetimindeki Darwinist hakimiyet son bulmamıştır. Nasır&#8217;ın ardından başa gelen Enver Sedat da, ilk başlarda ılımlı gibi gözükse de, aynı Nasır gibi Müslümanlara yönelik zulüm ve şiddete başvurmakta geri kalmamıştır. <br />
<br />
Şu anda söz konusu Darwinist diktanın Mısır&#8217;da artık son bulduğunu iddia etmek ise oldukça güçtür. Yıllarca Darwinist, Marksist ve komünist ideolojinin idaresi altında yönetilmiş, çocuklarını Darwinist eğitim ile yetiştirmek zorunda bırakılmış olan Mısır halkının bir kısmı, hala Darwinist diktanın baskısı altındadır. Mısır yönetiminin bir kısmı üzerinde etkilli olan Darwinist, komünist ideolojinin son dönemlerdeki en net teazhürlerinden biri, Filistinli mağdur, mazlum, dindar kardeşlerimize yapılacak olan acil yardımın sebepsiz olarak engellenmeye çalışılmasıdır. Bu, zayıfların yok olması mantığının dayanak noktası olan Darwinizm&#8217;in getirdiği şiddetli ve büyük bir beladır. Bilindiği gibi bu sapkın mantık, I. ve II. Dünya Savaşlarında 350 milyondan fazla insanın ölümüne ve şehit edilmesine sebep olmuş ve milyonlarca insanın açlık, sefalet, korku ve dehşet içinde yaşamasına yol açmış olan Darwinizm&#8217;e dayanır. Filistin halkı, açlık, yokluk ve akıl almaz sıkıntılar içindeyken, kadınlar ve çocuklar yiyecek ve ilaca muhtaçken, yapılan bu insani yardımı engelleme çabaları, Darwinizm belasının ne kadar korkunç boyutlara kadar ulaşabildiğini açıkça göstermektedir. <br />
<br />
Geçmişte Mısır&#8217;a yoğun olarak hakim olan Darwinizm-komünist diktanın etkisini kaybetmemesini isteyen Darwinist odaklar, bilindiği gibi geçtiğimiz aylarda bu ülkede uluslarası bir evrim konferansı düzenlemişlerdir. Katılımcıların dünyada Darwinizm&#8217;in çöküşünü esefle ve ağıtlarla ilan ettikleri söz konusu konferansın Mısır&#8217;da gerçekleştirilmesinin amacı ise kuşkusuz, kendi akıllarınca Darwinizm&#8217;i Müslüman ülkelerde yeniden &#8220;kabul edilebilir&#8221; hale getirebilmektir. Katılımcıların kendilerinin de açıkça dile getirdikleri gibi, başta Müslüman ülkeler olmak üzere tüm dünyada Sayın Adnan Oktar&#8217;ın (Harun Yahya) faaliyetlerinden sonra evrim sahtekarlığının tamamen çöküşe uğradığı artık herkes tarafından bilinmektedir. İşte Darwinistleri, geçmişte Darwinist dikta yönetiminin yoğun hakim olduğu ülkelerden biri olan Mısır&#8217;a yönelten şey, bu büyük ve köklü yenilgidir. <br />
<br />
Fakat burada şunun önemle belirtilmesi gerekmektedir: Mısır yönetimi üzerinde, her ne kadar Darwinist diktanın etkisi görülüyor olsa ve bundan dolayı bazı insanlık dışı uygulamalara başvurulsa da, tüm dünyada olduğu gibi Mısır&#8217;da da büyük bir İslami uyanış vardır. Mısır halkı, Darwinizm fitnesinin büyüklüğünü, evrim sahtekarlığının boyutlarını, hem kendilerine sunulan açık bilimsel delillerden hem de geçmişte yaşadıkları zulüm sisteminden dolayı, artık çok iyi anlamış durumdadır. Bu büyük uyanış sonrasında Mısır halkının, Yüce Rabbimiz&#8217;e olan imanları güçlenmiş ve Kuran ahlakına olan bağlılıkları artmıştır. Allah&#8217;ın izniyle, tüm dünya ülkeleri gibi, Mısır da, pek yakında Darwinizm fitnesinden tamamen arınacaktır. <br />
<br />
Allah&#8217;ın izniyle Hz. Mehdi (a.s.)&#8217;ın gelişiyle, dünyada süregelen zulüm sisteminden eser kalmayacaktır. Bolluk ve bereketin hakim olduğu bu dönemde, Filistin halkı bütün güçlük ve zorluklardan arınacak, Filistin de, İsrail de, Mısır da, güvenlik, huzur ve bolluk içinde yaşayacaktır. Hz. Mehdi (a.s.) dönemi, Allah&#8217;ın izniyle Darwinizm fitnesinin tamamen ortadan kalktığı, savaşların, korkuların, zulüm ve haksızlıkların tamamen sona erdiği dönem olacaktır. <br />
<br />
Konuyla ilgili Sayın Adnan Oktar&#8217;ın açıklamaları şöyledir: <br />
<br />
Sunucu: Mert Aslan&#8217;ın sorusu var Fransa&#8217;dan. Adnan Hocam Gazze konvoyu Türkiye&#8217;nin girişimleriyle Mısır&#8217;a girmeyi başardı. Bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? <br />
<br />
Adnan Oktar: Helal olsun diyorum. Yalnız böyle bir konu niye var ki? Yani çok acayip. Filistinli kardeşlerimiz zaten çok zor durumda o çocuklar. O insanlar. Bir kere hamile anneler var. Çocuk doğurmuş anneler var. Küçük çocuklar var. Zaten aç, sefil, perişanlar. Bunlara ilaç bir kere çok rahat ulaştırılsın. Yiyecek çok rahat ulaştırılsın. Biz silah, bomba ulaştırılsın demiyoruz ki. Kitap ulaştırılsın, kıyafet, giyecek malzemeleri ulaştırılsın. Bu konuda hiç bir sorun çıkmasın istiyoruz. O tüneller denilen olaylar, o tünelleri açsınlar, legal hale gelsin, ne istiyorlarsa götürsünler. <br />
<br />
Zaten bir olay çıktığı da yok, yani gittikçe iyiye doğru gidiyor. Filistinle İsrail&#8217;in arası da düzelecek. Çünkü biri İsmailoğulları, Hz. İbrahim&#8217;in oğullarından İsmailoğulları, biri de Yakupoğulları. Yani her ikisi de aynı Allah&#8217;a inanıyor. Tek Allah&#8217;a inanıyorlar. Dolayısıyla aynı peygamberlere inanıyorlar, geçmiş peygamberler olarak. Tabi onlar Hz. Muhammed&#8217;e tabi değiller ama Musevilerin şöyle güzel iyi bir özellikleri var, Hristiyanlar gibi değiller. Bazı Hristiyanlar, Müslümanları direk kafir olarak görürler. Bu kötü. Hatta Deccal taraftarları olarak görürler. Museviler, hak ehli olarak görürler Müslümanları. Yani Ben-i Nuh olarak görürler. Hatta büyük bir bölümü de Kuran&#8217;ı hak kabul ediyorlar. Yani hak, doğru kitaptır diyorlar. Ama biz Museviyiz diyorlar. Yani Allah bize Tevrat&#8217;ı muhafaza görevi verdi diyorlar fakat Kuran da hak diyorlar. Hz. İsa (a.s.)&#8217;ın zamanında zaten hepsi Müslüman olacaklar. Hz. İsa (a.s.)&#8217;ın gelişine de zaten çok az bir süre var. Onların rahatsız olacakları, huzursuz olacakları hiç bir şey de yok. Dolayısıyla Filistinlilerle Arap kardeşlerimizle, oradaki kardeşlerimizle Musevilerin arasını bulmak, onların huzur içinde yaşaması çok elzem. Bu konuda Türkiye&#8217;nin çok güzel bir atağı var. Türkiye her yeri barışa, sevgiye, dostluğa, demokrasiye, kardeşliğe çekiyor. O yönüyle Türkiye'mizi tebrik ediyorum. Milletimizi tebrik ediyorum. Allah onları her yerde böyle öncü ve güzelliklerin sahibi olarak yaratıyor Allah. Türk İslam Birliğinin doğal lideri olduğunu bir kere daha gördük mü? Gördük. Başka ülkeler bunu yapabildi mi? Yapamadı. Kim yaptı? Türkiye yaptı. Neden? Sevilen ülke de onun için. Sevilen millet. <br />
<br />
Oktar Babuna: Bu söylediğiniz yönde de yine haberler var yeni haberler Hocam. Aynı şekilde sizin dediğiniz gibi, Türkiye&#8217;nin doğal liderliği, Türkiye&#8217;nin çok güçlü bir ülke olduğu yönünde. Filistin birleşsin bayram yapalım demiş Başbakanımız açıklama yapmış. <br />
<br />
Adnan Oktar: Kim? <br />
<br />
Oktar Babuna: Filistin birleşsin bayram yapacağız demiş. Başbakanımız Hocam Recep Tayyip Erdoğan. <br />
<br />
Oktar Babuna: Filistin Başkanı Mahmut Abbas ile konuşmasında söylemiş bunu. <br />
<br />
Sunucu: Evet Hocam bu konuyla ilgili bir soru var. <br />
<br />
Sunucu: İsterseniz güzel açıklamanızdan önce ben soruyu yönelteyim hepsini bir toparlamış oluruz. <br />
<br />
Adnan Oktar: Tamam. <br />
<br />
Sunucu: Hülya Ayyılmaz Ankara&#8217;dan sormuş, Sayın Hocam Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas ve Başbakan Erdoğan&#8217;ın bir araya gelmesi sizin üzerinde durduğunuz önemli konuların konuşulmasına vesile oldu diye düşünüyorum. Erdoğan bu konuşmada, &#8220;siz Filistin&#8217;liler, kendi aranızda birleştiğiniz zaman, ihtilaflarınızı çözdüğünüz zaman, biz burada bayram yapacağız&#8221; diye konuştu. Hocam siz Müslümanların birlik olmaları gerektiğine, öncelikle iç çatışmaların durdurulmasının çok önemli olduğuna daha önce değinmiştiniz. Bu konunun tekrar gündeme gelmesi çok iyi bir gelişme diye düşünüyorum, siz ne dersiniz? Diye sormuş. <br />
<br />
Adnan Oktar: E, tabi ki bayağı bir güzel. Filistin&#8217;de bir kere toprak bölünmeleri var. Değil mi, ayrı ayrı ayrı, çok küçük, böyle parçalar halindeler. Onların birleşmesi gerekiyor. Bir. Çünkü çok ehemmiyetli bir şey şimdi, Allah vermesin Konya bizden ayrı arada başka bir şey var, olmaz. Hepsini bir birleştirmek lazım. İkincisi de manevi bölünmenin kalkması lazım. İşte Hamasla, işte El-Fetih. <br />
<br />
Adnan Oktar: Evet, Filistin Kurtuluş Örgütü. Yekvücut olmaları lazım, çünkü Allah&#8217;ımız bir, kitabımız bir, dinimiz bir, kardeşiz. Hatta ırk olarak bile birler, hepsi İsmailoğullarından, dolayısıyla bölünme kalkacak tabi. Ama birleşme bu sorunu halletmez, ne olması gerekiyor? Türk İslam Birliği olması gerekiyor. Asıl olay bu. Türk İslam Birliğidir. Türk İslam Birliği olmadan, Filistin birleşse bile, fitne kalkmaz, kargaşa bitmez, dinmez ve rahatlık olmaz. Birleşme hiç birşeyi çözmez. Hatta daha da başka olaylar meydana getirebilir ve birleşmesinden de bir bereket çıkmaz. <br />
<br />
Adnan Oktar: Tek çözüm Türk İslam Birliğidir. Türk İslam Birliği, Türkiye&#8217;nin liderliğinde, bölgede büyük bir yapılanma oluşması ve bu güzellikte de Avrupa Birliği&#8217;ne girmemiz. Avrupa Birliği de bizim Türk İslam Birliğimize dahil olacak çok şahane birşey olacak. <br />
<br />
Adnan Oktar: Evet, dünyanın sonu güzel bitiyor. İnşaAllah.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Uzun zamandır Gazze&#8217;de güç şartlar altında yaşayan Filistin halkına yönelik geçtiğimiz günlerde Türkiye&#8217;nin de katılımıyla bir yardım girişimi gerçekleştirildi. İngiltere&#8217;nin başkenti Londra&#8217;dan yola çıkan 500 kişilik Özgürlük Konvoyu, Fransa, İtalya ve Yunanistan üzerinden Türkiye&#8217;ye geldi. Bir araya gelen konvoy, Türkiye&#8217;den yola devam ederek Mısır üzerinden Gazze&#8217;ye geçiş yapacaktı. Ancak Mısır hükümetinin engellemeleri konvoya büyük zorluklar yaşattı. 500 kişilik ekibin yalnızca tek bir güzergahtan ve Türk bayraklarıyla geçiş yapmasına izin veren Mısır hükümeti, sınırda bu kararından da vazgeçti ve konvoy, El Ariş limanında günlerce bekletildi. Ardından yönetimin emriyle limanda bekleyen konvoya sürekli zorluk çıkaran, pasaportlara el koyan Mısır polisi Türk Dışişlerinin girişimi ile biraz yumuşama gösterdi. Ancak birkaç gün sonra sivil kıyafetli 100 Mısır polisi tarafından taşlanan ve yine Mısır polisi tarafından biber gazı ile saldırıya uğrayan konvoyda yaklaşık 40 kişi yaralandı. Üstelik Mısır yönetimi yaralananların hastaneye gitmesine dahi izin vermedi. Yaralılara müdahale ancak eldeki imkanlarla yapılabildi. 10 gün boyunca Mısır yönetimi tarafından engellenen konvoy Türkiye&#8217;den gelen milletvekillerini, siyasetçilerin ve bürokratların girişimiyle Gazze&#8217;ye ancak kısa bir süre için girme izni alabildi. <br />
<br />
Yapılan bu uygulama, oldukça düşündürücü bir gerçegi tekrar gözler önüne sermiştir. Geçtiğimiz aylarda uluslararası bir evrim konferansına evsahipliği yapan ilk Müslüman ülke olan Mısır&#8217;ın Gazze&#8217;ye yardımları engelleme yönündeki bu dikkat çekici ve şaşırtıcı tavrı, ülkedeki Darwinist odakların faaliyetleriyle kuşkusuz ki yakından bağlantılıdır. <br />
<br />
Mısır&#8217;da Yıllar Süren Darwinist Diktatörlük <br />
<br />
1950&#8217;lerde ve 60&#8217;larda Arap dünyasını derinden etkiyelen &#8220;Arap sosyalizmi&#8221;, aşırı milliyetçiliği, fanatik bir üçüncü dünya solculuğu ile birleştiren, esas olarak da dönemin komünist Sovyetler Birliği&#8217;nden destek görmüş olan bir harekettir. Koyu bir Arap ulusçuluğu ile birleşen Arap sosyalizmi, önce Mısır&#8217;da iktidara gelmiştir. Mısır Kralı'nı deviren subaylar arasından yükselen Cemal Abdül Nasır, kısa zaman içerisinde Müslüman halka baskı yapan bir yönetim anlayışı ortaya koymuştur. Mısır'ı, Suriye ve Irak izlemiş ve tüm bu ülkelerde solcu rejimler kanlı darbelerle iktidarı ele geçirmişlerdir. <br />
<br />
Arap sosyalistlerinin programında barış, sükunet, ılımlılık gibi kavramlar yer almamaktadır. Aksine, Marksist ve Darwinist ideolojinin temelinde yer alan &#8220;çatışma&#8221; kavramı onlar için çok daha önemlidir. Bu ortam içinde o yıllarda Arap dünyasındaki gerilim giderek artmıştır. <br />
<br />
Mısır&#8217;da, General Abdül Nasır, &#8220;Özgür Subaylar Komitesi&#8221; adı altında 1952 yılında 9 subayla birlikte ihtilal yapmış, Kral Faruk&#8217;u devirmiş ve 20 yıl boyunca ülkeyi şiddete dayalı bir komünist diktatörlükle yönetmiştir. Nasır, Arap sosyalist hareketinin ihtilalci üyelerindendir. Nasırizm adında Darwinist-Stalinist bir miliyetçilik ideolojisi geliştirmiştir. Üyesi bulunduğu Özgür Subaylar Komitesi de komünist bir örgütlenmedir, ihtilal öncesinde ve sonrasında Komünist Parti ile çok yakın ilişkiler içinde olmuştur. <br />
<br />
Nasır dönemi tam bir dikta ve zulüm dönemidir. Nasır, kurduğu istihbarat teşkilatı aracılığıyla tüm muhaliflerini ortadan kaldırmış, çok kısa sürede zalim bir diktatör haline gelmiş, Darwinist sistemin tüm sapkınlığını devlet işlerinde uygulamıştır. Nasır döneminde eğitim müfredatında komünist ve Darwinist görüşler ağırlık kazanmıştır. Özellikle 1962 yılından itibaren komünizme kayış ve Nasır tarafından dile getirilen komünist söylemler çok büyük bir hız kazanmıştır. Milli Birlik Partisinin adı Arap Sosyalist Birliği&#8217;ne dönüştürülmüştür. Nasır, dönemin komünist Sovyetlerinden gelen istek üzerine hapisteki tüm komünist eşkiyaları affetmiş, Mısır basınını bu kişilerin kontrolüne vermiştir. <br />
<br />
Komünistlerin kontrolüne geçen Mısır basını uzun yıllar boyunca İslam dinine, İslam alimlerine ve İslami cemaatlere karşı çok büyük bir saldırı, iftira kampanyası yürütmüştür. Nasır, SSCB&#8217;nin en yüksek dereceli onur madalyalarından olan ve milyonlarca insanı vahşice katleden komünist lider Stalin&#8217;e de verilen Sovyetler Birliği Kahramanı madalyasının da sahibidir.&#8232;&#8232; 1965 yılında tek aday olarak seçimlere katılan Nasır, baskı ve şiddet altında gerçekleşen, şaibeli bir seçimin sonucunda oyların yüzde 99&#8217;unu aldıktan sonra Müslüman Kardeşler Cemiyetine karşı baskısını daha da artırmıştır. Çok sayıda İslam alimi tutuklanmış, idam edilmiştir. Hasan-el Benna, Seyyid Kutup, Muhammed Kutup, Abdülkadir Udeh gibi İslam alimleri idam edilenler arasındadır. Binlerce Müslüman işkence görmüş, şehit edilmiştir. O dönemde tutuklanan Müslümanlar ancak Nasır&#8217;ın ölümünden sonra hapisten çıkabilmişlerdir. Nasır&#8217;ın komünist diktası altında 50.000 Müslüman Kardeşler Cemiyeti üyesi zindanlarda ağır işkence görmüştür. Onun dönemi birçok Müslüman tarihçi tarafından Mussolini&#8217;nin İtalyasına benzetilmektedir. <br />
<br />
Nasır döneminde gerçekleştirilen ve Sina&#8217;nın İsrail&#8217;e teslim edildiği Altı Gün savaşlarında, Nasır&#8217;ın Müslümanlara ihanet ettiği birçok tarihçi tarafından bugün açık bir şekilde dile getirilmektedir. <br />
<br />
Nasır Sonrası Mısır Değişti mi? <br />
<br />
1970&#8217;li yıllardan sonra İslami bilinç Mısır&#8217;da büyük bir yükseliş göstermiş olsa da, ülke yönetimindeki Darwinist hakimiyet son bulmamıştır. Nasır&#8217;ın ardından başa gelen Enver Sedat da, ilk başlarda ılımlı gibi gözükse de, aynı Nasır gibi Müslümanlara yönelik zulüm ve şiddete başvurmakta geri kalmamıştır. <br />
<br />
Şu anda söz konusu Darwinist diktanın Mısır&#8217;da artık son bulduğunu iddia etmek ise oldukça güçtür. Yıllarca Darwinist, Marksist ve komünist ideolojinin idaresi altında yönetilmiş, çocuklarını Darwinist eğitim ile yetiştirmek zorunda bırakılmış olan Mısır halkının bir kısmı, hala Darwinist diktanın baskısı altındadır. Mısır yönetiminin bir kısmı üzerinde etkilli olan Darwinist, komünist ideolojinin son dönemlerdeki en net teazhürlerinden biri, Filistinli mağdur, mazlum, dindar kardeşlerimize yapılacak olan acil yardımın sebepsiz olarak engellenmeye çalışılmasıdır. Bu, zayıfların yok olması mantığının dayanak noktası olan Darwinizm&#8217;in getirdiği şiddetli ve büyük bir beladır. Bilindiği gibi bu sapkın mantık, I. ve II. Dünya Savaşlarında 350 milyondan fazla insanın ölümüne ve şehit edilmesine sebep olmuş ve milyonlarca insanın açlık, sefalet, korku ve dehşet içinde yaşamasına yol açmış olan Darwinizm&#8217;e dayanır. Filistin halkı, açlık, yokluk ve akıl almaz sıkıntılar içindeyken, kadınlar ve çocuklar yiyecek ve ilaca muhtaçken, yapılan bu insani yardımı engelleme çabaları, Darwinizm belasının ne kadar korkunç boyutlara kadar ulaşabildiğini açıkça göstermektedir. <br />
<br />
Geçmişte Mısır&#8217;a yoğun olarak hakim olan Darwinizm-komünist diktanın etkisini kaybetmemesini isteyen Darwinist odaklar, bilindiği gibi geçtiğimiz aylarda bu ülkede uluslarası bir evrim konferansı düzenlemişlerdir. Katılımcıların dünyada Darwinizm&#8217;in çöküşünü esefle ve ağıtlarla ilan ettikleri söz konusu konferansın Mısır&#8217;da gerçekleştirilmesinin amacı ise kuşkusuz, kendi akıllarınca Darwinizm&#8217;i Müslüman ülkelerde yeniden &#8220;kabul edilebilir&#8221; hale getirebilmektir. Katılımcıların kendilerinin de açıkça dile getirdikleri gibi, başta Müslüman ülkeler olmak üzere tüm dünyada Sayın Adnan Oktar&#8217;ın (Harun Yahya) faaliyetlerinden sonra evrim sahtekarlığının tamamen çöküşe uğradığı artık herkes tarafından bilinmektedir. İşte Darwinistleri, geçmişte Darwinist dikta yönetiminin yoğun hakim olduğu ülkelerden biri olan Mısır&#8217;a yönelten şey, bu büyük ve köklü yenilgidir. <br />
<br />
Fakat burada şunun önemle belirtilmesi gerekmektedir: Mısır yönetimi üzerinde, her ne kadar Darwinist diktanın etkisi görülüyor olsa ve bundan dolayı bazı insanlık dışı uygulamalara başvurulsa da, tüm dünyada olduğu gibi Mısır&#8217;da da büyük bir İslami uyanış vardır. Mısır halkı, Darwinizm fitnesinin büyüklüğünü, evrim sahtekarlığının boyutlarını, hem kendilerine sunulan açık bilimsel delillerden hem de geçmişte yaşadıkları zulüm sisteminden dolayı, artık çok iyi anlamış durumdadır. Bu büyük uyanış sonrasında Mısır halkının, Yüce Rabbimiz&#8217;e olan imanları güçlenmiş ve Kuran ahlakına olan bağlılıkları artmıştır. Allah&#8217;ın izniyle, tüm dünya ülkeleri gibi, Mısır da, pek yakında Darwinizm fitnesinden tamamen arınacaktır. <br />
<br />
Allah&#8217;ın izniyle Hz. Mehdi (a.s.)&#8217;ın gelişiyle, dünyada süregelen zulüm sisteminden eser kalmayacaktır. Bolluk ve bereketin hakim olduğu bu dönemde, Filistin halkı bütün güçlük ve zorluklardan arınacak, Filistin de, İsrail de, Mısır da, güvenlik, huzur ve bolluk içinde yaşayacaktır. Hz. Mehdi (a.s.) dönemi, Allah&#8217;ın izniyle Darwinizm fitnesinin tamamen ortadan kalktığı, savaşların, korkuların, zulüm ve haksızlıkların tamamen sona erdiği dönem olacaktır. <br />
<br />
Konuyla ilgili Sayın Adnan Oktar&#8217;ın açıklamaları şöyledir: <br />
<br />
Sunucu: Mert Aslan&#8217;ın sorusu var Fransa&#8217;dan. Adnan Hocam Gazze konvoyu Türkiye&#8217;nin girişimleriyle Mısır&#8217;a girmeyi başardı. Bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? <br />
<br />
Adnan Oktar: Helal olsun diyorum. Yalnız böyle bir konu niye var ki? Yani çok acayip. Filistinli kardeşlerimiz zaten çok zor durumda o çocuklar. O insanlar. Bir kere hamile anneler var. Çocuk doğurmuş anneler var. Küçük çocuklar var. Zaten aç, sefil, perişanlar. Bunlara ilaç bir kere çok rahat ulaştırılsın. Yiyecek çok rahat ulaştırılsın. Biz silah, bomba ulaştırılsın demiyoruz ki. Kitap ulaştırılsın, kıyafet, giyecek malzemeleri ulaştırılsın. Bu konuda hiç bir sorun çıkmasın istiyoruz. O tüneller denilen olaylar, o tünelleri açsınlar, legal hale gelsin, ne istiyorlarsa götürsünler. <br />
<br />
Zaten bir olay çıktığı da yok, yani gittikçe iyiye doğru gidiyor. Filistinle İsrail&#8217;in arası da düzelecek. Çünkü biri İsmailoğulları, Hz. İbrahim&#8217;in oğullarından İsmailoğulları, biri de Yakupoğulları. Yani her ikisi de aynı Allah&#8217;a inanıyor. Tek Allah&#8217;a inanıyorlar. Dolayısıyla aynı peygamberlere inanıyorlar, geçmiş peygamberler olarak. Tabi onlar Hz. Muhammed&#8217;e tabi değiller ama Musevilerin şöyle güzel iyi bir özellikleri var, Hristiyanlar gibi değiller. Bazı Hristiyanlar, Müslümanları direk kafir olarak görürler. Bu kötü. Hatta Deccal taraftarları olarak görürler. Museviler, hak ehli olarak görürler Müslümanları. Yani Ben-i Nuh olarak görürler. Hatta büyük bir bölümü de Kuran&#8217;ı hak kabul ediyorlar. Yani hak, doğru kitaptır diyorlar. Ama biz Museviyiz diyorlar. Yani Allah bize Tevrat&#8217;ı muhafaza görevi verdi diyorlar fakat Kuran da hak diyorlar. Hz. İsa (a.s.)&#8217;ın zamanında zaten hepsi Müslüman olacaklar. Hz. İsa (a.s.)&#8217;ın gelişine de zaten çok az bir süre var. Onların rahatsız olacakları, huzursuz olacakları hiç bir şey de yok. Dolayısıyla Filistinlilerle Arap kardeşlerimizle, oradaki kardeşlerimizle Musevilerin arasını bulmak, onların huzur içinde yaşaması çok elzem. Bu konuda Türkiye&#8217;nin çok güzel bir atağı var. Türkiye her yeri barışa, sevgiye, dostluğa, demokrasiye, kardeşliğe çekiyor. O yönüyle Türkiye'mizi tebrik ediyorum. Milletimizi tebrik ediyorum. Allah onları her yerde böyle öncü ve güzelliklerin sahibi olarak yaratıyor Allah. Türk İslam Birliğinin doğal lideri olduğunu bir kere daha gördük mü? Gördük. Başka ülkeler bunu yapabildi mi? Yapamadı. Kim yaptı? Türkiye yaptı. Neden? Sevilen ülke de onun için. Sevilen millet. <br />
<br />
Oktar Babuna: Bu söylediğiniz yönde de yine haberler var yeni haberler Hocam. Aynı şekilde sizin dediğiniz gibi, Türkiye&#8217;nin doğal liderliği, Türkiye&#8217;nin çok güçlü bir ülke olduğu yönünde. Filistin birleşsin bayram yapalım demiş Başbakanımız açıklama yapmış. <br />
<br />
Adnan Oktar: Kim? <br />
<br />
Oktar Babuna: Filistin birleşsin bayram yapacağız demiş. Başbakanımız Hocam Recep Tayyip Erdoğan. <br />
<br />
Oktar Babuna: Filistin Başkanı Mahmut Abbas ile konuşmasında söylemiş bunu. <br />
<br />
Sunucu: Evet Hocam bu konuyla ilgili bir soru var. <br />
<br />
Sunucu: İsterseniz güzel açıklamanızdan önce ben soruyu yönelteyim hepsini bir toparlamış oluruz. <br />
<br />
Adnan Oktar: Tamam. <br />
<br />
Sunucu: Hülya Ayyılmaz Ankara&#8217;dan sormuş, Sayın Hocam Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas ve Başbakan Erdoğan&#8217;ın bir araya gelmesi sizin üzerinde durduğunuz önemli konuların konuşulmasına vesile oldu diye düşünüyorum. Erdoğan bu konuşmada, &#8220;siz Filistin&#8217;liler, kendi aranızda birleştiğiniz zaman, ihtilaflarınızı çözdüğünüz zaman, biz burada bayram yapacağız&#8221; diye konuştu. Hocam siz Müslümanların birlik olmaları gerektiğine, öncelikle iç çatışmaların durdurulmasının çok önemli olduğuna daha önce değinmiştiniz. Bu konunun tekrar gündeme gelmesi çok iyi bir gelişme diye düşünüyorum, siz ne dersiniz? Diye sormuş. <br />
<br />
Adnan Oktar: E, tabi ki bayağı bir güzel. Filistin&#8217;de bir kere toprak bölünmeleri var. Değil mi, ayrı ayrı ayrı, çok küçük, böyle parçalar halindeler. Onların birleşmesi gerekiyor. Bir. Çünkü çok ehemmiyetli bir şey şimdi, Allah vermesin Konya bizden ayrı arada başka bir şey var, olmaz. Hepsini bir birleştirmek lazım. İkincisi de manevi bölünmenin kalkması lazım. İşte Hamasla, işte El-Fetih. <br />
<br />
Adnan Oktar: Evet, Filistin Kurtuluş Örgütü. Yekvücut olmaları lazım, çünkü Allah&#8217;ımız bir, kitabımız bir, dinimiz bir, kardeşiz. Hatta ırk olarak bile birler, hepsi İsmailoğullarından, dolayısıyla bölünme kalkacak tabi. Ama birleşme bu sorunu halletmez, ne olması gerekiyor? Türk İslam Birliği olması gerekiyor. Asıl olay bu. Türk İslam Birliğidir. Türk İslam Birliği olmadan, Filistin birleşse bile, fitne kalkmaz, kargaşa bitmez, dinmez ve rahatlık olmaz. Birleşme hiç birşeyi çözmez. Hatta daha da başka olaylar meydana getirebilir ve birleşmesinden de bir bereket çıkmaz. <br />
<br />
Adnan Oktar: Tek çözüm Türk İslam Birliğidir. Türk İslam Birliği, Türkiye&#8217;nin liderliğinde, bölgede büyük bir yapılanma oluşması ve bu güzellikte de Avrupa Birliği&#8217;ne girmemiz. Avrupa Birliği de bizim Türk İslam Birliğimize dahil olacak çok şahane birşey olacak. <br />
<br />
Adnan Oktar: Evet, dünyanın sonu güzel bitiyor. İnşaAllah.]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>